Bir Veda ve Yeni Bir Başlangıç

“O zaman bunca yıl bu duygularla kıvranmak zorunda kalmazdım...” diye ekledi.

Yoldan geçenler ikilinin biraz uzağından dolaşıyor, dönüp dönüp gözlerinin önünde sergilenen bu manzarayı izliyordu. Nisshi ile ben de biraz ötelerinde duruyorduk ama sanki insanlar bize de bakıyormuş gibi geliyordu. Dürüst olmak gerekirse bu durum beni oldukça huzursuz etmişti.

Ancak sahnemizin başrol oyuncuları etraflarıyla ilgilenemeyecek kadar kendi dünyalarına dalmıştı.

Icchi ne yapacağını bilemez halde durumun şokunu atlatmaya çalışıyordu. “Dur bir dakika, yani... Sen şimdi bile... Hâlâ beni... seviyor musun...?” diye sordu.

Tanikita-san’ın yüzüne o keskin bakışı yine yerleşti. “Aptal mısın sen ya?! Daha kaç kere söleteceksin bana?! Seni sevmesem neden buraya kadar geleyim?! Baksana beni ne hallere düşürdün... Cidden çok utanç verici! Bunu nasıl telafi edeceksin bakalım?!”

Icchi’nin yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.

Ve sonra...

“Ha?!” O karmaşada Tanikita-san tam da onun kucağına oturmuştu. Doğrulurken birden paniğe kapıldı. “H-Hey, ne sertleşip duruyorsun orada?!”

“A-Ah, bağışla...” dedi Icchi panikle.

Kıpkırmızı olan Tanikita-san hiç acımadan bağırdı. “Sapık! Ne kadar edepsizsin sen böyle?!” Ama hemen ardından, gözlerinde son derece samimi bir ifadeyle Icchi’ye baktı. “Seni seviyorum...” diye fısıldadı kendini kaybetmişçesine. Ardından dudaklarını onun dudaklarına gömdü.

Gündüz vakti, herkesin gözü önünde öpüşmelerini izlerken nefesimi tuttum. Başımı çevirip Nisshi’ye bakmaya bile cesaret edemedim.

“Bunu öteden beri yapmak istiyordum,” dedi Tanikita-san, yüzünü Icchi’den ayırdıktan sonra. Onu süzmeye devam etti; yüzündeki ifade hem acı dolu hem de esriklik içindeydi.

Icchi de yüzü al al olmuş halde ona baktı. Bakışları hülyalı, bir o kadar da şaşkındı.

“D-Durun bir dakika, Tanikita-san! Bu kadarı yeter!” diye araya girdim.

“Kestik! Hadi evinize gidin artık!” diye ekledi Nisshi.

Bıraksak sokak ortasında işi pişirecekler gibi görünüyordu. Bu yüzden ikimiz de ileri atılıp Tanikita-san’ı Icchi’nin üzerinden çekip aldık.

Bu arada Chamotaro-san ile erkek arkadaşı bir ara kaybolup gitmişti. Haklılardı tabii, durmanın alemi yoktu.

“Eee, yani şimdi siz çıkmaya başladınız, değil mi?” diye sordu Nisshi, öylesine bir edayla.

Icchi ayağa kalkmıştı. İnsanların geçişini engellememek için caddenin kenarındaki ağaçların altına çekilmiştik. Sonunda milletin meraklı bakışlarından kurtulmak rahatlatıcıydı.

Icchi ile Tanikita-san, birbirlerinin duygularını tartmak istercesine sessizce bakışıyorlardı. Şu hallerine bakılırsa Nisshi’nin sorusunun cevabı belliydi. Bunu düşünerek Icchi’nin sol elini, Tanikita-san’ın da sağ elini tutup birleştirdim.

“Alın bakalım. İşte bu kadar,” dedim.

Şimdi el ele tutuşan ikili, önce birbirlerine kaçamak bir bakış attı, ardından gözlerini kaçırdı. Büyülenmiş gibiydiler. Aılları hâlâ o ilk öpücükte kalmış olmalıydı.

“Konuşacak çok şeyiniz vardır, biz sizi yalnız bırakalım,” diyen Nisshi, yola koyulmaları için ikisini de sırtlarından hafifçe itekledi.

Kaldırımda, elleri birbirine kenetlenmiş halde yürümeye başladılar.

“Vay be, Icchi’nin bile sevgilisi oldu ya...” dedi Nisshi, pek memnun kalmamış bir ses tonuyla. Kalabalığın arasında gözden kaybolmalarını izliyordu.

“Öyle...”

“Kahretsin... Tam bir saçmalıktı.”

Böyle söylese de yüzündeki ifadeden rahatladığı anlaşılıyordu.

El ele tutuşarak uzaklaşan ikilinin arkasından son kez bakıp, “Umarım hep mutlu olursunuz,” diye fısıldadım.

Akari: Bugün için teşekkürler Kashima-kun!

Akari: Merak etme, bütün "zengin amcaları" engelledim bile!

Akari: Şu an o kadar mutluyum ki!

O akşam LINE’dan Tanikita-san’ın gönderdiği mesajları gördüğümde...

“İşte benim tanıdığım Tanikita-san.”

İyi olduğunu görmek ister istemez yüzümde hafif, buruk bir tebessüm yarattı.

Ertesi gün öğleden sonra geç saatlerde Sekiya-san’ı yolcu etmeye gittim. Cumartesi olduğu için normalde bu saatte özel dersim olurdu ama şansıma öğrencim dersi başka bir güne ertelemek istemişti.

Olaylar birdenbire geliştiği ve yoğun bir tatil sezonuna denk geldiği için Sekiya-san uygun saate uçak bileti bulamamıştı. O da çareyi hızlı trene binmekte bulmuştu.

Omiya İstasyonu’nda buluştuk.

“Selam. Buralara kadar yorduğum için kusura bakma,” dedi.

Yamana-san da yanındaydı. Tıpkı dün olduğu gibi bugün de bütün günü birlikte geçirmiş olmalılardı.

Sekiya-san’ın yanında sadece mavi bir valiz ile küçük bir omuz çantası vardı. Sanki taşınmıyor da dört günlük bir tatile gidiyordu.

Yamana-san ise ağzını bıçak açmıyordu. Yüzündeki ifade sanki cenaze evindeymiş gibiydi.

Runa, en yakın arkadaşına endişeli gözlerle bakıyordu. “Nicole...”

Anlaşılan Yamana-san, Sekiya-san’ı yolcu ettikten sonra yalnız kalırsa kendine hâkim olamayacağından korktuğu için Runa’dan gelmesini rica etmişti. Bu durumda benim de gelmem kaçınılmaz olmuştu.

“Perona geçelim artık,” dedi Sekiya-san.

“Olur...” diye karşılık verdi Yamana-san.

Bugün ikisi de çok az konuşuyordu. Ayrılık vakti bu kadar yakınken ne diyeceklerini bilemiyor olmalılardı.

Sekiya-san’ın treni saat altıya doğru kalkacaktı. Hakodate’ye gidecek, geceyi orada ucuz bir otelde geçirecekti.

Bahar tatili kalabalığıyla dolup taşan istasyondan geçip hızlı tren peronuna vardık. Trenin duracağı çizgilerin önünde yolcular kuyruk oluşturmuştu. Sekiya-san ile Yamana-san da kuyruğun sonuna geçti.

Tepemizdeki tabelada trenin kalkış saati görünüyordu ve zaman acımasızca ilerliyordu.

Yamana-san eliyle ağzını kapatıp hıçkırmaya başladı.

“Nicole...” Sekiya-san onu omuzlarından tutup kendine çekti. Kendi yüzünde de derin bir acı okunuyordu.

Runa’yı yanıma çağırıp ikisinden biraz uzaklaştım.

Sekiya-san ile Yamana-san birbirlerine sokulup alçak sesle bir şeyler konuştular. Yamana-san ara sıra hıçkırıyor, yanaklarından süzülen gözyaşlarını durduramıyordu.

Amanosla trenin yaklaştığı bildirildi. Trenin o uzun, sivri burnu fren yaparak perona girdi; Sekiya-san’ı götürecek tren gelmişti.

“Sekiya-san...” diye mırıldandım.

Binerken veda etmek için kapının yanına doğru yaklaştık.

“Kendine iyi bak,” diye ekledim.

“Sağ ol. Yaz tatilinde görüşürüz,” dedi. Havadaki o kasvetli havayı dağıtmak ister gibi elini genişçe salladı.

O anda Yamana-san tamamen kendini kaybetti, ağlama krizine girerek olduğu yere çöktü. “Dayanamıyorum...” dedi. “Yaz çok uzak... Daha bahar bile gelmedi doğru dürüst...”

“Nicole.” Sekiya-san onun kolundan tutup ayağa kaldırdı.

Perondaki herkes trene binmişti bile. Sekiya-san valizini vagonun içine attı, ardından iki eliyle Yamana-san’ı omuzlarından tuttu.

“Yamana,” dedi alçak bir sesle. Eğilip yüzünü onun ağlamaktan dağılmış, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne hizaladı. “Benimle gel... Senden ayrı kalmak istemiyorum.”

Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. O her zamanki sakin, umursamaz halinden eser yoktu; yerini acı dolu, yalvaran bir bakış almıştı.

Yamana-san büyük bir aydınlanma yaşamış gibi gözlerini açtı.

“Ah...” Ağzı açıldı ama başka tek bir kelime bile çıkmadı. Dudakları çaresizce titriyordu.

Tam o sırada, peronda acımasız bir yükseklikle çalmaya başlayan kalkış zili çınladı.

“Senpai...” Yamana-san’ın gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “Ben...”

Sonra, sanki nefes almakta zorlanan biri gibi... Dalgaların insafına kalmış, boğulmak üzere olan birinin bir anlığına suyun üzerine çıkıp yardım çığlığı atması gibi bir sesle konuştu...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.