"...gidemem..."
Gözyaşları, sanki içeriye yağmur yağmış gibi zemini ıslatarak durmaksızın akıyordu.
"Anlıyorum," dedi Sekiya-san sessizce. Kalabalıkta kaybolmuş küçük bir çocuk gibi çaresiz görünüyordu.
Sekiya-san ellerini Yamana-san’dan çekip şinkansene adımını attı. Vagonun kapıları, sanki sadece bu anı bekliyormuşçasına hızla kapandı ve ayrılan çiftin arasına soğuk bir çelik kütlesi girdi. Pencerenin ardından görünen yüzü yavaş yavaş uzaklaştı, sonunda da gözden kayboldu. İçimi ferahlatan tek şey, yüzünde gördüğüm son ifadenin hafif bir tebessüm oluşuydu.
"Senpai...!" Yamana-san peronda dizlerini üstüne çöküp hıçkırıklara boğuldu.
"Nicole!" Runa hemen yanına koşup diz çöktü, kollarını arkadaşının omuzlarına sardı.
"Çok acımasız. Bitişte nasıl böyle bir şey söyleyebilir ki?!" Yamana-san hıçkırıklarının arasında zorlukla konuşuyordu. "Ben artık küçük bir kız çocuğu değilim. Burada bir işim var, korumam gereken bir hayatım var."
Runa endişeli gözlerle, tek kelime etmeden arkadaşının sırtını sıvazladı.
"Annem... Onu bırakıp gidemem..." diye devam etti Yamana-san. "O benim tek ailem..."
"Biliyorum... Seni çok iyi anlıyorum." Runa da gözyaşlarına hakim olamayarak Yamana-san’a daha sıkı sarıldı.
"Gözümü karartıp her şeyi arkamda mı bıraksaydım? Kör bir inançla senpai’nin peşinden hiç bilmediğim uzak diyarlara mı gitseydim? Biri için öyle körkütük aşık olacak yaşı çoktan geçtim ben..."
"Evet..."
"Büyüdük artık..."
"Evet... Aynen öyle..." Runa, arkadaşını sanki dış dünyadan korumak ister gibi sımsıkı sarıp başıyla onayladı.
Öylece durup olanları izlerken, Sekiya-san’ın şinkansenin o yabancı kalabalığı içinde tek başına ne düşündüğünü merak ettim.
Ayrıldıktan sonra Omiya İstasyonu’nun hemen yanındaki pasajda bulunan bir meyhaneye geçtik.
"Bugün de içmeyeceksem ne zaman içeceğim," dedi Yamana-san.
Beklediğimden daha metanetli duruyordu. Ağlamaktan gözleri şişmişti ama onun dışında her zamanki haline dönmüş gibiydi.
Meyhanenin cıvıl cıvıl, hareketli havası bana ister istemez önceden çalıştığı Bacchus’ü hatırlattı. Yamana-san’ın kendine gelmiş gibi görünmesinin bir sebebi de belki bu ortamdı.
"Hadi bakalım, içelim! Bugün ben de sana eşlik ediyorum!" Runa, arkadaşının moralini düzeltmek istercesine neşeli davranıyordu. Dediği gibi de yaptı, elindeki Jim Beam logolu bardağı havaya kaldırdı. "Dile kolay, Ryuto yarın nihayet yirmi yaşına basıyor."
"Sahi mi?" dedi Yamana-san. "O zaman gece yarısına kadar içersek bize katılabilir."
"Ne?!" diye nida attım ister istemez.
Saat daha henüz yediyi biraz geçiyordu, gece yarısına daha çok vardı.
"Beni rahat bırakın Allah aşkına," diye ekledim.
"Doğru ya... Zaten yarın işim var," diyerek bana arka çıktı Runa, yüzünde tatlı bir tebessümle.
İşin başında her şey gayet iyiydi elbette...
İki saat sonra Yamana-san, "Şimdi ne yapacağız...?" diye sordu.
Runa yanımda mışıl mışıl uyuyordu. Kollarını masaya kavuşturmuş, yanağını da üzerine dayamıştı.
"Yani... En kötü ihtimalle bir taksi çağıracağız artık..." diye cevap verdim.
Buradan Runa’nın evine taksiyle gitmek muhtemelen on bin yeni bulurdu ama başka ne çaremiz vardı ki?
"Sırf bana destek olmak için kendini zorladı... Normalde içmez ama benim için içti..." Yamana-san çenesini eline dayamış, göz ucuyla Runa’nın uyuyan yüzünü izliyordu. Diğer elinde bir bardak umeshu tutuyordu; içindeki buzlar eridiği için rengi neredeyse tamamen şeffaflaşmıştı. "Galiba buraya kadarmış," dedi bir anda. "Belki de ondan ayrılmalıyım."
"Ha...?"
Hiç beklemediğim bir laftı bu. Asıl niyetini anlamaya çalışarak yüzüne baktım.
Yamana-san bakışlarını Runa’dan ayırmadan konuşmaya devam etti. "Bana her sarıldığında bütün dertlerim uçup gidiyor. Ama aramıza tek bir adım bile girse, yine içimi kurtlar kemirmeye başlıyor. Çok aptalca, değil mi?" Yüzünü dayadığı kolunu masaya doğru kaydırdı, çenesi de koluyla birlikte masaya yaklaştı. "Aptalın tekiyim... Madem öyle, neden onunla gitmedim ki? Benim için bu kadar değerliyse, sonradan böyle pişman olacaksak..." Nemli gözlerle masaya dikti bakışlarını.
Yamana-san, Runa’nın tam karşısında oturuyordu ve aslında o kadar da sarhoş görünmüyordu. Hatta birlikte arabayla gezmeye çıktığımız o gün sanki daha sarhoştu. Yani bu söyledikleri, içki masası lafı değil, kalbinin kırıklığından dökülen gerçeklerdi.
"Geçen gün senin de eskiden böyle olduğunu söylediğin zamanı hatırlıyor musun?" diye sordu.
Bir an düşündükten sonra MagicalSea’deki konuşmamızdan bahsettiğini anladım.
"Sadece endişeleniyorum. Çünkü benim aksime, onun hayatından başka kızlar da geçti. Liseli eski sıra arkadaşlarından birinin eski sevgilisi olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum."
"Ben de öyleydim. Runa ile ilk çıkmaya başladığımızda... Bazen ben de ona karşı böyle kuruntulara kapılırdım."
"Evet," diye mırıldandım.
"Şimdi anlıyorum ki seninle biz farklıyız. Runa aldatmaz... Ama senpai’den emin olamıyorum." Yüzündeki gergin ifadeyle bunu söyledikten sonra doğruldu ve hafifçe içini çekti. "Güvenemediğim kişinin tanıdığım senpai olmadığını fark ettim... Benim güvenemediğim, gelecekteki hali." Çenesini tekrar eline dayayıp bana baktı. "Adam doktor olacak, biliyorsun değil mi? Japonya böyle bir adama kapak atmak isteyen kızlarla dolu. İşin kötüsü, asıl sevgilisi Tokyo’da kalacak. O aldatmayı aklından geçirmese bile, kızlar onu benden koparmak için ellerinden geleni yapacak."
"Sanmıyorum ki—"
"Hayır," diyerek lafımı pat diye kesti. "Ona inanmamın hiçbir yolu yok. Baksana, artık aynı toprak parçasına bile basmıyoruz." Sonra bir anda yüzüne o endişeli, ağlamaklı ifade geri geldi. "Aramakta ya da mesaj atmakta birazcık gecikse ondan şüpheleneceğime eminim. Yüzüne vuracağım, kavga çıkaracağım. Ona artık böyle çirkin bir yüzümü göstermek istemiyorum." Kaşlarını çatıp gözlerini yumdu. "Bu yüzden... En iyisi bu aşkı ikimiz için de güzel bir anı olarak bırakıp bitirmek." Kararlı ama durgun bir ses tonuyla bunları söyledikten sonra kendi haline acır gibi gülümsedi. "Aklıma başka bir yol gelmiyor... Aptalın tekiyim işte."
Aptal falan değildi. Budala da değildi. Sadece kendini gereğinden fazla sıkmıştı, hepsi bu.
Şöyle bir düşününce, lise ikinci sınıftaki kültür festivalinde yeniden karşılaştıklarından beri Sekiya-san ile geçirdikleri güzel anların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Sekiya-san’ın sınava hazırlanarak geçirdiği o koca dört yıllık çileden sonra, üniversiteyi kazanmasının tadını bile çıkaramadan kuzeye gitmesi gerekmişti.
"Doğru olan neydi? Her şeyi; işimi, ailemi, arkadaşlarımı gözüm kapalı arkamda bırakıp onunla gitmeli miydim?" dedi Yamana-san, gözyaşları sesine yansıyarak. Ellerini şakaklarına koyup gözlerini kapattı. "Bir çırpıda böyle bir karar verecek kadar güvenemedim ona. Bunu yapabilmem için ne yeterli zamanımız oldu ne de konuşabildik."
Ne hissettiğini anlayabiliyordun. Hem de çok iyi. Fakat...
"Üç yıl önce çıkmaya başladık ve onu göremediğim o kadar zaman boyunca beni ayakta tutan şey o değildi." Yamana-san’ın yüzünde yorgun ama samimi bir tebessüm belirdi. "Açıkçası... Ayrılmaya en çok katlanamadığım kişi... Ren’di."
Nefesimi tuttum; arkadaşımın adını duyacağımı hiç tahmin etmemiştim.
"Belki de... Onunla çıksam daha mutlu olurdum." Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı. "Senpai ile birlikteyken, onu görmek isteyen tek kişinin ben olup olmadığımı düşünmekten kafayı yerdim. Sanki orada olmam ya da olmamam onun için hiçbir şey ifade etmiyordu."
Hayır. Bu konuda yanılıyorsun, Yamana-san.
"Erkekler ne güzel. Birini görmek istediklerinde pat diye söyleyebiliyorlar."
"Yamana’yı görmek istiyorum."
Sekiya-san böyle bir adam işte. Bilmiyor musun? Onu böyle bir adam olduğunu bilerek sevmedin mi zaten?
Ama bunları sesli söyleyemedim. Söyleseydim Yamana-san, Nisshi’yi seçme fikrinden vazgeçip kilometrelerce uzaktaki Sekiya-san’ı sevmeye devam edebilirdi.
Yıllardır süren aşkı nihayet karşılık bulmak üzere olan bir arkadaşımın geleceğini, bir yabancı olarak buradaki iki çift lafımla mahvetme sorumsuzluğunu gösterebilir miydim?
"Nicole başkasını sevse de sorun değil. Yeter ki yanında olabileyim."
Şimdi ne yapmam gerekiyordu?
Keşke Sekiya-san’dan iki tane olsaydı...
Şu geldiğimiz noktada dilediğim imkansız hayallere bak...
Sekiya-san onun ne yapmasını isterdi acaba?
"Asla yapamam. Çok utanç verici olurdu. Benim tarzım değil."
Sekiya-san, hislerini Yamana-san’a açmamayı kendisi seçmişti. Bu yüzden, onun bu kararına saygı duyulmasını isterdi herhalde.
"Zorlandığım zamanlarda işlerin nasıl olabileceğini hayal ederdim hep. Evlenmişiz, çocuklarımız olmuş, ben doktor olmuşum... Eve dönüyorum, o evde çocuklarımıza bakıyor, akşam yemeğini hazırlamış beni bekliyor... Bu manzara bütün yorgunluğumu alıp götürürdü..."
"Geleceği böyle hayal ederek son üç buçuk yılı atlatabildim. Bunların gerçek olmasını çok istiyordum."
"Ngh..." Farkında olmadan dişlerimi sıkmış, gözyaşlarımı tutmaya çalışıyordum.
Yamana-san bu halimi görünce şaşkınlıkla bana baktı. "Sen niye ağlıyorsun ki? Sarhoş da değilsin hem." Sonra sanki bir anda kendine gelmiş gibi mahcupça gülümsedi, elini çenesinden çekti ve gözleri uzaklara daldı. "Çok garip. Bütün bunları neden sana anlatıyorum ki? Runa dururken neden sen?"
Ben de aynı şeyi merak ediyordum. Neden Runa, Nisshi hatta Sekiya-san değil de onun karşısında duran bendim? Burada tamamen gereksiz biriydim. Ağladığında sarılıp onu teselli bile edemezdim.
"Neyse, idare edeceksin artık. Bunları birine anlatmazsam parça parça dağılacakmışım gibi hissediyorum," dedi Yamana-san hafif sitemkar bir edayla, ardından bakışlarını boşluğa dikti.
Meyhanedeki o yoğun kalabalık saatler geride kalmıştı. Sağımızdaki ve solumuzdaki masalar uzun süredir toplanmamıştı; üzerlerindeki tabaklarda yemek artıkları, bardaklarda ise bitmemiş içkiler duruyordu.
O döküntülere bakan Yamana-san’ın gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı: "Artık onu sevmeyi bıraksam... olur değil mi?"
Gözlerini kırptığında, uzun kirpikleri ve maskarası gözyaşlarını fırlatıp atmış gibi damlalar masaya döküldü. “O kadar yoruldum ki... Artık... Artık dayanamıyorum...” Manikürlü tırnaklarıyla uzun, koyu kahverengi saçlarını tararken dudakları titriyordu. “Onu o kadar çok seviyorum ki... Ama bazı ilişkiler ne yaparsan yap yürümüyor işte...”
Uzaklardaki sarhoş müşterilerin gürültüsüne karışan o acı dolu, zorlanan sesi içimi daha da burktu.
“Hey... Ben elimden geleni yaptım, değil mi?”
Anlayabiliyordum, artık dönüşü olmayan bir yoldaydık. Kararını çoktan vermişti. Sekiya-san ile değil, Nisshi ile olacaktı.
Bunu düşünmek gözyaşlarımı dindirdi.
Yamana-san cidden çok zor zamanlar geçirmiş olmalıydı. Şu an bile yüreğini dağlayan bir acı çektiğine şüphe yoktu.
Biraz da Sekiya-san’ın eksikliğini hissettirmemek adına ona iyi davranmak istedim.
Gelecekte bir çocuğum olursa... Kızım olursa ve onun böyle üzüldüğünü görürsem... Belki ben de tam olarak böyle hissederdim. Nedense bir anda içime böyle bir his doğdu.
Masanın üzerinden uzanıp başını okşadığımda Yamana-san hafifçe irkildi ama tek kelime etmedi. Sessizce ağlamaya devam etti.
O an, başını okşayan o el benim değil, Sekiya-san’ın eliydi.
“Bunca zaman gerçekten çok çabaladın,” dedim. Sekiya-san’ın o sakin, derinden gelen sesini hatırlayarak ona ne söylemek isteyeceğini düşündüm. “Artık sorun yok. Harika bir iş çıkardın,” diye ekledim fısıltıyla.
Hemen ardından Yamana-san’ın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.
O olmasaydı, Sekiya-san’ın üniversiteye hazırlanırken harcadığı o uzun ve boş geçen yıllar çok daha acı verici, çok daha kasvetli geçecekti. Yamana-san’dan ne kadar büyük bir duygusal destek aldığını çok iyi biliyordum.
Bunu sadece ben biliyordum ve ömrümün sonuna kadar da içimde saklayacaktım.
“Sekiya-san seni sevdi... Bütün kalbiyle sevdi hem de.”
Bırak da söyleyeyim öyleyse. Onun bir dostu... ve senin bir dostun olarak.
“Her şey için teşekkürler.”
Sekiya-san’ı sevdiğin ve ona sayısız mutluluk yaşattığın için.
Bunları düşünmek beni tekrar gözyaşlarına boğdu.
“Yine başladın, sen niye ağlıyorsun ki...” diye sordu Yamana-san.
Sanki ona da bulaştırmışım gibi yüzü büzüldü ve ağlayışı daha da şiddetlendi.
“Şeyden...” Utançla elinin tersiyle gözyaşlarımı sildim. “Biz arkadaşız... değil mi?” dedim burnumu çekerken.
Yamana-san bu sözüm karşısında hafifçe gülümsedi. “Doğru...” Gözünün kenarından bir damla daha süzüldü ama gerisi gelmedi. “Galiba öyleyiz.” Küçük bir kahkaha attı. “İnanılmaz iyi bir insansın, biliyorsun değil mi?”
Ağlamaktan makyajı biraz akmıştı. Gözlerinin çevresi berbat durumdaydı ama yine de gülümsüyordu. Bir an için göz göze geldiğimizde ben de ona gülümseeyerek karşılık verdim, o da kadehini kaldırdı.
“O zaman, şerefe!”
Kadehlerimizi tokuşturduk; birinde buzu erimiş bir umeşu, diğerinde ise dibi çoktan görünmüş kavunlu soda vardı.
İnsan merak etmeden duramıyordu; gerçekleşmeyen düşler nereye gidiyordu acaba? Sekiya-san’ın Yamana-san ile kurmayı hayal ettiği o mutlu yuva... Belki de sahip olacakları çocuğun o hiç yaşanmamış hayatı... Hepsi başka bir zaman diliminde, bir yerlerde var olmalıydı. Buna inanmak istiyordum.
Ne de olsa bu durum Sekiya-san için neredeyse elini uzatsa dokunacağı kadar gerçekti; zihninde her an canlı tuttuğu, ruhuna destek olan bir gerçeklikti.
Olaylara bu gözle bakabildiğim için...
Nishina Ren: Nicole ile çıkmaya başladık
Bir süre sonra cebime düşen bu mesajı gördüğümde, yüzümde samimi bir tebessümle, “Tebrik ederim Nisshi,” diyebildim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.