Uzak diyarların birinde, dillere destan güzellikte bir prenses yaşarmış.
Öyle güzelmiş ki, o ülkenin sözlüklerinden herhangi birini açıp güzellik kelimesine bakacak olsanız, karşınıza şöyle akıl dışı bir açıklama çıkarmış: Ekselanslarını mı kastetmiştiniz?
Halk, bu göz kamaştırıcı güzellik karşısında istisnasız diz çöker, önünde saygıyla eğilirmiş. Onun güzelliği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı türdenmiş.
Fakat günün birinde, bu korkunç güzelliği elinde tutan prensesin canı bir şeye sıkılmış.
“...Bu kadar güzel olmama rağmen neden hâlâ evlenemedim?”
Doğru duydunuz; prenses kendine bir eş arıyormuş.
Dünyanın en güzel prensesi kendi cazibesinin farkındaymış farkında olmasına ama gelgelelim inanılmayacak kadar talipsizmiş. Ülkesindeki tüm erkekler önünde sadece secde ediyormuş. Ruh eşini bulma konusunda hiç şansı yaver gitmemiş.
Peki ama neden?
“Yoksa benden daha güzel bir kadın mı var...?”
Aslında erkeklerin ona yanaşmamasının tek sebebi, statüsünün erişilemez olmasıymış. Sıradan halk ona yaklaşmayı büyük bir hadsizlik olarak görürmüş. Ancak prensesin dünya algısı biraz tuhafmış.
Prenses aynasına dönüp kendi kendine mırıldanmış.
İnsan dilini konuşabilen o harika ve gizemli aynasına dokunarak sormuş:
“Ayna, ayna, söyle bana; dünyada benden güzeli var mı?”
Güzel prensesi yansıtan ayna, onun sözlerine karşılık vermiş. Görüntü değişmiş ve yeni bir sahne belirmiş.
“İşte bu tam benim tarzım.”
Aynada kül grisi saçlı, dünya güzeli genç bir kadının görüntüsü belirmiş.
“Vay canına, Büyücü Hanım! Sayenizde şirketimizin kârı tavan yaptı! Gülmekten kendimi alamıyorum!”
Orman perileri etrafımda dört dönüyor, bana övgüler yağdırıyorlardı. Birkaçının işlettiği bu küçük işletmeye nasıl dahil olduğumu anlatmak için birkaç hafta geriye gitmem gerekecek.
Bir gün ormanda seyahat ederken, orta yaşlı birkaç peri adamın birbirlerine dert yandığını duymuştum.
“Halimize bak... Mimarlık becerilerimiz üst düzeyde ama bir tek çöp bile satamıyoruz...”
Aman Tanrım, bir sorun mu vardı?
Merakımı gidermek için yanlarına yaklaştım. Sorduğumda ise şöyle cevap verdiler: “Aslına bakarsan biz mimarız. Ev üstüne ev inşa ediyoruz ama o lanet olası kurtlar gelip hepsini birer birer üfleyerek yıkıyor. Müşterilerimiz olan domuzlar da şikayet etmeye başladı.”
Vah vah, ne büyük talihsizlik.
İşte o an onlara küçük bir akıl verebileceğimi fark ettim. “Evi tuğladan yapmaya ne dersiniz?”
Ahşap evlerden vazgeçip tuğla evlere geçtikleri an, periler domuz müşterilerinden teşekkür mesajları almaya başladılar. “Oink, oink.”
Anlıyorum, anlıyorum.
“Kusura bakmayın ama domuzların ne dediği hakkında en ufak bir fikrim yok,” dedim.
Perilerden biri mahcup bir tavırla cevapladı: “Şey, ‘Hehe, kız da pek tatlıymış,’ dedi.”
“Ona bir tane tokat atmamın sakıncası var mı?”
Ben bunu söyleyince domuz tekrar araya girdi: “Oink, oink.”
“Şimdi ne dedi?” diye sordum.
Peri yine özür dilercesine yanıtladı: “Dedi ki, ‘Lütfen tokatla beni! Yalvarırım!’”
“Seni pis domuz...”
Velhasıl, perilerin işine burnumu böyle sokmuş oldum. Uzun lafın kısası; yöneticileriyle yüzleştim ve paralarına el koydum.
Sonunda kendimi, her iş günü bitişinde son raporları incelemek gibi kolay bir işle uğraşırken buldum. Perilerin inşa ettiği evlerden birinde keyfime bakıyordum. Çocuk oyuncağıydı. Tam ballı işti doğrusu.
Başkalarının beceriksizliğinden para kazanmak ne harika bir şey, değil mi?
İşlerin tıkırında gitmesi tabiri tam da bu durum için söylenmişti. Tek yaptığım, perilerin iliğini kemiğini sömürmekti.
“Heh-heh-heh... heh-heh-heh-heh...”
Dudaklarımdan istemsizce küstahça bir kahkaha döküldü.
“Tch... Demek Kül Cadısı bu, ha...? Ne korkunç... ne feci biri! Nasıl böyle gülebilir?! İnsanı çileden çıkarıyor!”
Aynadan cadının kendi başına sessizce kitap okumasını izleyen prenses, elindeki mendili ağzına götürdü ve dişleriyle hırsla çekiştirdi. Klasik bir kıskançlık tablosunun tam karşılığıydı.
Dünyadaki en güzel kadın olduğundan emin olan prenses, yine de gözlerinin önündeki bu neşeli genç cadının cazibesine çoktan boyun eğdiğini hissediyordu. Hmm...? Yakından bakınca ne kadar da tatlıymış... Kim bu kız...? Prenses, böyle düşündüğü için kendisine kızıyordu.
Bu arada, insan dilini konuşan ayna, uykulu haliyle “En tatlısı Elaina,” deme gafletinde bulunmuştu. Bu yüzden prenses aynayı yumruğuyla paramparça etmişti.
Konu biraz dağıldı ama prensesin karşısındaki Kül Cadısı’na duyduğu mantıksız gazap işte bu kadardı.
Zihni hınçla doluydu.
O cadıdan nefret ediyordu.
“......Heh-heh-heh, bunu iyi belle küçük cadı. Bu dünyadaki en güzel kişi benim... Bu dünyada benden daha güzel tek bir kadın bile var olamaz...!”
Sahi, bir konuda en iyisi olmak için ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz?
Çaba sarf edip unvanı söküp alırsınız. Birinci olabileceğiniz bir kategori bulursunuz. Çeşitli yöntemler vardır elbette ama tahmin edeceğiniz üzere, en iyisi olmak epey zordur; tepedekileri aşmak kolay değildir. Çünkü zirveyle aranızda devasa bir yetenek uçurumu vardır ve çabalarınız nafile kalabilir.
Peki, en iyisi olmanın çok daha kolay yolu nedir?
Cevap basit.
Sizden üstte kim varsa onlardan kurtulmanız yeterli.
Kitabımı okuyarak vakit öldürürken, aniden orman evinin kapısının vurulduğunu duydum.
Sanki ne yaptığımın farkındaymışçasına, yavaşça ve kibarca iki kez vurulmuştu kapı. Ardından duru bir ses yankılandı: “Affedersiniz!”
Bir misafir mi?
“Geliyorum!” Hiç şüphelenmeden kapıyı açtım.
Kapı eşiğinde şüpheli görünümlü bir kadın duruyordu. Kapüşonunu yüzüne kadar indirmişti, yüzünü seçemiyordum. Kollarında, içi elma dolu küçük bir sepet tutuyordu.
“İyi günler, Tatlı Büyücü Hanım. Acaba bir an vaktinizi alabilir miyim?”
Kapıyı suratına kapattım.
“Hey! Kapıyı neden kapatıyorsun? Ne kadar kaba bir hareket!”
Kapının ardındaki kimliği belirsiz kadın şikayetlerini haykırıyordu.
Başımı iki yana salladım. “Kusura bakmayın, pazarlamacılarla ilgilenmiyorum.”
“Yanlış anladınız! Tamamen yanlış anladınız! Pazarlamacı değilim!”
“Hah, dini tebliğ için geldiniz o zaman?”
“Tebliğci de değilim!”
“E, ne o zaman?”
Kapıyı araladım.
“...Şey, yan komşunuzum da... Elimde çok fazla elma kaldı... ben de... paylaşmak istedim...”
“Hmm... Demek öyle...? Sağ olun o zaman.”
Kapıyı biraz daha açtım. Kapüşonlu kadın, “Buyurun, tadına bakın. Çok lezzetli elmalardır. İnsanlar o kadar güzel olduklarını söylerler ki, bir tane yiyen cennete gider,” dedi.
Konuşurken elma sepetini kollarıma tutuşturdu.
“...Anlıyorum. İlginçmiş. Gerçekten o kadar iyi mi? Bu kadar övünce merak ettim şimdi.” Elmaları sorun çıkarmadan kabul ettim, sonra kadına sordum: “Bu arada, geldiğinizden beri merak ediyorum; elinizdeki o yaralar nasıl oldu?”
Kadının elleri sargılar içindeydi. Sakatlanmış olmalıydı.
“Ah, bunlar mı... Biraz küstahlık yapan bir aynayı kırarken oldu.”
“...Bu da ne demek şimdi...?” Ne demek istediğini pek anlamadım ama üstelememeye karar verdim. Zahmetli bir şeye benziyordu.
Daha da önemlisi—
“Yaralandığınızda merhem sürmek iyi bir fikirdir. Bir saniye bekleyin lütfen. İçeride biraz olacaktı.”
Elmaları tutarak kapıyı bir anlığına kapattım.
Çok geçmeden tekrar açtım.
“Beklettiğim için kusura bakmayın. Lütfen bu merhemi yaralarınıza sürün. İnsanlar bu ilacın o kadar iyi olduğunu söylerler ki, yaralarınız bir anda iyileşir ve cennete gidersiniz.”
“Vay canına, ne kadar harika. Böyle bir şeyi almamda gerçekten sakınca yok mu? Çok naziksiniz.”
Kadın kıkırdayarak elindeki sargıları çözdü, merhemimden bir parça parmağının ucuna aldı ve eline sürmeye başladı.
“Aman Tanrım... bu ilaç... elma gibi kokuyor, değil mi?” Kadın şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
“Az önce verdiğiniz elmalardan yaptım. Onları ezdim de.”
“Ha?”
O aptalca ses ağzından döküldüğü an, vücudunda değişim başladı.
“Fiuuuu,” diye bir ses çıkararak yere kapaklandı. Bir tahta gibi kaskatı kesilmiş halde, düştüğü pozisyonda kaldı ve hareket etmedi.
“...Demek zaten zehirliydiler...?”
Sebebini bilmiyordum ama görünüşe göre canıma kastetmişti.
İlk iş olarak, büyü kullanarak vücudundaki zehri temizledim.
Şu an hayatını kurtarıyor olsam da, durumu tersine çevirdiğimi ve onu neredeyse öldürdüğümü anladığında canının sıkılacağını tahmin edebiliyordum.
Bu yüzden, şimdilik bedenini iyileştirdim ve onu uykuya daldırdım. Bir süre sonra uyandırmaya karar verdim.
Uyandığında saldırganlaşmasın diye vücudunu iplerle sıkıca dolamaya başladım.
Ben hâlâ bu olayın artçı işleriyle uğraşırken—
—aniden, karşımda tuhaf bir adam belirdi.
“Selam size!” diye bağırdı. “Bir an vaktinizi alabilir miyim?”
“Siz kimsiniz?” diye karşılık verdim.
Başımı kaldırıp baktığımda beyaz bir atın üzerinde olduğunu gördüm. Başında da bir taç vardı. Duruşundan ve tavrından bir prens olduğunu tahmin ettim.
“Ben bir prensim,” dedi gururla.
Sonra da tuhaf kelimelerle devam etti. “Tam oradan geçerken yolu tesadüfen buralara düşmüş, ölü sevici bir prensim.”
“Yolu tesadüfen buralara düşmüş, ölü sevici bir prens” de ne demekti yahu?
Meseleyi pek anlamış sayılmazdım ama her şeyi sorgulayıp başımı ağrıtmak da istemiyordum. Bu yüzden sadece, "Öyle mi? Ne güzel," diye cevap verdim.
Prens bu cevabımla mest oldu. "Kesinlikle öyle. Çok güzel hem de. Ama şu halatlarla bağladığın kadın da... çok güzel. Gerçekten harika. O güzel yüzü sanki uyuyormuş gibi duruyor ama aslında bir ölüye de benziyor. Bu gerçekten, ama gerçekten çok hoş. Onu gelinim yapmak isteyeceğim kadar hoş hem de."
"Ha-ha."
Görünen o ki prensin pek alışılmadık zevkleri vardı. Bu konunun derinliklerine inmemeye karar verdim.
"Ancak, bir süredir deliler gibi aşık olduğum başka biri var. Mesele şu ki, ne yazık ki oradaki kadına aşık olamam."
"Vay canına, demek öyle?" Kalbimin derinliklerinden gelen muazzam bir ilgisizlikle söyledim bunu ama yine de onaylarcasına başımı salladım.
"Öyle ya. Yakındaki bir ülkede yaşayan prenses inanılmaz güzeldir, biliyorsun. Aman Tanrım, aslında orada yatan kadın da tıpkı ona— Hmm? Ha? Olamaz, hayır! Yoksa halatlarla bağladığın bu kadın prensesin kendisi mi?"
"Hadi ya, gerçekten o mu?"
Canımı almaya çalışan bir prenses... Nasıl olabiliyordu bu?
"Ah, hiç şüphe yok. Bu kadın tam bana göre, aradığımın ta kendisi. O prenses! Tanrı aşkına, onun gibi birinin burada, böyle bir yerde ne işi vardı?"
Beni öldürmeye çalışıyordu.
...Tabii ki ona bunu söylememe imkan yoktu, ben de küçük bir oyun oynamaya karar verdim.
"Şey... Aslında..."
Bir varmış, bir yokmuş...
Derken, birkaç gün sonra...
Görkemli bir ülkede gösterişli bir düğün yapıldı. Düğün alayının tam merkezinde, cinsel tercihleri biraz tuhaf yöne kaymış olan o malum prens vardı. Yanında ise henüz neler olup bittiğini tam kavrayamamış olsa da, sırf evlenmeyi başardığı için halinden memnun görünen ve halka meydan okurcasına gülümseyen prenses duruyordu.
İlk karşılaşmamızdan sonra prensin yanına yaklaşıp kulağına fısıldamıştım: "Bilesin ki prenses senin bu tuhaf zevklerini anlamaya karar verdi. Ben de bu amaçla onu derin bir uykuya yatırdım. Onu uyandırmak için tek yapman gereken, ona gerçek aşkın öpücüğünü vermek."
Tuhaf ilgi alanlarını anlamak isteyen o güzel ve zarif prensese sırılsıklam aşık olan prens, onu hemen kaptığı gibi kendi ülkesine götürmüş, orada öperek uyandırmıştı.
Gerçi onu uyandırmasından ziyade, benim büyü etkisini kaldırmam söz konusuydu ama neyse.
Her ne olursa olsun, olaylar bu şekilde gelişti ve ne olduğunu bile anlamadan ikisi kendilerini evlenmiş buldular.
"Aman Tanrım... İnanamıyorum... Bu kadar mutlu olmaya gerçekten hakkım var mı...?"
Kutlama sırasındaki boş bir anında prenses kendi kendine böyle mırıldandı.
"Beni aşkıma kavuşturacak bir aşk tanrısı olacağın hiç aklıma gelmezdi... Şimdi anlıyorum ki, sen dünyanın en güzel insanı olabilirsin."
Buna benzer daha bir sürü laf sayıp döktü.
Onun aslında bir evlilik partneri arayışı içindeyken beni avlamaya çalıştığını çok sonradan öğrenecektim. Evlendiği sürece, muhtemelen bana ne olduğu umurunda bile değildi.
Yine de bu durum, bana saldırdığı gerçeğini maalesef değiştirmiyordu.
"Ah... Ne kadar şanslı bir kadınım ben böyle...!" Gözleri duygudan yaşarmıştı.
"Evet, haklısın. Senin adına ne güzel." Gülümsemesine karşılık verdim.
Güler
Bu arada—
"Bana yapmaya çalıştığın o kötülüğü gayet net hatırlıyorum ama—"
Ellerimi omuzlarına koyup usulca fısıldadım.
"Eğer diğer herkesin bunu bilmesini istemiyorsan... Ne yapman gerektiğini anladın, değil mi?"
"...Ha?"
"An. La. Dın. De. Ğil. Mi?"
"......"
İşte domuzlara fahiş fiyatlarla ev satarak servetimi böyle kazandım.
Ve herkes sonsuza dek mutlu yaşadı.
Yayın Bilgisi: Cilt 8
Animate Satın Alma Bonusu: Seslendirme Sanatçısı Sohbet CD'si Eki
Yazar Notu:
Bu, Wandering Witch 8. Cilt ile birlikte Animate'te bonus olarak verilen ve şu an oldukça nadir bir eşya olan Seslendirme Sohbet CD'si için özel olarak yazdığım bir hikaye. 15. Cilt'i yazarken uzun zaman sonra CD'yi tekrar dinledim ve tam hatırladığım gibi, Kaede Hondo'nun seslendirme performansı büyüleyiciydi.
Sanki 1. Cilt'ten beri bana göz kulak oluyormuş gibi hissediyorum ve eminim ki Bayan Hondo dümene geçmeseydi, Wandering Witch asla bu kadar ilerleyemezdi.
Acaba 1. Cilt, 1. Bölüm'deki seslendirme performansıyla bağlantılı olarak CD'yi tekrar satışa çıkarabilir miyiz? Gerçekten öyle olmasını umuyorum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.