Aynadaki Kedinin Pençesi

Savandaki bir avcının avını kapması gibiydi; muhtemelen olan biten tam olarak buydu. Avın bakış açısından bakarsak, Kanbaru’nun sol eli kalbime gömülmeden tam bir salise önce oradan çekip alınmıştım. Avcı ise beni sanki hiçbir şeymişim gibi kapmış, hatta kendi kendine mırıldanıyor gibi bir hali vardı.

Olayların merkezinde o vardı; ona ana karaktermiş gibi davranmalıydım. Ya da belki de sadece bir kedi gibi.

Her neyse, böğrüme aldığım darbenin etkisiyle gözlerimin önünde dönen yıldızlar dindiğinde, kendimi tamamen başka bir yerde buldum.

Benliğim, bambaşka bir noktadaydı.

Kaçırılıp başka bir yere götürülmüştüm ama burası aynı zamanda tanıdıktı. Yani, eğer her şeyin birbirini aynaladığını hesaba katarsanız... Burasıydı.

Shirohebi Parkı. Gerçek adını daha geçen gün öğrenmiş olsam da bana oldukça tanıdıktı.

Meydandaki toprağın üzerine boylu boyunca uzanmıştım.

Yanı başımda BMX duruyordu, tekerlekleri dönerken tıkır tıkır sesler çıkarıyordu. Çok şükür, Ogi’nin emaneti şimdilik sağlam görünüyordu.

Bisiklet bir yana, kendim için aynı şeyi söylemem zordu. Hayır, Kanbaru’nun yumruğu bana teğet bile geçmemişti, hiçbir yaram yoktu ama vücudumun her bir zerresini inanılmaz bir yorgunluk kaplamıştı.

Yağmurlu İblis’in takibinden kurtulmak için var gücümle pedal çevirmiştim ama bitkinliğimin sebebi bu değildi. Ben bile o kadar dayanıksız sayılmazdım. Hayır, kaçırıldığım sırada resmen iliğim kemiğim kurutulmuştu; evet, o kedi tarafından.

Zulüm Kedisi olarak bilinen bu gulyabaninin özel yetenek: enerji emme.

“Myahahaha.”

Ve sonra.

Bisikletin aksi yönünde, benim bakış açıma göre sağ tarafta, dört nalları üzerinde oturmuş, yüzünde keyifli bir ifadeyle... Neyse, şimdi lafı dolandırmaya gerek yoktu.

Karşımda Kara Hanekawa duruyordu.

“...”

Bitap düşmüş olsam da en azından gözlerimi oynatabiliyordum, bu yüzden onu süzdüm. Sırtına kadar uzanan kar beyazı saçları ve kocaman kedi kulakları oradaydı.

Üstelik sadece iç çamaşırlarıyla duruyordu.

Puantiyeli bir sutyen vardı üzerinde; dünyada varlığını teyit etmesi şaşırtıcı derecede zor olan cinsten, askısız bir model. Altında ise kalın kumaştan yapılmış, önü arkası fırfırlarla süslü siyah beyaz bir külot vardı. Alt ve üstün birbiriyle uyumsuzluğu, takım oldukları zamanlardan daha farklı bir hava katıyordu... Hayır, şimdi onun iç çamaşırlarını incelemenin sırası değildi.

Bu Kara Hanekawa’yı nasıl tarif etmeliydim? Bu ilk tasarımı mıydı? Kültür festivali öncesindeki veya yaz tatili sonrasındaki hali değildi; o kabus gibi geçen Altın Hafta’daki, en vahşi ve dokunulmaz olduğu haliydi...

Öyleyse, bir kesme tahtasındaki balık ya da kediyle oynayan bir fare gibi önünde savunmasızca yatıyor olmam son derece tehlikeliydi. Yağmurlu İblis’ten kaçmış olabilirdim ama hayatım hâlâ tehlike altındaydı.

“Bir kedi tarafından kaçırılıp kedi uykusuna yatmak. Kelime oyunu olarak bile berbat...”

“Myaaahahahaha!”

Ancak gülme eşiği oldukça düşük olan Kara Hanekawa, kendi kendime mırıldanmam üzerine neşeyle kahkahayı bastı. Lütfen, Hanekawa’nın vücudunu kullanarak sadece iç çamaşırlarıyla katıla katıla gülmeyi keser misin?

“Gerçekten de miyavlayasım geliyor sana bakınca insan, amma da keskin bir zekan varmış.”

Bir süre kahkahalara boğulduktan sonra ayağa kalktı ve boylu boyunca yattığım yere tepeden baktı. Hanekawa’nınkiler kadar büyük göğüsleri varken bana öyle tepeden baktığında yüzünü göremediğimin farkında değil miydi?

“Biliyor musun, henüz senden bir teşekkür duymadım. En azından bir denesen mi?”

“...”

Bir an tereddüt ettim.

“Teşekkür ederim,” dedim sonunda. Niyeti ne olursa olsun veya bir sonraki aşamada bana ne yapmayı planlarsa planlasın, beni kurtardığı bir gerçekti.

Tabii benim açımdan bakınca, teşekkürümü doğrudan o çift göğse ediyormuşum gibi görünüyordu...

“Myahahaha. Teşekküre miyav gerek yok,” dedi Kara Hanekawa, benden minnet bekledikten hemen sonra keyifle. Buradaki asıl sorun onun karakteri değil, zekasıydı.

Zeka seviyesinin pek artmadığı belliydi ve bu gerçeği nasıl karşılayacağımı bilemiyordum. Aptallığı, zırhındaki bir gedikten ziyade, ona soru sormayı anlamsız kılan doğal bir hisar gibiydi...

Ona nasıl yaklaşacağımı kestiremiyordum.

“Aslında, daha ne kadar miyavlamayı, yani uyumayı planlıyorsun insan? Sana dokunduğumda enerjini emmiş olabilirim ama bu sadece bir salise sürdü. Bu kadar hasar vermemesi gerekiyordu.”

“...”

Cidden mi kedi? Hedefi fersah fersah ıskalıyorsun; gardını düşürmen için öylece yatmıyorum, resmen parmağımı bile oynatamıyorum...

Hanekawa kendini masum bir kedicik gibi küçümsemeyi, benim yeteneklerimi ise abartmayı severdi; Kara Hanekawa da bu özelliği paylaşıyor gibiydi.

Berbat fiziksel durumuma rağmen zihinsel halim, yani zihnim berraklaşmaya başlamıştı. Belki de Kara formunda bile olsa Tsubasa Hanekawa’nın iç çamaşırlarıyla yanımda durması sayesindeydi bu.

Enerji emilimi değil, enerji enjeksiyonu gibiydi; ama zihnim berraklaştıkça içi ünlemlerle değil, soru işaretleriyle doldu.

Aklımda “Kara Hanekawa! Burada ne işin var!” diye bir tepki yoktu.

Daha çok “Kara Hanekawa? Senin burada ne işin var?” sorusu yankılanıyordu.

?????

Yani, hiçbir mantığı yoktu, değil mi?

Kara Hanekawa, yaz tatilinin sonunda Tsubasa Hanekawa’nın kalbi tarafından kabul edilmiş ve sonsuza dek ortadan kaybolmuş olması gerekirdi.

Bir dakika, dur bakalım... Bu durum birçok nedenden dolayı sakin kalmamı zorlaştırıyordu ama belki de buna bakmanın doğru yolu şuydu: Suruga Kanbaru’nun aynadaki formu Yağmurlu İblis ise, Hanekawa’nınki de Kara Hanekawa mıydı?

Yine de... Hanekawa yurt dışına geziye gitmemiş miydi?

Bu aynalar diyarında bu gerçek bile mi tersine dönmüştü? Evet, bu mümkündü. Her şeyin mubah olduğu, her şeyin hayal edilebildiği, çelişkilerin önemsiz kaldığı bir dünya—

“Myaahaha. Şu an kafandan bir sürü şey geçiyor gibi görünüyor insan ama boşuna kafa yoruyorsun. Sadece her şeyi olduğu gibi ve göründüğü gibi kabul etmen gerekiyor, miyavlaştık mı?”

“Göründüğü gibi...” Hiçbir sebep yokken onu papağan gibi tekrar ederek yukarı baktım; yani bakmaya çalıştım ama tahmin ettiğim gibi tek gördüğüm devasa bir göğüs altı manzarasıydı. Bu görüntüyü kabul etmek bana ne yarar sağlayacaktı ki?

Biraz geriye çekilmezse tüm bunları ciddiye almakta zorlanacaktım ama tam o anda bir şey fark ettim ve fark edince, şimdiye kadar nasıl fark etmediğime şaşırdım.

Sutyeni ve sıradışı tasarımı bahane olamazdı; bir Tsubasa Hanekawa müridi olarak kendimden utanmalıydım.

Zaten her şeyin böyle olması gerektiği düşünülürse, hatam üzerine sonradan kafa patlatmak anlamsızdı ama... Göğüsleri.

Mesele göğüsleriydi. Kara Hanekawa’nın, ya da Tsubasa Hanekawa’nın memeleri, bir bütün olarak değil de sağ ve sol olarak ayrı ayrı incelendiğinde, sağ göğsünün çok ama çok az daha büyük olduğu görülüyordu.

Kalbin o tarafta olması nedeniyle genelde sol göğsün daha büyük olduğu söylenirdi ancak Hanekawa’nın durumunda, muhtemelen ders çalışırken baskın elini çok fazla kullanması sebebiyle sağdakiler biraz daha iriceydi. Fark çok ufaktı ama benim keskin gözlerimden kaçmazdı.

Ona bunu söylesem o keskin gözlerime sivri bir şeyler saplayacağı gerçeğini bir kenara bırakırsak; aynalar diyarında olmamıza rağmen bu fark aynıydı.

Tıpkı Kanbaru’nun “sol eli” gibi.

Tersine dönmemişti; simetrisi alınmamıştı.

“Bekle, sakinleş... Görmek bir yere kadar işe yarar. Bu huzursuzluğun asıl nedenini, yani o göğüsleri kendi ellerimle hissetmeden emin olamam.”

“Bu haldeyken göğüslerime dokunursan öleceğin konusunda şaka yapmıyorum. Benimkiler değil, senin göğüs kafesin acil müdahaleye ihtiyaç duyar,” diye lafı gediğine koydu Kara Hanekawa ve bir adım geri çekildi; sonunda yüzünü görmeme izin vermişti.

“...”

Biraz rahatladım.

Çünkü ifadesi huzurlu görünüyordu.

Tasarımı Altın Hafta’daki o en saldırgan ve acımasız hali olsa da, ruh hali yaz tatili sonundaki Kara Hanekawa’ya çok daha yakındı.

Sanırım bu da tutmuyordu... Bir tutarsızlık vardı.

Bu durumda, bunu sadece basit bir kurtarma operasyonu olarak düşünebilir miydim?

“Hey, Kara Hanekawa,” dedim sonunda net bir şekilde konuşabilmeyi başararak. “Sana sadece bir soru sorabilir miyim?”

“Tabii. Cevaplayabileceğim bir şeyse neden olmasın.”

“Evet, senin durumunda bu kelimesi kelimesine doğru... Her neyse. Sadece teyit etmek istedim, şu an aynalar diyarındayız, değil mi?”

Bunun üzerine Kara Hanekawa, yüzünde mahcup bir gülümsemeyle, “Kim bilir,” dedi. “Sana bu konuda cevap veremeyeceğimden değil ama bu dünyada yaşayan biri olarak, senin duymak istediğin cevabı veremem. Ne dersem diyeyim, hiçbir şeyi kanıtlamayacak.”

“...”

“Yani soruna cevap veremem ama sana bir tavsiye verebilirim. O maymunun evine yaklaşma. Orayı neden ziyaret etmek istediğini tahmin edebiliyorum ama o Maymun Pençesi’ni aşamazsın.”

Bunu duymaya ihtiyacım yoktu. Ama şimdi duyunca, kafamdaki soru işaretleri daha da arttı. Kanbaru’nun evine neden gittiğimi “tahmin” mi edebiliyordu? Eğer bir şey soracak olsam, asıl bu dünyanın Kara Hanekawa’sına sormak isterdim...

“Bu tavsiyeyi reddediyorum.”

“Tavsiyenin reddedilebilen bir şey olduğunu kim bilebilirdi ki?”

“Ne pahasına olursa olsun Kanbaru’nun banyosuna girmem lazım.”

“Bu cümle bağlamından koparıldığında oldukça kafa karıştırıcı olurdu.”

“O zaman soruyu değiştireyim. Seni beni kurtarman için tam olarak kim görevlendirdi?”

“Bir dakika bekle, birinin benden bunu istediğinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“...”

Bu cevap karşısında söyleyecek sözüm kalmadı, hedefi ıskalamış gibi hissettim.

Sadece Kara Hanekawa’nın, ister bu versiyonu ister bir başkası olsun, durup dururken bana yardım etmeyeceğine inanıyordum; eğer ettiyse, işin içinde bir başkasının iradesi olduğunu varsayıyordum.

“Nyahaha. Bu soruyu da pas geçeceğim ve reddettiğin tavsiyenin yerine yenisini vereceğim. Bunu kabul edeceğinden eminim. Eğer ne olursa olsun o evin içine girmen gerekiyorsa, yalnız gitme. Yanına bir ortak al.”

“Bir ortak mı?”

“Hey, şimdi benden bir şey bekleme; tahmin ettiğin gibi senden nefret ediyorum, Koyomi Araragi,” dedi Kara Hanekawa.

İsmimi kullanarak.

Hatırladığım kadarıyla, bir gulyabani olarak benim, yani bir insanın ismini asla ağzına almamıştı; gerçi bu dünyada bu onun için doğal bir şey olabilirdi.

“Kedi... Hayır, Hanekawa, söyle bana. Tam olarak... ne biliyorsun?”

“Her şeyi bilmiyorum; sadece bildiğim şeyi biliyorum.”

Nyahahaha.

Sonuç olarak sorularımın hiçbirine yanıt vermedi; iyileşmemi de beklemedi.

Çünkü o sözlerin ardından Kara Hanekawa, gözlerimizin bir an için kesiştiği herhangi bir sokak kedisi gibi usulca süzülerek Shirohebi Parkı’ndan ayrıldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.