Her şeyi en baştan tartmam gerekiyordu.
Anlayışımı yeniden şekillendirmeliydim.
Siyah Hanekawa yine karşıma geçip kıkırdayarak fazla düşündüğümü söyleyebilirdi ama ben onun kadar gamsız olamazdım; düşünmek zorundaydım. Vampir yeteneklerimden yoksun kalmışken elimden gelen tek şey buydu zaten.
Yüce ve kutsal Mayoi Hachikuji bir aynanın içinde olduğumuzu muazzam bir şokla haber verdiğinde bunu kabul etmiştim ama belki de mesele o kadar basit değildi.
Kanbaru’nun sol eli. Hanekawa’nın sağ göğsü.
Sadece bu da değildi; peş peşe karşılaştığım bu ikili, o ana kadar gördüklerimden daha farklı bir şekilde ters yüz olmuşlardı.
Yani, düpedüz birer ucube haline gelmişlerdi.
Garipleşmişlerdi. Bunun mantığı neredeydi?
Bir maymun ve bir kedi. Yağmurlu Şeytan ve Siyah Hanekawa. Bir de Tsukihi meselesi hâlâ kafamı kurcalıyordu. Karşılaştığım herkes arasından neden sadece onda hiçbir değişim olmamıştı?
Lanet olsun. Böyle anlarda ne kadar asosyal olduğuma ya da ne kadar az insan tanıdığıma pişman oluyordum. Sokaktan geçenler vardı elbet ama onları zaten tanımadığım için değişip değişmediklerini, değişmişlerse ne yönde değiştiklerini bilemezdim.
Dost kara günde belli olur derler ya, elimde avucumda bu kadar az kişi varken bu sözün ne kadar doğru olduğunu acı yoldan öğreniyordum. Ne zavallı bir durum.
Bunları düşünürken (ve nihayet yeniden hareket edebilecek duruma geldiğimde) bir sonraki adımımı belirledim. Gurur meselesini bir kenara bırakırsak, Siyah Hanekawa’nın tavsiyesini sorgusuz sualsiz dinlemek riskli görünüyordu ama Kanbaru’nun evine silahsız bir şekilde geri dönmek de cesaretten ziyade aptallık olurdu.
Kanbaru’lara gitmeden önce bir ortak bulmam gerektiğini söylerken neyi kastediyordu acaba? Eğer birine ortak diyeceksem o kişi Shinobu Oshino olurdu ama ortağımla iletişim kurabilmek için zaten Kanbaru’ların selvi banyosuna ulaşmam gerekiyordu.
Gerekçelerim şimdiden temelsiz gelmeye başlamıştı. Aynalar dünyasında olsak bile olayların anlık sürekliliğini görmezden gelemezdim.
Bu yüzden, tavsiyeyi falan bir kenara bırakıp durumu kavramak, belki de stratejik konumumu yeniden değerlendirmek için kitapçıya gitmeye karar verdim. Burayı seçme sebebim, Siyah Hanekawa’nın vücudunu gördükten sonra tutkularımın kabarması ve biraz müstehcen dergiye ihtiyaç duymam falan değildi, kesinlikle hayır.
Gerçek dünyada az arkadaşım olsa da sınavlara hazırlandığım için tarihi şahsiyetler hakkında az çok bir şeyler biliyordum. Onları anlatan kitapları karıştırırsam, bu dünyada insanların nasıl ters yüz edildiğini ölçüp biçebilirdim. Bu sayede incelediğim örnek sayısını artırmış olurdum.
Koca koca tarih ciltlerini açmama da gerek yoktu; ilkokul seviyesindeki kaynak kitaplar bile işimi görürdü. Oda Nobunaga ve Tokugawa Ieyasu’nun, Napolyon ve Lincoln’ün anlatımları, tanıdığım figürlerin neye dönüştüğünü göstererek bu dünyanın işleyişini anlamama yardımcı olacaktı.
Bayan Hachikuji ile notlarımızı karşılaştırırken sadece bilimsel meselelere odaklanmıştık, bu yüzden bu nokta gözümüzden kaçmıştı. Eğer kişilikler ve vücutlar yer değiştirmişse, tarih aynı kalsa bile çağlar boyu yaşamış karakterler de değişmiş olmalıydı. Belki bazıları Kanbaru ve Hanekawa’nın değiştiği gibi farklılaşmıştı. Tamam, muhtemelen beklentiyi çok yüksek tutuyordum (gerçi bazı tarihi kişilikler ucube haline geliyordu, değil mi?).
Yine de bambaşka bir dönüşüm kalıbı keşfedebilirdim. Bu düşünceyle bisikleti yerden kaldırdım, bozulmadığından bir kez daha emin oldum ve kasabadaki tek büyük kitapçıya doğru pedallamaya başladım. Hafif sallanarak sürüyordum; Siyah Hanekawa’nın enerji emişinden kendime gelmem birkaç saatimi almıştı, bu yüzden kaybettiğim zamanı telafi etmek için acele ettim.
Lafı hiç dolandırmayayım; bu çabam tamamen beyhudeydi, daha doğrusu anlamsız bir araştırmanın içinde buldum kendimi.
Aslında büyük tarihi şahsiyetleri araştırma fikri başlı başına mantıksız değildi; hata, cevabı yazılı metinlerde aramaktı. Mağazaya girip hangi kitabı alacağımı düşünmeye başlar başlamaz, o aynadaki gibi ters dönmüş karakterlerin hiçbirini okuyamadığımı fark ettim.
Tabii ki sadece yansımışlardı, bu yüzden harfleri tek tek deşifre etmek çok zor değildi ama satırların anlamına gelince, zihnime hiçbir şey girmiyordu.
Sanki kitap okumak enerjimi sömürüyordu; inanılmaz yorucuydu. Kısa sürede bu yöntemden vazgeçtim. Vazgeçtim de, başka bir planım da yoktu ki...
Kita-Shirahebi Tapınağı’na mı dönseydim? Hayır, Bayan Hachikuji muhtemelen henüz dönmemişti. Öyleyse onunla buluşmadan önce bir şey daha denemek istiyordum.
Şey... Pek gönüllü değildim, hatta dünyada en son isteyeceğim şeydi ama tek seçenek eve gidip kız kardeşlerimin odasına arsızca tünemiş olan o ortaokul çağındaki oyuncak bebeğin huzuruna çıkmak gibi görünüyordu. En başında yapmam gerekeni yani...
O özgüvenli duruşu ve sinir bozucu konuşma tarzı her şeyi gölgelemişti. Bu anormallikleri bizzat yaşayan birine soru sormak pek iyi bir fikir gibi gelmemişti o an. Ama dünyadaki neredeyse herkes ters yüz olmuşken, kiminle konuşacağımı seçerken neden böyle bir kriter kullanmıştım ki?
Aman, neyse. Eğer o özgüvenli hali sinirimi bozuyorsa, ben de ona dik dik bakmak yerine gözlerimi kaçırırdım. Hem düşününce, o nemrut kişiliği yeni bir şey de değildi.
Ona kötü niyetli değil de sadece kendini beğenmiş biriymiş gibi bakmaya çalışacaktım. Rotayı eve kırdım. Kız kardeşlerim Karen ve Tsukihi alışverişe çıkmış olmalıydılar; yani Ononoki ile açık açık konuşmak için şimdi, sabah olduğundan daha iyi bir fırsattı. İşler sarpa sarıp kavgaya tutuşsak bile hasarı minimumda tutabilirdim diye düşündüm; ama planlarımın her zaman bir pürüzle karşılaşması kuralı, tıpkı orijinal dünyamda olduğu gibi bu ayna dünyasında da geçerliliğini koruyordu. Belki de buna sadece hiçbir şeyin istediğim gibi gitmemesi demeliydim.
Hayır, bu kadarı da fazlaydı. Bundan sonra yaşananlar çok tutarsız bir dönemeçti, daha açık konuşmak gerekirse zevksizlikti. Eve gelip bisikleti park ettikten sonra ana kapıdan içeri girdiğimde; kız kardeşlerim gittiğine göre bir oyuncak bebek dışında boş olması gereken evde...
Tanımadığım bir kız duruyordu. Dış kapının açılma sesini duyunca ikinci kattan aşağı inmişti. Kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
Altında kısa bir şort, üzerinde sutyensiz bir askılı bluz vardı.
Dağınık, kısa saçlı bir kızdı. Tam olarak iç çamaşırıyla sayılmazdı ama kıyafeti çıplaklık açısından sınıra yakındı.
Giyinişi, kız kardeşlerimin davet etmiş olabileceği herhangi bir misafir için fazla rahattı. Ev hali bile değil, sanki burada yaşadığını ilan eden bir oda kıyafetiydi. Ne yani, bu dünyada üçüncü bir kız kardeşim mi vardı? Bir büyük kız kardeş, bir küçük kız kardeş ve bir de ortanca kız kardeş mi? Büyük kız kardeşimin küçük kardeşimden daha küçük olmasıyla işler zaten yeterince karışmışken, bir de üçüncü bir kız kardeşin ortaya çıkması... Ama dur bir dakika, bu kız üçü arasında en büyükleri gibi durmuyor muydu?
Ben kafa karışıklığı içinde gözlerimi kırpıştırırken, kız bana bakıp rahatladı.
“Aman, sen miydin Koyomi? Ödümü kopardın.”
Şimdi neden rahatladığını bir an için kavrayamadım ama kız kardeşlerimin ayakkabıları kapının önünde değildi (sabah fark etmediğim, ilk kez gördüğüm bir çift sandalet duruyordu yerlerinde; muhtemelen onundu). O an anladım ki evde yalnızken içeri bir hırsız girdiğinden korkmuştu. Ama bir saniye, evde yalnız mı?
Bu durum onu gerçekten de üçüncü bir kız kardeş yapıyordu... Peki ya o umursamaz tavrı? Yoksa ablam mıydı? Bayan Hachikuji, Karen’in ters yüz olup ablama dönüşebileceği teorisini ortaya atmıştı...
Hayır, bir dakika. Bu kızı daha önce hiç görmediğimi düşünmüştüm ama sesi çok tanıdık geliyordu...
Kız seslerini ayırt etmekte pek usta sayılmazdım ama bu sesi daha önce duymuştum. Sadece tonu farklıydı; eskiden beni azarlamak için kullanılırdı bu ses.
“Hm? Ne oldu Koyomi? Neden öyle dikiliyorsun?” diye sordu şortlu kız, şaşkınlıkla. Merdivenleri ritmik adımlarla inip aramızdaki mesafeyi kapattı. Elimi kavrayıp beni evin içine çekti.
Ürkekçe oradan ayrılmayı düşünmüştüm ama onun bu girişken tavrı karşısında apar topar ayakkabılarımı çıkarmak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum ama kolumu öyle büyük bir güçle çekmemişti; sadece ikna edilmeye çok müsaittim.
Bu baskınlık... Ben bunu daha önce yaşamıştım...
“Hmmm? Ha? Dışarı çıktın sanmıştım Koyomi, kitapçıya mı gittin yoksa?” diye sorguladı şortlu kız, diğer elimdeki plastik poşeti hemen fark ederek. Sırıttı. “Yine mi müstehcen bir kitap aldın? Ah, senden adam olmaz.”
Nasıl bildi?! O kısmı tamamen anlatmamıştım bile; ters dönmüş karakterlerin önemsiz olduğu bir fotoğraf koleksiyonu aldığımı ve eve Dünyanın Kedi Kulaklı Sınıf Başkanları kitabını getirdiğimi nasıl bilebilirdi?!
Sadece bir kız kardeş böyle bir sezgiye sahip olabilirdi!
“Çok kabasın. On yıla yakındır bu kadar tatlı bir kızla aynı çatının altında yaşayıp da kitapları mı tercih ediyorsun? Hadi ama! Neyse, artık aile sayılırız zaten. Belki de seni suçlayamam.”
“...Aile sayılırız mı?”
Yani öz ailemden değil miydi?
Ha? O zaman cidden, kimdi bu? Ononoki gibi başka bir sığıntı mı? Ama bu kız bir ucube ya da bebek değil, besbelli insandı... değil mi?
On yıl mı dedi o?
“Hadi Koyomi. O müstehcen kitabın tadını çıkarmak istediğini biliyorum ama en azından benimle bir bardak çay iç. Evi beklerken o kadar sıkıldım ki ne yapacağımı bilemedim! Bak, çayın yanına tatlılarım ve mükemmel matematik bilmecelerim de var,” dedi şortlu kız, beni peşinden oturma odasına sürüklerken.
Lanet olsun, neden ona karşı koyamıyordum?
Kesinlikle hayır diyemiyordum. Bir yanıyla o enerji emilmesinden sonra tam iyileşememiş olmamdandı ama diğer yanıyla da içgüdüsel bir seviyede ona itaat etmeden duramıyordum. O tanıdık sesi beni güçsüz bırakıyordu. Matematik bilmeceleri mi?
......
………
“Dur bir dakika, sen Sodachi Oikura mısın?!”
“Oha! Yahu, öyle bağırıp korkutma beni!” diye ünledi şortlu kız, o tanıdık sesle. Bir zamanlar üzerime hakaretler yağdıran o sesle.
Benden daha da şaşırmış görünüyordu.
“Bunu şimdi mi söylüyorsun Koyomi?! İlkokuldan beri seninle birlikte yaşıyorum ya ben!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.