“...Ne demek istiyorsun, neler oluyor?”
Crechill başını kaldırdığında yüzündeki ifade çökmüş, gerginlikten kaskatı kesilmişti. Hangimiz mülakata giriyoruz diye merak etmeden duramadım.
“Aslında ne yapmak istiyorsun? Bize dürüstçe söyle.”
“……”
“Eğer gerçekten onu bir düelloda yenmek isteseydin, üçüncü kez öğretmenlik yapmaları için hiç tanımadığın yabancı büyücülere başvurmazdın, değil mi? Senin yerinde olsam, beni ünlü bir büyücüye ya da gerçek bir öğretmene yönlendirecek birini bulurdum.”
Crechill sessizdi.
Hayrola? Sorun ne olabilirdi ki?
“...Tuhaf bir şey söylesem olur mu?”
“Tabii, anlat bakalım.”
Ablam onay verdi.
Ardından Crechill, neredeyse bir itiraf sayılabilecek o hikayeyi uzun uzun anlatmaya başladı.
“Dürüst olmak gerekirse, son zamanlarda ben de ne yapmam gerektiğini merak ediyordum...”
Anlattığına göre her şey en başta sadece gelip geçici bir hevesti.
Nadona okulun bir numarasıydı. Crechill’in de notları iyiydi; sınav sıralamaları onu her zaman rakibine çok yakın bir yere koyuyordu. Doğal olarak, diğer kızın dikkatini çekmesi gerekiyordu.
Ancak onunla doğrudan konuşacak cesareti yoktu.
Sonuç olarak, aklına nasıl bir numara gelmişti?
Görünüşe göre şöyle bir numara:
“Heh-heh-heh... Sen sınıftaki en iyi öğrenci Nadona’sın, değil mi? Benimle bir savaşa tutuş.”
……
Bu yönteme sığınmıştı. Nedenini merak etmeden edemedim. Gerçi sorumun cevabı belliydi; çünkü o, kendini dahi ilan etmiş, haliyle de tuhaf biriydi!
“Nihayetinde, aynı sebeple onu kırk kereden fazla düelloya çağırdım...”
Sonra, birbirleriyle savaşmaya devam ettikçe Crechill kendi duygularının farkına varmıştı.
“Maçlarımızdan birini kazanırsam artık düello yapamayacağımız gerçeğini ne zaman düşünsem, bir türlü galip gelemedim. Geçen sefer ona meydan okuduğumda, sonunda hiçbir şey yapamadım ve sadece kaçtım. Nasıl desem bilmiyorum. Bu noktada tek istediğim Nadona ile iyi arkadaş olmak. Ama ondan kaçtığımdan beri, şimdi karşısına geçip masum bir ifadeyle konuşmak garip geliyor ve şimdi ne yapacağımı bilemiyorum. Ayrıca, başkasının talimatlarını izlersem bir şeyler yapabileceğimi düşünerek kendimi kandırdığım da ortada. Şimdilik herhangi bir şey yeterli. Sadece biraz tavsiye istedim.”
“Öyle görünüyor.”
Ablam hemen ona hak verdi.
Muhtemelen Crechill’in söylediklerinin yarısını bile dinlememişti. Yüzünde tam olarak böyle bir ifade vardı.
Crechill’in duygularını dışarıya pek yansıtmadığı bir gerçekti. Ya da belki de bu kadar uzun süredir sakladığı hisleri sonunda dışarı vurarak rahatlamak istiyordu. Ağzından dökülen kelimeler, bir baraj patlamışçasına boşalıyordu.
Ancak biz, ondan fışkıran bu duygu seline tam olarak hazırlıklı değildik.
Onun duygularıyla başa çıkabilecek biri varsa, o da şüphesiz şimdiye kadar bitmek bilmeyen savaş davetlerini kabul eden Nadona’ydı.
Yine de, tam da bu mükemmel anın ortasında ortaya çıkmasını bekleyemezdik herhalde.
— Crechill?
Odasının kapısı tık diye açıldı.
Arkamı döndüğümde orada Crechill ile hemen hemen aynı yaşlarda bir kız gördüm.
“...! Na-Nadona?”
Görünüşe göre gelen kişi Nadona’ydı.
Neden şimdi buradaydı?
“Tüm konuşmanızı dinliyordum...”
“Ha? Kapı mı dinliyordun?”
“Evet, kulağımı kapıya dayamıştım.”
“Dur bir dakika, senin burada ne işin var?”
“Dün her şeyi öylece bırakıp gittiğimiz için seninle tekrar konuşmak istedim, bu yüzden geldim. Sakıncası var mı?”
“Sakıncası yok ama...”
Anlıyorum, demek bu kız da biraz tuhaf?
Nadona odaya girdi ve Crechill’e yöneldi. “Ben de seninle aynı şekilde hissediyorum.”
Sadece tahmin yürütüyorum ama bu kız muhtemelen beni ve ablamı görmüyordu bile.
“Senden kaçtım... Artık seninle yüz yüze gelmeye layık değilim...”
Vay be, bir anda amma havalı cümleler kurmaya başladı.
“Yok, sorun değil. Seninle ilgili bir şeylerin biraz tuhaf olduğunu bir süredir biliyordum zaten.”
“O ne demek?”
“Yani, kırk kereden fazla savaştık. Nasıl bilmem?” Nadona kıkırdayarak Crechill’e yaklaştı. “Ama bir daha benden kaçma, tamam mı?” Konuşurken, sanki kaçış yolunu kapatmak istercesine Crechill’in önünde durdu.
Ablam ve ben ise odanın kapısına doğru itilmek zorunda kalmıştık.
“Nadona...”
“Crechill...”
Bu inanılmaz derecede vıcık vıcık tatlı atmosferde orada kalmak bizim için bir şekilde zordu. Zaten kimse onların o küçük dünyasına giremeyecek gibi görünüyordu.
“Abla, burada tam olarak ne yaşanıyor?”
“Pek bilmiyorum.”
İkimiz de durum karşısında şaşkına dönmüştük. Gitmek istiyorduk.
“Ah... Ne kadar harika, Crechill...”
Her şeyin ortasında, aniden yetişkin bir kadın belirdi; bizimle kapı arasında duruyordu.
“Abla, bu kim?”
“Pek bilmiyorum.”
“Ben Crechill’in annesiyim.”
Annesi, demek?
Crechill’in annesi, birbirlerine sevgiyle bakan iki kıza bakarken gözyaşlarına boğuluyordu.
“Gerçekten senin adına çok mutluyum Crechill... Uzun süredir arkadaş edinemedin diye senin için endişeleniyordum ama bir anda üç tane arkadaşın oldu... Anneciğin çok sevindi...!” dedi annesi.
Üç mü? O nasıl oluyor?
Nadona var, bir de herhalde ablamla beni de o hesaba katıyor?
...Durumun olduğundan daha fazla karışmasına izin vermekten kaçınmak istiyorum.
“Şey, hanımefendi?”
“Kız kardeşim ve ben buraya sadece bir mülakat için geldik. Aslında arkadaş değiliz—”
“Eeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee...”
“Bir daha düşündüm de, biz onun arkadaşıyız.”
“Aynen öyle, süper kankalarız!”
Ve böylece ablamla ben kendimizi bu tuhaf durumun içinde buluverdik. Crechill’e eğitim veren o iki büyücü, onun gerçek duygularını biraz daha erken bir aşamada fark etselerdi, muhtemelen bunlar hiç yaşanmazdı.
Gerçi, iki kız arasındaki arkadaşlığın bu kadar pekişmesinin onların bu ihmali sayesinde olduğu da iddia edilebilir.
“Crechill...”
“Nadona...”
Ama vay canına, burası gerçekten çok bayat bir atmosfer...
Mide fesadı geçirmeme yetecek kadar—
“...Ah!”
Tam o an, kafamda bir şimşek çaktı.
Odadaki bu hava varken, herhalde her şeyi söyleyebilirim—?
Hızla dönüp doğrudan ablama baktım.
Dedim ki—
“Amnesia, tuhaf bir şey söyleyebilir miyim?”
Sorduğumda bana kocaman bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Hm. Hayır.”
O şehri ikinci ziyaretim, ilk yolculuğumdan yaklaşık bir ay sonraydı.
Aklımda özel bir amaç olmadan, her zaman yaptığım gibi boş boş alışveriş yaparak, bir kafeye uğrayarak, meydandaki bir bankta kitap okuyarak ve benzeri işlerle vakit öldürüp şehri tekrar gezdim.
Zamanını özgürce kullanabilmek gerçekten güzel.
Her zaman vaktimizi keyfimizce harcayabilmenin biz gezginlerin özel ayrıcalığı olduğu söylenebilir.
Ancak, madalyonun diğer yüzünde, cüzdanımızla ilgili endişe her an tepemizde sallanır durur.
“...Özgürlük budur.”
Dikkatle dinlediğimde şehrin keşmekeşini duyabiliyordum.
Cadde boyunca iş yapan insanlar. Meydandaki kuşlara yem verenler. Gelip geçenlere müzik çalanlar. Ve tıpkı benim gibi boş vaktinin tadını çıkaranlar.
Düşününce, üç gün boyunca öğretmenlik rolünü üstlendikten... ya da en azından öyleymiş gibi yaptıktan sonra... acaba o kıza tam olarak ne oldu?
“Bu kadar hızlı okuyamayacağım bir kitap bulacağımı hiç beklemezdim...”
“Sana söylememiş miydim? Bu kitap gerçekten ilginç. Okurken uykun gelmez.”
Tamamen sıradan iki kız önümden geçip gitti. Herhangi bir hafta sonu şehirde görebileceğiniz türden, tamamen sıradan kızlar.
Aralarından koyu mavi saçlı olanı aniden arkasına bakıp bana hafifçe el salladı. Yüzündeki gülümseme tamamen sıradan bir kıza aitti.
Düellolar gibi şeylere kayıtsız, dahi olarak tanımlamakta zorlanacağınız, sadece tamamen normal bir kız.
Ona hafifçe el sallayarak karşılık verdim.
Böylesine güzel bir günde, yabancı birinin savaşının sonuçlarını aşırı merak etmek herhalde biraz—
“Düşüncesizlik olurdu, değil mi?”
Bu yüzden aylaklığıma geri döndüm.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.