Firardan nasıl haberdar olduğu şimdi anlaşılmıştı. Sorularıyla onu köşeye sıkıştırmasına engel olmuş, dikkatini dağıtmıştı; eğer Chronos’un kaçışı onun planının bir parçasıysa...
Hayır, dur.
Bu doğru olamazdı.
Söz vermişti. Yalanlardan nefret ettiğini söylemişti. Ona güvenmeliydi.
Peki, o halde neden bu telefon hâlâ elimde?
Onuncu çalışta kapılar açıldı. Dışarı atladı...
“Alo?”
Telefondan bir kız sesi yankılandı. Tepeden gelen sert bir hava akımı gözlerini kısmasına neden oldu. Korkuluklar zangır zangır titriyordu.
“Hayırdır? Bu saatte araman pek âdetin değildir.”
“……Biz…”
“Efendim?” diye sordu ses. “Rüzgârdan duyamıyorum. Başka bir yere geçsen? Sesin çok—”
“Chronos’un cesedini bulduk.”
Rüzgâr bir anda kesildi.
Korkulukların tıkırtısı dindi.
“Tüyler ürpertici bir manzara, değil mi?” Hattaki ses son derece sakindi.
Bu tavrı nasıl takınabildiğini anlayamıyordu. Neden her zamanki gibi zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışmıyordu? En azından deneseydi ya! Sorumluluğu olmadığına dair ufacık bir imada bulunsa, Rogue ona inanmaya hazırdı.
“………Sen mi yaptın?”
Tüm dikkatiyle karşıdan gelecek sese odaklandı.
Telefondan çıt çıkmıyordu. Duyabildiği tek şey, kendi kalbinin güm güm atışıydı.
“Neden? Neden…?”
Yer ayağının altından kayıyor gibiydi.
“Günah işlemeyeceğine dair söz vermiştin! Neden hemen ardından dönüp de…? Neden?”
Cevap ver bana!
Ancak hiçbir cevap gelmedi.
Kulağına sımsıkı bastırdığı o nesne, sanki bir anda değersiz bir metal yığınına dönüşmüştü. Ya da belki de sadece öyle olmasını temenni ediyordu. Keşke telefonu hiç açmasaydı. Bu cenderenin içinde kalmaktansa telefonunu paramparça etmeyi yeğlerdi.
Kadın telefonu kapatmamıştı.
Bu yüzden Rogue da kapatamıyordu. Kadının her an kahkahalarla gülmeye başlayıp her şeyin iğrenç bir şakadan ibaret olduğunu söyleme ihtimali olduğu sürece… Gerçekten böyle bir ihtimal var mıydı? Yoksa bu sadece kendi hüsnükuruntusu, bu cadıdan duymayı arzuladığı bir yalan mıydı?
Lütfen.
Tam o sırada beyaz bir figür gözüne çarptı.
Yandaki binanın çatısındaydı.
Parmaklıkların yanında, telefon kulağında; arkadan bağlanmış beyaz saçları rüzgârda dalgalanıyordu.
Ne zamandır oradaydı?
Rogue’un ağzı bir karış açık kaldı. Kadının dudakları, telefondan gelen sesle eşzamanlı olarak hareket ediyordu.
“Rogue, şunu söyleyeyim…”
“…Bu seni hiç ilgilendirmiyor.”
Dişlerini o kadar sert sıktı ki çene kasları dışarı fırladı.
“………”
Bunu kabullenemezdi. Asla hazmedemezdi.
“Yapmadığını kanıtla!” diye feryat etti Rogue. “Miseria!”
“Başını öte yana çevirebilirdin.”
Bu sözlerin ardından kız topuklarının üzerinde döndü ve kapılara doğru yürümeye başladı. Rogue onun binanın içinde kayboluşunu izledi; derken hat kesildi.
Telefonu tutan eli boşluğa düştü, cansızca yanına sarktı.
Onun asansöre binişini görebiliyordu. Arkasından koşabilirdi ama zamanında yetişebileceğine kendini bir türlü inandıramadı. Kadın muhtemelen peşinden geleceğini de hesaplamıştı. Rogue giriş katına varana dek o çoktan izini kaybettirmiş olurdu.
Yine de denemek zorundaydı.
Asansöre binip aşağı indi.
Kilise arazisinden çıkıp kavşağa ulaştığında, kalabalığın arasına karışmış beyaz saçları gördü.
“…Miseria!”
Yoldan geçen birkaç kişi ona bakmak için duraksadı ama kız çoktan kalabalığın içinde yitip gitmişti.
“Büyük İki Hane’den elçiler gelene kadar beklemede kalacaksın. Ceset onlara teslim edilene kadar olay yerinden ayrılma. Kendimi açıkça ifade edebildim mi?”
Velladonna’nın o her zamanki şerbetli sesinden eser yoktu.
Anlaşılan onun tarafında da işler fena karışmıştı.
“…Bir soru sorabilir miyim, Şef?”
“Evet?”
“Bu, davanın kapandığı anlamına mı geliyor?” diye sordu.
Hattın diğer ucundan bir iç çekiş sesi duyuldu.
“Öyle. Chronos’un işlediği suçlarla ilgili soruşturma yeniden açılmayacak, hatta otopsi yapacaklarından bile şüpheliyim.”
“Peki buna neden izin veriliyor?”
“Rogue, soylu sınıfı her şeyin başında olmak ister ama sahne ışıklarından nefret ederler. İtibarlarına tek bir leke bile sürülsün istemezler.”
“Ve Chronos bir leke miydi?”
“Görünüşe bakılırsa öyle. Bu işe karışan herkesi ince eleyip sık dokuyacaklar, haberleri kontrol altında tutacaklar. Gerçi, belki bu seni etkilemez.”
Bu imalı bir cümle gibi gelmişti kulağa.
“……Yani?”
“Büyük İki Hane sana Chronos’u canlı getirmen için emir vermişti. Bu da demek oluyor ki, başarısız olduğun için cezalandırılma ihtimalin çok yüksek. En iyi ihtimalle bir ay veya daha fazla uzaklaştırma alırsın. Ama çok daha ağır bir bedel de olabilir.”
“……Bahane üretmiyorum ama bu işi tamamen yanlış yönetiyorlar.”
“Elimden geldiğince arkanda durmaya çalışacağım. En azından kovulmanı engellerim.”
“……Teşekkürler.”
Bu kelimeyi ağzından zorlukla çıkarabilmişti.
“Elçi bir saate kadar orada olur. O zaman gerekeni yaparsın.”
“Anlaşıldı, Şef.”
Telefonu kapattı ve onu yere fırlatıp kırma dürtüsüyle savaştı. Kendine güç bela hakim olarak bir an nefeslenmeye çalıştı. Sonra cadıları çağırıp birinci katta beklemesini söyledi.
“Dedektif, iyi misiniz?” dedi Catherine gelir gelmez.
“……Tabii.”
Humafu esnedi. “O kadın tam bir bela. Yine mi saçma sapan bir iş kitledi sana?”
“……Bu sefer değil. Siz biraz geride durun en iyisi,” diye ekledi Rogue.
Lüks bir arabanın yanaştığını görmüştü. Tam önlerinde durdu ve içinden dört adamla birlikte zırhlı bir şövalye ve takım elbiseli bir kadın indi.
Auroch isimli kadın, yanındakilerle birlikte Rogue’un yanına geldi.
“Chronos Drakenia nerede?”
“Aşağıdaki kemik mahzeninde. Diğer cesetlerin yanında.”
Dört adam ellerinde siyah ceset torbalarıyla çan kulesine girdiler.
“Cesedine ne olacak?” diye sordu Rogue.
“Bunu açıklama yetkim yok,” dedi Auroch, yüzünde o iğreti alaycı gülümsemesiyle.
“Aşağıda on beş ceset daha var. Büyüyle birleşmiş haldeler. Ya onlar?”
“Hmm, bu konuda hiçbir şey duymadım. Sanırım Üçüncü Bölge’ye teslim edilecekler.”
“O hallerine rağmen mi?”
“Kimse aradaki farkı anlayamaz. Dedektif Rogue, ceza alacağınızı duydum?”
“……Aldıysam ne olmuş?”
“Öyle kinle bakmayın. Ben de ceza alacağım. Aynı gemideyiz, sadece bunu söylemek istedim.”
“……”
Dört adam dolu ceset torbalarıyla dışarı çıkana kadar sessizce beklediler. Arabanın bagajını açıp torbaları sanki çöp fırlatırmış gibi içeri attılar.
“Ve işte bu kadar. Birlikte geçirdiğimiz vakit kısaydı ama veda vakti geldi. Eğer o cadıya rastlarsanız, benden selam söyleyin.”
Bu sözlerle birlikte Auroch bir palyaço gibi eğilerek selam verdi. Şövalye sadece heybetli bir gölge gibi duruyordu. Ve Kelle Avcıları arabalarına binip uzaklaştılar.
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Rogue, uzaklaştırma cezasının detaylarını öğrendi.
Bunu bu kadar ağırına gideceğini hiç tahmin etmemişti.
“……Lanet olsun.”
O gün kaçıncı kez olduğunu bilmediği bir hırsla elleri yatak çarşaflarını sıktı.
Cadıyla olan o son konuşması kafasında dönüp duruyordu.
Bana yalan söylediği için mi ona kızgındım? Hayır, mesele bu değil. Sadece bana gerçeği söylemesini istemiştim. Gerçek duymak istediğim şey olmasa bile, bana güvenmesini, sırrını açmasını beklerdim.
Ve onun gözünde buna layık görülmemek canını yakmıştı.
Bunu biliyordu.
O bir cadıydı, kendisi ise bir insan; aradaki o uçurum asla aşılamazdı. Ama Rogue yine de...
Komodinin üzerindeki zarfı alıp içindekileri bir kez daha okudu. Kaç kez okursa okusun, hâlâ “üç ay uzaklaştırma” yazıyordu. Velladonna hafif bir ceza almamı mı sağladı, yoksa tam tersi mi? Artık hiç fark etmez. Bu uzaklaştırma benim sorunum, sadece benim. O yokken üç ay içinde birçok mesele o hiç ruhu bile duymadan hallolup gidecekti.
Tam o sırada kapı zili çaldı. İlk seferde duymazdan geldi. Ama zil çalmaya devam etti. Vücudu kurşun gibi ağırlaşmıştı ama kendini zorlayarak kalktı, kapıya yönelip açtı.
Karşısında bir rahibe duruyordu.
“……Ne var?” diye homurdandı Rogue.
Rahibe ona şöyle bir baktı, gözleri fal taşı gibi açıldı ama şaşkınlığını hemen gizledi.
“Dedektif, içeri girebilir miyim?”
“……Gel bari.”
Rahibeyi içeri buyur etti, kahve sehpasına doğru geçtiler. Eliyle koltuğu işaret etti.
“Uzaklaştırma aldığımı biliyorsun, değil mi? Seni buraya getiren ne?”
“Sadece senin için endişelendim.”
Bu söz Rogue’un nefesini kesti.
“……Sadece üç ay. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Önemli bir şey değil.”
“Pek öyle görünmüyor ama.”
“……”
Rogue sessizliğe gömüldü.
“Dedektif,” diye ekledi kadın, “bana tüm hikâyeyi anlatır mısın? Belki yardım edebilirim.”
Neden?
Kalbinde bir sızı hissetti.
Cadılar kötüydü. Bunu bir gerçek olarak biliyordu. Karşısındaki kız onu zaten bir kez sırtından bıçaklamıştı. Ve yine de neden hepsi benim için endişeleniyor? Neden cadılar üzerlerine düşeni yapıp insanlara dünkü çöp gibi davranamıyorlar?
Altıncı Bölge’ye tayin olmadan önce her şey çok basitti. Cadılar korkunun simgesiydi. Onlardan nefret etmek, onları hor görmek kolaydı.
Neden işler bu kadar basit olamıyordu?
Düşündükçe onları daha az anlıyordu.
Başını öne eğerek kısıklı bir sesle, “Beni yalnız bırak. Yapamam—” dedi.
“Dedektif, şuna bak.”
“Buna mı?”
Bunun üzerine başını kaldırdı. Rahibe kıyafeti içindeki kız parmağıyla boğazını işaret ediyordu.
Tasmasını.
“Hâlâ buradayım çünkü beni sen kurtardın. Bunu şimdiden unuttun mu?”
Bu onu hazırlıksız yakalamıştı. Kadının bunu gündeme getirmesini hiç beklemiyordu.
Kızın kaşları her zamankinden biraz daha yukarı kalkmıştı.
“O sözlerini dün gibi hatırlıyorum. ‘Yaşayacak ve tövbe edeceksin.’ ‘Bundan öyle kolay kurtulacağını sanma.’ Bunlar senin sözlerindi.”
“Şey, ben sadece—”
“O adam nereye gitti?” diye sordu rahibe, masanın üzerinden ona doğru eğilerek. “Hiç kendin gibi davranmıyorsun.”
Odaya bir sessizlik çöktü.
Nihayet Rogue fısıldadı: “Sen ne yapardın?”
“Eğer?”
“……Eğer elinden hiçbir şeyin gelmediği bir problemin olsaydı?”
Gözleri masadaydı. Kızın yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu.
Kumaş hışırtısı duyuldu.
“Başkasının halletmesine izin verirdim,” dedi kız.
“……Lafı hiç dolandırmıyorsun.”
“Eee, madem kendin yapamıyorsun, o zaman başka birini işin içine çekmekten başka çaren kalmıyor demektir. Ben her zaman böyle yaparım.”
Başını kaldırdığında kadının gülümsediğini gördü.
“Karşında bir Azize duruyor. Bırak sana yardım edeyim.”
Gülse mi yoksa korkudan titrese mi bilemedi.
Ama söyledikleri tamamen doğruydu. Azize gerçekten de insanlara yardım etmek istiyordu. Her ne kadar bunun kökeninde çok daha çarpık bir dürtü yatıyor olsa da.
Ve bu, Rogue’un dilindeki kilitleri çözdü.
“……Şu anılar sokağında biraz gezinmeye ne dersin?”
“Elbette, zevkle.”
Ellerini zarifçe birleştirdi.
Çocukken şerif olmak isterdim, dedi Rogue. Babam da şerifti ve ona hayranlık duyardım. Uçsuz bucaksız çayırlar ve atlardan başka bir şeyin olmadığı küçük bir kasabaydı ama o zamanın şartları malum, başımızdan bela eksik olmazdı. Sadece büyü falan da değil, bildiğin sıradan kavgalar dövüşler işte. Mesele ne kadar büyük olursa olsun, babam araya girer ve her şeyi çözerdi. Adamın öyle bir çenesi vardı ki eşeği bile dinden imandan çıkarırdı. Üstelik bunun yanında, çoğu sorunu da yumruklarıyla halletmesini bilirdi. Dünyada ondan daha fazla saygı duyduğum kimse yoktu. Sonra o cadı geldi. Herkes gibi görünüyordu. Tıpkı bir insan gibi.
Aradan geçen bunca yıla rağmen, o ürpertinin sırtından aşağı süzüldüğünü hala hissediyordu.
Buraları gezdirecek birini sordu. Ben de gönüllü oldum. Acele etmeden, tadını çıkara çıkara gezdirdim. Saldırmaya başlayana kadar da iyi bir şey yaptığımı sanıyordum. Tam bir budalaydım. Ama babam... O haldeyken bile beni korudu. Uzuvları havada uçuşuyordu ama yine de kadının peşini bırakmadı. Korumanın ve hizmet etmenin bir şerifin görevi olduğunu söylerdi. Bana tek bir kelime bile sitem etmedi.
Rahibe sadece sessizlik içinde dinliyordu.
Gözümü bir açtım, kimse kalmamıştı. Ne annem ne babam ne de bir başkası. Artık insan değillerdi. Başka bir şeye dönüşmüşlerdi. Bunu hak edecek ne yapmışlardı? Neden bunlar yaşanıyordu? Sadece o kadının neden onların peşine düştüğünü bilmek istiyordum.
Ellerini sımsıkı yumruk yapmıştı.
İşte bu yüzden dedektif oldum.
Kız, yani Catherine, Öyleyse burada çakılıp kalamazsın, dedi.
Buralara kadar gelmene sebep olduğum için... üzgünüm.
Bunu tüm samimiyetiyle söylemişti.
Catherine’in yüzündeki gülümseme yumuşadı.
Bunu dert etme. Ne de olsa ben senin ortağınım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.