“Aa, bir gezgin gelmiş. Hu-hu! Keyfine bak, tadını çıkar olur mu?”
Açık bırakılmış kapının hemen yanında dikilen bir yerli, sanki eski bir dostunu karşılıyormuşçasına rahat bir tavırla cadıyı şehre buyur etti.
Söz konusu cadının o gün ziyaret ettiği yer, Kokteyl Ülkesi gibi tuhaf bir isimle anılan bir diyardı.
Duyduğuna göre buranın kesin bir ismi yoktu; yolu buraya düşen gezginler, gördükleri belirgin özelliklere göre kendilerince isimler takıyorlardı.
İsim kişiden kişiye değişiyordu. Biri buraya Mermer Ülkesi derken, bir başkası Yamalı Bohça Diyarı diyebiliyordu.
Sabit bir isminin bile olmaması, buranın ne kadar nev-i şahsına münhasır bir yer olduğunu kanıtlıyordu. Kaç kişinin yaşadığını bilen yoktu. Kapladığı bölge miktarının sınırı bile belirsizdi. Dünyanın dört bir yanından gelen sakinleri, canları nasıl isterse öyle yaşıyorlardı.
Öyle ki, burası bir şehirden ziyade insanların kafasına göre takıldığı bir yerleşim alanıydı denebilirdi.
Özetle, epey karmaşık bir yerdi.
Cadıyı süpürgesine atlayıp buraya uçmaya iten olay, üç gün önce yaşanmıştı.
Başka bir şehrin alışveriş bölgesinde öylece yürüyordu.
“Hey, Küçük Cadı! Şöyle bir yarı zamanlı iş ilgini çeker mi?” Arkasından bir ses yükseldi. “Sana ballı bir teklifim var. Ne dersin tatlı cadım?”
Tatlı cadı mı?
Acaba kimden bahsediyor?
Ah, doğru ya...
“Beni mi kastettiniz?”
Başını aniden çeviren kız; kül grisi saçları, lapis mavisi gözleri olan bir cadıydı. Üzerinde siyah bir cübbe ve sivri bir şapka, göğsünde ise yıldız şeklinde bir broş vardı. Dünyalar tatlısı bu cadı da kim olabilirdi?
Müsaadenizle kendimi tekrar edeyim.
Evet, ta kendisiyim.
“Az önce şehre girdiğini gördüm. Gezgin bir cadısın, değil mi? Öyleyse tam sana göre bir işim var. Bir denemek ister misin?”
“Hı? İyi bir iş demek?”
Bu son derece şüpheli teklif karşısında şüpheyle kaşlarımı çattım ama anlatılanları dinleyince işin aslında şaşırtıcı derecede saygın bir teklif olduğu anlaşıldı.
Adamın dediğine göre, Kokteyl Ülkesi mi ne, öyle bir yere gidip kitap satın almamı istiyordu. Sadece orada satılan bazı eşyaları ele geçirmek için yanıp tutuştuklarını söylüyordu.
İçimden, madem bu kadar çok istiyorlar, neden gidip kendileri almıyorlar diye geçirmeden edemedim. Tabii başkasından rica ettiklerine göre, kendilerince geçerli sebepleri olmalıydı.
“Aslına bakarsan, orası gerçekten tehlikeli bir yer...”
Yani özetle tırsıyorum, o yüzden gitmek istemiyorum mu diyorsun?
Şoke olmuştum.
“Vay canına! Demek zayıf ve savunmasız bir kızı tehlikeli topraklara göndermeyi düşünüyorsunuz!”
“Sen bir cadısın, değil mi?”
“Aynı zamanda zayıf bir kızım.”
“Her neyse, hadi yola koyul. Elimizden gelse o yerin yanından bile geçmek istemeyiz.”
“Elimizden mi?” Merakla başımı yana eğdim.
Bir an sonra...
...etrafım, tüccarın iş arkadaşı olduğu anlaşılan bir grup adamla sarılıverdi.
“Oraya mı gidiyorsun? Madem gidiyorsun, giderken bana da birkaç kozmetik ürünü alsana!”
“Zahmet olmazsa bana da biraz kıyafet alır mısın?!”
“Ben silah istiyorum!”
“Ben de, ben de!”
Sanki birbirleriyle yarışıyorlarmış gibi adamlar ellerindeki paraları bana doğru uzattılar.
Burası nasıl bir yerdi acaba?
“Oha, riskli görünüyor.”
Anlaşılan burası, birçok tüccarın uzak durmayı tercih ettiği türden bir yerdi.
İşte böylece, tüccar grubundan aldığım yüklü miktarda parayı yanıma alıp süpürgemle o tehlikeli diyara doğru yola çıktım. Burası hakkında kullanılan o farklı isimleri de o zaman duymuştum.
Onlara, “Peki, nasıl bir yer ki orası?” diye sormuştum.
Ancak içlerinden tek bir kişi bile daha önce oraya gitmediği için cevapların hepsi aynıydı.
“Hmm...”
Sadece alçak sesle mırıldanmışlardı.
Sonuçta, zihnimde net bir resim canlanmasa da; kokteyl, yama ya da mermer gibi envaiçeşit ismi olan o yere doğru yola koyuldum.
Peki, pek çok farklı ismi olabilir ama...
“Biliyor musun, bizim şehrimizde her mahalle için ayrı bir grup vardır.”
...bir yer hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu, orada yaşayanlara sormaktır, değil mi?
Vardığım gibi ilk iş şu siparişleri aradan çıkarayım dedim ve tüccarların bana verdiği alışveriş listesini okuyarak kasabada dolanmaya başladım.
İlk durağım bir kitapçıydı.
“Bu arada, burası iflah olmaz okurların yaşadığı yerdir. Biz buraya Kitapkurdu Bloğu deriz.”
“Hadi ya.”
“Burada yaşayanlar; hobilerine ve zevklerine göre farklı mahallelerde otururlar. Eğer sıkı bir okursan Kitapkurdu Bloğu’nda yaşarsın. Kıyafet seviyorsan Moda Bloğu’ndasındır; kas tutkunları Kaslılar Bloğu’nda, güzel kokulara bayılanlar ise Parfüm Bloğu’nda ikamet eder.”
“Hmm...”
Anladım, yani ilgi alanlarınızın ortak olduğu insanlarla kümelenip yakın yerlerde yaşıyorsunuz.
Etrafıma bakınca, gerçekten de tüm bölge kitapçılarla dolu gibi görünüyordu; Kitapkurdu Bloğu denilen bir yerden bekleneceği üzere. Girdiğim dükkan oldukça şık bir görünüme sahipti. Daha çok felsefe kitapları satan türden bir yerdi.
“Kitapkurdu Bloğu içinde bile en seçkin dükkan bizimkidir. Konumumuz da şehir kapılarına en yakın olanıdır ve en önemlisi, çok harika kitaplarımız var, haksız mıyım?”
Tüccarların benden almamı istediği şeylerin çoğu, burada yaşayan insanlar tarafından üretilen şeylerdi. Alışveriş listemde burada yaşayan birinin yazdığı felsefe kitabının olması tamamen şansımdı.
Belirlenen sayıda kitabı alıp tezgaha yöneldim.
Bu arada...
“Burada yaşayanların yazdığı macera hikayelerinden de almak istiyorum ama onlar nerede?” diye sordum.
“Ah... Macera hikayeleri mi? Onlar Kitapkurdu Bloğu’nun en ücra köşesindedir.”
Ben bunu sorar sormaz, o en seçkin dükkanın tezgahtarının tavrı bir anda buz kesti. Acaba nahoş bir şey mi söylemiştim?
Kendimi huzursuz hissetsem de, listemdeki felsefe kitabının üzerini çizip sokakta ilerlemeye devam ettim.
Orada, rengarenk görünümlü bir dükkan buldum.
“Selam! Macera hikayesi arıyorsan doğru yerdesin. Ne bakmıştın?”
Dükkana girer girmez tezgahtar bana seslendi. Bulmam gereken çok şey vardı ve hepsini tek tek titizlikle aramak yorucu olacaktı, bu yüzden böyle bir ilgi beni memnun etti.
Listeyi doğrudan tezgahtara gösterdim.
Hemen, “Tamamdır! Bu daha yeni çıkan bir eser! Bir saniye bekle,” dedi ve dükkanın arka tarafına geçti. Çabucak geri döndü.
“Görüyorum ki felsefe kitapçısına çoktan uğramışsın?” dedi listemi geri uzatırken.
“Evet.” Başımı salladım.
“Ha-ha-ha-ha! Bahse girerim o tuhaf tezgahtar oradaydı, değil mi?” diye sordu gülümseyerek.
Tezgahtar, diğer dükkanın Kitapkurdu Bloğu’nun en ücra köşesine itilmiş olmasına acıdığını söyleyerek gülmeye devam etti.
“......”
Anladım, yani aynı bloktaki benzer dükkanlar bile illa iyi geçinecek diye bir kaide yoktu.
“A-ha-ha-ha! Şu kitapkurdu tayfası zaten oldum olası kimseyle geçinemez! Kendi aralarında bile huzuru sağlayamıyorlar.”
Bir sonraki durağım bir butikti.
Tüccarlar bu bölgede yaşayan tasarımcıların sattığı kıyafetlerden istiyorlardı, bu yüzden Moda Bloğu’nu ziyaret etme vaktim gelmişti. Genel olarak blok üzerinde görkemli bir atmosfer hakimdi.
Alışveriş listeme göre alışverişimi yaparken, bir tezgahtar hemen yanımda bitti ve tek taraflı bir sohbete başladı. Gerçi bu kısmın normal bir butikten pek farkı yoktu, değil mi?
“Daha geçen gün, aynı bloktan iki arkadaş kavga ediyorlardı! Görmeniz lazımdı, inanılır gibi değil. Hepsi o kadar asosyal ki, birinden hoşlanmadıklarında laflarını hiç sakınmıyorlar. Tam bir aptallar sürüsü.” Butik tezgahtarı dudak büktü.
Bir sonraki durağım, parfüm dükkanlarının sıralandığı Parfüm Bloğu’ydu.
Zarif bir havası ve mis gibi kokusu olan bir caddeydi.
Bu arada, Parfüm Bloğu, Moda Bloğu’nun hemen yanındaydı.
“Yine o aromatik yağlarını etrafa saçıyordun, değil mi?! Şuna bir son verir misin artık? O iğrenç koku benim mallarıma siniyor!”
“Ha? Ürünlerimin kokusunun senin mallarına sinmesine minnettar olman gerekmez mi?”
Dükkanın biri koku satıyordu, diğeri ise giyecek. Görünüşe göre yan yana durmaya pek uygun değillerdi ve dükkan sahipleri kapının önünde ağız dalaşına girmişlerdi.
Onların kavgasını izlerken, sadece orada satılan parfümlerden almak için başka bir dükkana girdim.
“Vay canına, amma kapışıyorlar!”
Dükkan sahibi, parfüm kutusunu bana uzatırken kapının önündeki durumu sanki kendisiyle hiç alakası yokmuş gibi izliyordu.
Dükkan sahipleri arasındaki tartışma gittikçe kızışıyordu. Birbirlerinin yakalarına yapışmışlardı; diğer dükkan sahipleri ve hatta müşteriler araya girip onları durdurmaya çalışacak kadar büyük bir yaygara kopmuştu.
“Tehlikeli görünüyor.”
Onları dalgın dalgın seyrettim.
Düşününce, bana buranın tehlikeli bir yer olduğu söylenmişti ama...
“Bu tarz kavgalar çok mu sık olur?” diye sordum.
“Hmm? Yok canım, hiç de değil.” Dükkan sahibi hemen başını sallayıp cevap verdi. “Bu gayet sıradan, hafif bir atışma.”
Gözlerimi tekrar kavga eden kadınlara çevirdim.
“Hadi oradan be! Kim takar senin o kıymetli butik havasını!”
“Kes sesini de yaklaşma bana! Parfümün leş gibi kokuyor!”
İki dükkan sahibi birbirine girdi. Etraftaki diğer esnaflar ise her ikisine de hem hakaretler yağdırıyor hem de tezahüratlarla gaz veriyorlardı.
Kalabalığın kavgayı ayırmak için araya gireceğini sanmıştım ama görünüşe göre diğer kadınlar oraya sadece kavgaya dahil olmak için gelmişti.
……
Bu halleri mi sakin kalıyordu yani?
Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu.
Hemen yanımdaki dükkan sahibi, iki blok arasındaki bir kan davasına dönüşmek üzere olan yumruk yumruğa kavgayı izlerken kendi kendine mırıldandı: "Bu korkunç. Etrafta böyle insanlar varken, herkes bizim bloktaki herkesin de böyle olduğunu düşünecek, değil mi?"
Ancak şehrin geri kalanını gezerken Moda Bloğu ile Parfüm Bloğu arasındaki o atışmayı (ve yumruklaşmayı) hatırladığımda, kavgalarının gerçekten de devede kulak kaldığını anlamaya başladım.
Diğer bloklardaki çatışmalar çok daha beterdi.
Mesela Ressamlar Bloğu’nda, iki ressam birbirlerine eserlerini gösterirken aralarında bir gerginlik baş gösterdi.
"Bu kompozisyonun benimkinin bir taklidi olduğunu söylemez miydin?"
"Hayır, hayır, asıl taklitçi sensin."
"Sen ne dedin?"
"Hmm? Kavga mı istiyorsun?"
İş orada bitebilirdi ama gürültüyü duyup koşan diğer ressamlar da fikirlerini beyan etmeye başladılar.
"Kimin kimi kopyaladığıyla ilgilenmiyorum ama şahsen ben bunu tercih ederim."
"Ah, hayır, ben bunu daha çok beğendim."
Böylece çekişme, resimlerin kalitesi üzerine bir tartışmaya evrildi. Sonuç olarak, asıl kavgayı başlatan ressamları merkezde öylece bırakıp topyekün bir meydan muharebesine giriştiler. Yetmezmiş gibi, farklı bloklardan insanlar da duruma burnunu sokmaya başladı.
"Hey! Sizin ahbaplar şurada dövüşüyor ve hepsi sizin suçunuz. Bunun sorumluluğunu nasıl almayı planlıyorsunuz?"
Adeta cehennemden bir sahne gibiydi.
Vay canına, ne kadar da korkutucu diye düşünerek, oraya alma amacıyla gittiğim tabloyu satın aldıktan sonra alelacele oradan kaçtım.
Ardından ziyaret ettiğim yer Silah Bloğu oldu.
"Şuradaki dükkanın sahibi bir sahtekar!"
Birileri bana, popüler bir silah dükkanının sahibinin başka yerden sipariş ettiği silahları kendi dövmesiymiş gibi yutturduğunun kanıtlandığını söyledi. Vay be, bu büyük bir sorun! Haliyle adalet açlığı çeken diğer dükkan sahipleri onu eleştiri yağmuruna tuttu.
Ancak dükkan sahibi kadın oldukça sevimliydi; bu yüzden diğer bazı silah dükkanı sahipleri kelimenin tam anlamıyla ona kalkan oldu ve silah dükkanları arasında kavga patlak verdi. Sonra, bu adamların davranışlarını iğrenç bulan diğer bloklardaki kadınlar onlara hakaretler yağdırdı, başka bloklardaki erkekler ise o kadınlarla bu sevimli kadını kıskandıkları için dalga geçtiler. Derken daha başka bloklardaki kadınlar da bu tartışmanın içine çekildi ve olay gerçekten feci bir hal aldı. Sanki tüm mahalle ateşe verilmiş gibi, tam bir felaketti.
"Bir kadın olarak siz ne düşünüyorsunuz, Hanımefendi Cadı?!" diye sordu silah dükkanındaki bir adam. Kendi haklılığından emin, öfke doluydu.
Eyvah, ben de bu işin içine sürükleneceğim.
"E-he-he, gerçekten bilmiyorum, e-he-he."
Sorunun anlamını bile kavrayamayan aptal bir kız taklidi yaparak oradan hızla uzaklaştım. Her türlü silahın havada uçuştuğu o tehlikeli bloktan kaçtıktan sonra, sonraki durağım Kaslılar Bloğu oldu.
O gün alışveriş yapacağım son yerdi.
"Anlıyorum. Kaslılar Bloğu'nda kesinlikle kendi orijinal kas içeceğimizi üretiyoruz. Sizin o tüccarların zevki de oldukça yerindeymiş."
Bilgi aldığım yer bir ağırlık kaldırma ihtisas dükkanıydı... En azından tabelada öyle yazıyordu.
Geniş dükkan, ağırlık kaldırma için özel aletlerle doluydu ve içerisi antrenman yapan terli erkekler ve kadınlarla kaynıyordu. İçeri girer girmez nemin ve sıcaklığın yüzde on arttığını hissetmemden, antrenman konusundaki heveslerini duyumsayabiliyordum.
Tezgahtara alışveriş listemi gösterdim, o da aradığım eşyayı hemen getirdi.
Listeye ilk baktığımda kas içeceğinin tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım ama görünüşe göre sadece sıradan bir smoothie'den ibaretti.
"İşte bizim gizli kas içeceğimiz."
"Nasıl bir içecek bu?"
"Vücudunuzdaki tüm kasları uyandıran sihirli bir içecek."
"İlginç."
Hala bir şey anlamamıştım.
"Az önce 'Hiçbir şey anlamadım' diye düşündünüz, bahse girerim."
"Anlaşılabiliyor mu?"
"Elbette... Yüz ifadenizdeki kaslar bana bunu söylüyor..."
"İlginç."
Bu içeceğin içine ne koyuyorlar acaba?
"Antrenmandan sonra bunu içmek kas yapma etkisi yaratır. Örnek vermek gerekirse, benimki gibi bir vücudunuz olur diyebilirim."
Tezgahtar, alışveriş çantasını bana uzatırken bir poz verdi.
O noktada artık aceleyle oradan ayrılmaya hazırdım ama aklıma takılan bir şey vardı, çantayı alırken sordum: "Burası oldukça huzurlu, değil mi?"
Şimdiye kadar ziyaret ettiğim blokların hemen her yerinde kavgalar çıktığını hatırlıyordum ama görebildiğim kadarıyla Kaslılar Bloğu'nda böyle sahneler yoktu.
Gördüğüm tek şey, tek bir amaca odaklanmış, kan ter içinde kalan erkekler ve kadınlardı. Pek konuşmuyorlardı bile.
"Anlıyorum. Keskin bir gözlemcisiniz hanımefendi." Tezgahtar gülümsedi. Yüzü altın kahverengisi bir renkte bronzlaşmıştı. "Şuraya bakın."
Dükkanın arka tarafında poz veren bazı adamları işaret etti. Açıkta kalan kaslarının parladığını görebiliyordum. Antrenmandan sonra terden sırılsıklam olduklarını varsaydım.
"Hayır, o yağ."
Yağ, demek öyle?
"Peki o zaman, Hanımefendi Cadı, bunu gördükten sonra anlamış olmalısınız?" diye sordu kaslı tezgahtar.
"Pek anlamadım."
"O poza 'yan göğüs' denir ve esas olarak göğüs kaslarını sergilerken kullanılır."
"Sorum pozun adıyla ilgili değildi."
"Oh, bunu zaten biliyor muydunuz? Görünüşe göre tam bir vücut geliştirme gurususunuz."
"Hayır, yani en başından beri bununla hiç ilgilenmediğimi söylemek istemiştim..."
Hem vücut geliştirme gurusu da neydi zaten...?
Daha ziyade sorduğum soruya ne diyeceğinizi duymayı umuyordum.
Bu niyetimi yüz ifademe yansıtarak tezgahtara dik dik baktım. Duygularımı yüz ifademden bir kez daha anlamış gibi, "Tahmin ettiğiniz gibi Hanımefendi Cadı, bu mahalle nispeten huzurludur," dedi.
Başıyla onaylayarak nedenini anlattı.
Çok basit ve net bir nedendi.
"Aslında buradaki insanlar kendi kaslarından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar."
Şimdi anladım.
Tüm alışverişimi bitirdikten sonra, kocaman çanta koleksiyonumu handa bırakıp şehrin merkezine doğru bir yürüyüşe çıktım.
Sırf Kaslılar Bloğu'na kadar olan o kadarcık alışverişten bile bitap düşmüştüm ve bir an önce oradan çıkmak için can atıyordum ama ayrılırken vücut geliştirme dükkanındaki tezgahtar beni gerçekten meraklandıran bir şey söylemişti.
"Şimdi iyi dinle. Eğer antrenmanını bitirdikten sonra otuz dakika içinde kas içeceğini içmezsen, etkileri—"
Hayır, o değil.
"Mahallemizin nispeten huzurlu olduğunu söylemekte haklısınız ama daha da huzurlu bir bölge var. Orasına Merkez Blok denir—"
Bana söylediği buydu.
Tehlikeli tartışmalarla dolu bir şehirde, daha da huzurlu bir yer.
Doğal olarak bu fikir aklımdan çıkmadı. Ben de ilk fırsatta orayı ziyaret ettim. Merkez Blok, Kaslılar Bloğu'ndan pek de uzak olmayan bir yerdeydi.
"Hoh-ho!"
Görünüşe göre Merkez Blok, gerçekten de son derece huzurlu bir yaşam tarzından keyif alan insanların toplandığı yerdi.
Gördüğüm manzara diğer yerlerden pek de farklı değildi.
Normal kafeler, normal restoranlar ve normal evler vardı; sakinler de boş zamanlarını normal şekillerde değerlendiriyordu.
Olayı test etmek için bir kafeye girdim ve terastaki bir koltukta dinlenmeyi denedim.
Menüye baktım, pek düşünmeden bir kahve sipariş ettim ve birkaç dakika orada rahatladım. Birisi sıcak kahvemi getirdi, ben de bir yudum aldım.
"...Lezzetli."
Hiç de öyle enfes bir kahve şaheseri falan değildi ama şehirde alışveriş yaparak kendimi tükettikten sonra tam kararındaydı.
Uzun lafın kısası, her şey normaldi.
"Sizi daha önce buralarda görmemiştim. Yoksa bir gezgin misiniz?"
"......"
Yalnız başıma vaktimin tadını çıkarırken bir adamın benimle konuşmaya başlamasının normal olup olmadığından pek emin değildim gerçi.
Sesin geldiği yöne doğru omzumun üzerinden döndüğümde, arkamdaki koltukta tek başına oturan bir adam gördüm.
"Selam," dedi adam ve el salladı. "Ah, üzgünüm. Tetikte olmanıza gerek yok. Size asılmak ya da bir şey yapmaya çalışmak gibi bir niyetim yok."
"Yine de bana asılmak için yaklaşan bir adamın tam olarak bunu söyleyeceğini hissediyorum."
"Ancak sizi temin ederim ki böyle bir niyetim yok." Adam göğüs cebinden bir kartvizit çıkarıp bana uzattı.
Hala tetikteyken kartı kabul ettim.
"Çeşitlilik Diyarı Yönlendirme Komitesi...?"
Şaşkınlıkla başımı yana eğdim.
Bir kere, bu ismi daha önce hiç duymamıştım.
"Şehrimize yerleşen insanlara yardım etmekten sorumluyuz."
Karşımdaki adamın da bir kas uzmanı olup olmadığını merak ettim, çünkü yüzüme bakarak aklımı okuyabiliyor gibiydi.
"Çeşitlilik Diyarı buranın adı, en azından şimdilik. Henüz kesinleşmiş bir ismimiz yok."
"Anlıyorum..."
"Turistsiniz, değil mi? Buralarda sizin gibi genç bir cadıya rastlamak nadir bir durumdur. Sakıncası yoksa birkaç konuda fikrinizi almak isterim. Buraya pek fazla turist gelmiyor da, buradayken size danışmak istiyorum."
Çeşitlilik Diyarı Yönlendirme Komitesi üyesi olarak gizemli bir konuma sahip olan adam, daha sonra durumunu bana açıkladı.
Anlattıklarına göre, şehrin Merkez Bloğu'nda yaşayan insanlar aslen çoğunlukla gezginler ve tüccarlardı. Her türlü farklı ülkeden geçmiş olan bu insanlar oraya birlikte yerleşmişlerdi ve bu yerleşim zamanla bu şehre dönüşmüştü.
"Yolculuklarımız boyunca, hiçbir şeye muhtaç olmadan yaşayan normal insanların yanı sıra, bunu başaramayanları da gördük."
Ülkeden ülkeye seyahat ederken her türden insanla karşılaşıyor insan.
"Özellikle şunu fark ettik," dedi adam. "Gittiğimiz çoğu yerde çoğunluk neyin normal olduğuna karar veriyor, azınlıkta kalanlarsa eksantrik, tuhaf veya buna benzer sıfatlarla yaftalanıyor. Kendi fikirlerini dile getirme yetilerini kaybedene dek çoğunluğun bakış açısı altında eziliyorlar. İşte biz, hep bu tür insanlara rastladık."
"Hmm..."
"İnsanlar bir gruba ait olduklarında bireyselliklerini yitirirler. Ait oldukları grubun fikirleri, o kişinin kendi inancı haline gelir. Farklı görüşleri veya düşünceleri kabul etme yeteneklerini kaybederler. Grupla aynı fikirde olmayan herkes onlara tuhaf görünmeye başlar. Çünkü insanlar dünyadaki konumlarında teselli bulurlar, anlıyor musun?"
"......"
"Dar görüşlü birinden daha zavallı bir şey yoktur, değil mi? Aslında insanlar farklılıklarına karşı daha kabullenici olmalı."
Vay canına.
"Yani cevabınız Çeşitlilik Diyarı mı oldu?"
"Kesinlikle! Başkalarıyla olan farklılıklarımızı tanıyarak gerçek barışa ulaşmaya çabaladığımız bir yer yarattık!"
"Oha. Gerçekten de asil bir idealmiş. Bu arada, buraları kim yönetiyor?"
"Ha ha ha! Bayan Cadı, koca bir şehri tek bir kişinin yönetmesi fikri çok gerilerde kaldı!"
"......"
Anlıyorum. Görünüşe göre çeşitlilikleri benim fikirlerimi kapsamıyor.
"Şey, duyduğuma göre burası tüccarlar arasında oldukça tehlikeli bir yer olarak biliniyormuş da..."
Adam buralara pek turist gelmemesinden rahatsız göründüğü için, tüccarların bu yer hakkındaki düşüncelerini ona iletmeye karar verdim.
Laf lafı açtı, her şeyi anlattım.
Ona bunları söylediğimde, yönlendirme komitesindeki adam, tıpkı bana burayı soran tüccarlar gibi yüzünde karmaşık bir ifadeyle alçak sesle inledi: "Hmm..."
"Tehlikeli bir yer, ha...?"
Başımı salladım.
"Öyle. Yani, gördüğüm kadarıyla farklı klikler kavga etmekten başka bir şey yapmıyordu."
"Burada yaşayanların hepsi başka yerlerden dışlandıkları için buraya geldiler sonuçta," dedi adam. "Üstelik henüz yolun başındayız, bu yüzden hâlâ çeşitli sorunlarla karşılaşıyoruz. Şimdilik, benzer ilgi alanlarına sahip insanları bir araya getirip topluluklar oluşturarak, sakinler arasında sürtünme yaşanmasını zorlaştırmaya çalışıyoruz."
"......"
"Aynı ilgi alanlarına sahip insanlar bir araya gelir ve farklılıkları konusunda karşılıklı anlayış geliştirirler. Bu, diğer insanlarla olan farklılıklarımızı anlamaya giden ilk adımdır," dedi yönlendirme komitesi üyesi.
Anlıyorum, ilginçmiş.
"Öyleyse işler henüz pek yolunda gitmiyor gibi görünüyor."
Bunu söylerken sokağın karşı tarafını işaret ettim.
"...?"
Yönlendirme komitesi üyesi bakmak için döndü.
Tam gözlerinin önünde, amaçlarına tamamen zıt olaylar patlak veriyordu.
Silah dükkanları arasında topyekûn bir savaş başlamıştı. Görünüşe göre gürültü buralara kadar yayılmıştı; bir kadını korumak için kendilerini siper eden adamlar, yardım çığlıkları atan kadınlar, adalet duygusuyla dolup taşan erkekler ve sanki bir festivaldeymişçesine bağırıp çağıran daha niceleri oradaydı.
Kargaşayı duyanlar da bağrışmalara katılıyor, gürültü dalga dalga yayılıyordu.
Kendi haline bırakırsam alevlerin söneceğini sanmıştım ama maalesef yangın daha da büyüyordu.
Vay vay, işiniz zormuş gerçekten.
Uzaktan izlediğimiz sürece, bu arbedenin bazı kısımları bana sıradan bir festivali anımsatıyordu ama silahlı bir grup vatandaşın büyük bir kalabalık halinde şehri birbirine katmasının asayiş bozukluğundan başka bir açıklaması olamazdı.
"Aman Tanrım, yine mi..."
Yönlendirme komitesindeki adama göre, bu tür karışıklıklar oldukça sık yaşanıyordu.
Eğer bunlar durursa, insanların buraya tehlikeli bir yer demekten vazgeçeceğini düşünüyordu.
"Gerçekten de büyük bir sorun gibi görünüyor," dedim isyanı uzaktan izlerken.
Yönlendirme komitesi üyesi bir iç çekerek cevap verdi: "Öyle... Gerçekten tam bir baş ağrısı."
Sonra ekledi: "Etrafta böyle tipler olduğu sürece, insanlar burada yaşayan herkesin böyle olduğunu sanacak, sence de öyle değil mi?"
Daha sonra süpürgeme bir sürü devasa çanta bağladım ve malları tüccarlara teslim etmek üzere havalandım.
"İşte sipariş ettiğiniz her şey burada."
Görünüşe göre o tuhaf diyar, pek çok nadir ve egzotik hazinenin kaynağıydı. Tüccarların keyfi yerine gelmişti. Parayı aldıktan sonra benim de keyfim yerine geldi. Gerçekten de herkes mutluydu ve her şey harika sonuçlanmıştı.
"......"
Bu arada, olur da merak ederseniz diye söyleyeyim...
Oradayken, yöneticilerin buraya vermek istedikleri ismi tüccarlara anlatmaya karar verdim.
"Ha? Çeşitlilik Diyarı mı...?"
"Ne kadar ezikçe bir isim. Mermer Ülkesi çok daha iyi."
"Yok canım, ben Yama Diyarı'nı tercih ederim."
"Hayır, kesinlikle Kokteyl Ülkesi olmalı."
"Ha? O çok rüküş."
"Hop, ne dedin sen bakayım?"
"Hey, hey, kavga çıkarmayın! Ama Kokteyl Ülkesi gerçekten de en bayat olanı."
"Gerçekten o kadar kötü mü ya...?"
Resmî adı öğrenmiş olmalarına rağmen, buraya ne diyecekleri konusundaki fikirleri hâlâ bölünmüştü; bu da belki de oranın doğası hakkında bir şeyler anlatıyordu.
Tüccarlardan biri bana sordu: "Bu arada, Leydi Cadı?"
"Efendim?"
"Çeşitlilik Diyarı nasıldı?"
Sanırım yönetim durumunu ve oranın genel atmosferini soruyordu.
Şimdi, bu soruya nasıl bir cevap vermeliydim acaba?
Kısaca ziyaret ettiğim çeşitli bloklarda yaşanan her şeyi ve karşılaştığım insanları şöyle bir düşündüm.
Sonuç olarak, ben de alçak sesle inledim.
"Mmmm..."
Eminim o an yüzümde oldukça karmaşık bir ifade vardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.