"İnanılmaz gerçekten, yine nasıl uyuyakaldım ben!" dedi Runa, elleriyle yüzünü kapatıp.
Sinemanın hemen yanındaki binada, Japon tarzı bir restoranda akşam yemeği yiyorduk. Runa'nın önceden ayırttığı hususi bir odadaydık. Masa düzeninden dekorasyonuna kadar her şey Japon tarihinin Kamakura dönemini andırıyordu. Karşılıklı oturuyorduk.
"Ziyanı yok ya, çok yorgundun zaten," diye karşılık verdim.
"Nasıl bitti peki? Kurtardılar mı dünyayı?"
"Kurtardılar," dedim. "Aşkın gücüyle."
"Sonra ne oldu peki onlara?"
"Şey... Başrol kadın evine döndü ama muhtemelen ileride bir yerde karşılaşırlar yine."
"Nasıl yani, niye ki?!" diye çıkıştı. "O kadar çok seviyorlardı birbirlerini!"
"O yönetmenin filmleri hep böyle biter zaten, bilmiyor musun?"
"Öf ya..." Runa filmin sonundan hiç hoşnut kalmamıştı. "Aralarındaki ilişki o kadar ilerledikten sonra evlenselerdi keşke..."
Ne zaman romantik ögeler içeren bir film izlesek, Runa illa ki karakterlerin evlenmesini isterdi. Zaten aşkı onun gözünde bu kadar cazip kılan şey de muhtemelen buydu. Ben de elimden geldiğince ona istediği o mutlu sonu sunmaya çalışıyordum. Kurgusal bir ilişkinin tatmin etmeyen sonunu şimdilik görmezden gelebileceğini umuyordum.
Şunlara bak, kafamın içinde şair kesildim başlarına...
"Hey, aslında hiç alakası yok ama..." diyerek aniden konuyu değiştirdi Runa. "Geçen gün bölge müdürünün söylediği şeye acayip sinir oldum!" Yüzünde, alışılmadık bir öfke okunuyordu. "Erkek arkadaşımı son zamanlarda pek göremediğimi söyledim, herif kalkmış bana 'O zaman kesin geneleve gidiyordur' diyor."
"Ne...?"
"Gitmiyorsun... değil mi Ryuto...?"
"H-Hayır, gitmiyorum," diye kekeledim.
Hiç beklemediğim bu şüphe beni öyle bir sarsmıştı ki cevap verirken bocaladım. Bocalayınca da iyice elim ayağım birbirine dolandı.
"Gerçekten mi...?" Beklendiği üzere, Runa'nın yukarı kayan gözlerinde o endişeyi görebiliyordum.
"Gerçekten gitmiyorum." Başımı sertçe salladım. "Tanımadığım insanlara dokunmaktan hoşlanmam, öyle şeyler için bir kucak dolusu para dökmek de istemem... A-Ayrıca hastalık kapmaktan da korkarım... Ama her şeyden öte, benim zaten sen varsın."
"Ama bölge müdürü bütün erkeklerin gittiğini söyledi."
Runa neredeyse ağlayacaktı. Çok tatlı görünüyordu ama bir yandan da acınası bir hali vardı. Masumiyetimi bir an önce kanıtlamak için sabırsızlanıyordum.
"'Bütün erkekler' lafı abartıdan ibaret... Bölge müdürünün tanıdığı erkekler öyle olabilir belki ama ben öyle insanlarla arkadaşlık bile edemezdim muhtemelen... En azından benim erkek arkadaşlarımdan hiçbirinin öyle yerlere gittiğini sanmıyorum..."
"Gerçekten mi? Bak vallahi mi?"
"Evet... Vallahi."
Ben üst üste başımı sallayınca Runa şimdilik sakinleşti. "Peki o zaman, canın fena halde istediğinde ne yapıyorsun?"
"Pornoya bakıyorum ya da seni düşünüp kendi başımın çaresine bakıyorum..."
Runa'nın yüzündeki o huzursuzluk nihayet silindi ve bana doğru uzandı. "Beni düşünerek hâlâ yapıyor musun gerçekten?"
Utanç verici bir konuydu ama Runa'nın hoşuna gitmiş gibiydi.
"Neredeyse dört yıldır çıkıyor olmamıza rağmen mi?" diye devam etti.
"Ölene kadar da yapacağım," dedim çaresizce.
Runa'nın gözleri bir an ışıldadı ama hemen ardından yanaklarını şişirdi. "Ih, hiç hoşuma gitmedi bu. Birlikte yapalım."
"Ne...?!"
Bu cesur çıkışı karşısında kulaklarıma inanamadım. Nutkum tutulmuştu.
Runa utangaç bir tavırla gözlerini benden kaçırdı. "Yarı zamanlı işime geri dönersem daha çok izin günüm olur, değil mi? Şey diyorum... Birlikte tatile çıkalım mı? Yazın. Okinawa'ya mesela. Dört günlüğüne."
"D-Dört gün..."
Gözlerimin önünde bir an güney adalarında Runa ile geçireceğimiz o kendinden geçiren gecelerin görüntüsü canlandı. Yutkunur.
"Sen yanımda yokken rahat nefes alamıyorum," dedi Runa birdenbire. Gözleri masadaki oolong çayına takılıp kalmıştı. "Sadece seninleyken yaşadığımı hissediyorum." Dudaklarına hafif bir tebessüm kondu, bakışları baştan çıkarıcıydı. "Senin kalbin, benim kalbimin diğer yarısı." Ardından gözlerini kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Mezun olduğumuzdan beri, yani son iki yıldır hep böyleydi." Utangaç gözlerle bana bakarken kısık bir sesle ekledi: "Yani, artık vakti geldi... anlarsın ya?"
Kısa bir sessizliğin ardından...
"Evet," dedim, kalbimin göğsümü delercesine çarptığını hissederken acemice başımı sallayarak. Sonra da oolong çayımdan bir yudum aldım.
Yemeğimizi bitirip restorandan ayrıldıktan sonra yedinci kattan birinci kata indik ve dışarıya açılan kapıyı araladık.
Caddeye çıkmak için merdivenleri tırmanmamız gerekiyordu. Merdivenlerin başında, bize arkaları dönük genç bir kadınla erkek duruyordu. İkisi de tepeden tırnağa siyah, punk-rok tarzı kıyafetler giymişti. Belli ki bayağı samimilerdi; nitekim çocuğun eli kadının siyah pileli mini eteğine doğru kayıyordu.
Derken, eteği bir anda yukarı çekiverdi. Kadının kalçası ve G-string iç çamaşırı ortadaydı artık. Çocuğun eli o pürüzsüz tene dokunup okşamaya başladı.
Merdivenlerin alt basamağında dikilen bizlerse gözlerimizin önünde sergilenen bu sahne karşısında o kadar şaşkındık ki gözlerimizi alamıyorduk.
"Öhöm." Runa lütfedip boğazını temizledi.
İşte o an çocuğun eli kadının kalçasından hızla çekildi ve neye uğradığını şaşıran çift bize doğru döndü.
Yanlarından geçip gittikten sonra tam sekiz on saniye boyunca Runa da ben de tek kelime etmedik.
"Bayağı güzel kalçaydı ama. Küçük ve diriydi falan," dedi Runa sessizce.
"Evet..."
"Bir dakika, sen de mi baktın?"
"Ha? Şey, yani tam önümüzdeydi. Baktım tabii," dedim.
Benim paniklediğimi gören Runa'nın o hafif öfkeli yüzü yumuşadı. Kıkırdadı. "Baş başa kalana kadar dayanamadı herhalde."
"Olabilir," diye kestirip attım. Bu tuhaf karşılaşma yüzünden güm güm çarpan kalbimi hâlâ yatıştırmaya çalışıyordum.
Runa ile el ele tutuşup Yasukuni-Dori bölgesinden istasyona doğru yürüdük. Öğleden sonra hava sıcaktı ama gecenin rüzgarı hafiften ısırmaya başlamıştı.
"Birlikte tatile çıkalım mı? Yazın. Okinawa'ya mesela. Dört günlüğüne."
Runa'nın söylediklerini hatırladıkça, elimdeki sıcaklığı içimi kıpır kıpır ediyordu.
"Galiba biz biraz tuhafız," dedi Runa bir süre sonra, hafif bir acemilikle.
"Galiba," diye ekledim hemen ardından, sırıtışımı gizlemeyi başararak.
Dünya arzu üzerine kuruluydu. Şehirler güzel kadınların ve erkeklerin kışkırtıcı görselleriyle doluydu; sosyal medyada şöyle bir gezindiğinde bile seks kıyafetler içindeki kadın illüstrasyonlarına rastlaman uzun sürmüyordu.
Bir yazıda okuduğumu hatırlıyordum sanki; erkekler her elli iki saniyede bir seksi düşünüyormuş. Bunun muhtemelen bir abartı olduğunu düşünsem de...
Bir erkeğin beyni şehvet tarafından ele geçirilirdi. Benim gibi genç erkekler için bu durum bilhassa geçerliydi.
Ama benim sana hissettiğim şey arzudan çok daha fazlası. Sana olan sevgimin ne kadar derin olduğunu dile getirmek öyle utanç verici ki, bunu sana hiçbir zaman tam anlamıyla söyleyemedim. Ama en başından beri hep böyle hissettim. İçimdeki o canavarı dizginleyen şey de tam olarak bu.
O minyon ama kıvrımlı vücudunu altına alıp seni ağlatacak kadar şiddetle seninle seviştiğimi hayal ettiğim oldu. Böyle bir sahne kafamda yüzlerce, hayır, en az binlerce kez canlandı.
Ama gerçekte seni ne zaman görsem, sana karşı hep iyi ve nazik olmak istiyorum. Üzgün göründüğünü istemiyorum; aksine, her zaman mutlu bir şekilde gülümsemeni istiyorum.
Seni sonsuza dek el üstünde tutmak istiyorum. Kalbini, bedenini ve hatta döktüğün her bir gözyaşını.
Yoldan geçen rastgele çiftlerin senin o değerli bedenini görmesini istemiyorum. O yüzden bu tür şeyleri yapacağımız zaman, sadece ikimize özel bir yerde olsun. Sen hazır olana kadar bekleyeceğim.
O vakit nihayet gelmişti. Gelmiş olmalıydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.