Öz anne ve babamın isimlerini hiçbir zaman öğrenemedim.
Zihnimin en ücra köşelerindeki anılarımı kurcaladığımda, burnuma dolan o keskin tuz kokusuyla birlikte deniz kıyısındaki bir harabeye ulaşıyorum. Kırılmış kalaslar, kumla kaplanmış yataklar, yere yapışmış giysi parçaları, kumlara gömülmüş oyuncak bebekler ve evin sadece iskeletinden ibaret kalmış hali... Gözümün gördüğü her şey yerle bir olmuş, kumların altında kalmıştı. Her şeyin küçük parçalara bölünüp bir yapboz gibi etrafa saçıldığı o anlamsız manzaranın tam ortasında, yerde baygın yatıyordum.
Sonraları sorduğumda, oranın insanların inşa ettiği her şeyin sular altında kalıp yok olduğu bir yıkım alanı olduğunu söylediler.
Ve orası benim doğum yerimdi; artık var olmayan o yer. Bir şekilde o enkazın arasından sağ çıkarılan tek kişi bendim. Yetimhane bakıcım, gözlerini üzüntüyle yere indirerek bana bunları anlatmıştı. Neden bu kadar üzgün bir yüz ifadesi olduğunu sorduğumda, bakıcım beni daha da büyük bir kederle kucakladı. O an, sormamam gereken bir şeyi sorduğumu anladım ve bir daha asla aynı soruyu dile getirmedim.
Yetimhanedeki günlerim uçsuz buçaksız bir can sıkıntısından ibaretti.
Belirli bir saatte kalkar, kahvaltı yapar ve öğleden sonraya kadar oyun oynardık. Sonra tekrar yemek yer, kısa bir öğle uykusuna yatar ve biraz daha oyun oynardık. Şansımız yaver giderse biraz okuma yazma öğrenir veya dış dünya hakkında bir şeyler çalışırdık; akşam olunca da akşam yemeğimizi yer, banyomuzu yapar ve herkes huzur içinde uykuya dalardı.
Günbegün aynı şeyleri tekrarlayıp dururduk.
Yetimhanede kaç yıl, kaç ay geçti hatırlamıyorum.
Göz açıp kapayıncaya dek sekiz yaşıma basmıştım.
Ben bu küçük fanusun içine hapsolmuş, sıkıcı günlerimi tüketirken, yetimhanedeki öğretmenler kürsüye çıkıp bize her gün dünyanın ne kadar geniş ve güzel bir yer olduğunu anlatıp duruyorlardı.
"—Büyücü olarak bilinen bazı insanlar, büyü denilen gizemli bir güce hükmedebilirler. Tam avuçlarının içinde, bunun gibi eğlenceli olaylar gerçekleştirmek için büyüyü kullanabilirler."
Öğretmenimiz asasını salladı ve bir anda karşımızda ışıl ışıl parlayan yıldızlardan oluşan büyüleyici bir manzara belirdi. Etrafımızda titreşen o ışıltılı boncuklar süzülürken, öğretmenimiz bunun büyücülerin kullanabildiği türden bir güç olduğunu söyledi.
Odayı dolduran bu muazzam gösteri karşısında tüm çocuklar coşkuyla alkışlamaya başladı.
Alkışlamanın uygun bir tepki olacağını fark ettim ve diğerlerinden bir an sonra, ben de sessizce ellerimi birbirine vurdum.
Çok geçmeden öğretmen, aramızdan bir büyücü çıkabileceğini açıklayarak her bir çocuğa birer asa dağıttı. Öğretmenin dediğine göre, enerjisini asaya aktarıp ondan mavimsi beyaz bir ışık çıkarabilenler büyücüydü.
Işık çıkarabilen tek kişi bendim. Yarı şaşkınlık yarı kafa karışıklığı dolu, cılız bir alkış tufanına tutuldum.
Yetimhanedeki öğretmenler, ileride işime yarayabileceğini söyleyerek bana temel büyü kullanımını öğrettiler. Büyü enerjisi nasıl yönlendirilir? Süpürgeyle nasıl uçulur?
"Bu ne zaman işime yarayacak?" diye sordum onlara.
Öğretmenlerden biri geniş bir gülümsemeyle cevap verdi: "Buradan ayrıldığında eminim çok işine yarayacak."
Buradan ayrıldığında...
Bunun ne zaman olacağını bilmiyordum ama o zamanlar, öğretmenimin ulaşılamayacak kadar uzak bir gelecekten bahsettiğini hissetmekten kendimi alamıyordum.
Zaman zaman yetimhaneye yabancı yetişkinler gelirdi. Kim gelirse gelsin, öğretmenler tarafından onları selamlamam için görevlendirilirdim; ben de her ziyaretçiye nazikçe eğilerek selam verirdim.
Yetişkinler bunu görünce memnun olurlardı. "Ne kadar terbiyeli bir çocuk," derlerdi. Görünüşe göre doğru dürüst bir selam için takdir bekleyebilirdim. İstisnasız her yetişkin ziyaretinden sonra, çocuklardan biri artık orada olmazdı.
Diğer çocuklarla aramda özel bir bağ yoktu, bu yüzden gidişleri bende bir boşluk yaratmıyordu ama birilerinin aniden ortadan kaybolması beni meraklandırıyordu.
Bir keresinde, "O çocuklar nereye gitti?" diye sordum.
Bakıcı, sanki bir suçluluk duyuyormuş gibi gözlerini benden kaçırdı ve "O yetişkinlerin onları yanlarına alıp dış dünyaya götürmelerini sağladık," diye yanıtladı.
"Dış dünyaya mı?"
"Evet." Bakıcı kaşlarını çattı ve başımı okşadı. "Merak etme. Eminim bir gün seni de götürürler. Sen çok uslu bir kızsın."
"Eğer uslu bir kız olursam, dış dünyaya gidebilir miyim?"
Gözlerimi yetimhanenin kapısına diktim.
Yetişkinlerin her zaman açıp girdiği o devasa kapıya... Dışarıdaki o göz kamaştırıcı güneş ışığı, kapının yuvarlak penceresinden içeri süzülüyordu.
Bugün de kimse gelecek gibi görünmüyor.
"Evet... Uslu durmaya devam eder ve yeterince beklersen, biri seni mutlaka bulacaktır."
Bakıcı başımı okşadı.
Beni dünyaya getiren insanların isimlerini bilmiyorum.
Kendi memleketim neresi, bilmiyorum.
O kapının dışındaki dünya hakkında en ufak bir fikrim yok.
Hiçbir şey bilmiyorum.
Hatta uslu bir kız olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorum.
Hiçbir şeyim yok.
Sahip olduğum tek şey bu ağır his.
Bu tür düşüncelere daldığıma göre, normal bir çocuk olmamın imkânsız olduğundan emindim.
Bu sınırlı dünyaya kilitlenmiş, hiçbir şey bilmeden yaşıyordum. Tek hissettiğim; akıp giden sular tarafından sürüklenip dibe batmanın verdiği o ağır, boğucu duyguydu.
Zaman geçtikçe, kapının ardındaki o ışık daha da uzaklaşıyor gibiydi.
"...Sıkıcı."
Her gün katlandığım bu can sıkıntısı zihnimi kemiriyordu.
"Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı..."
Eğer uslu bir kız olur ve yeterince beklersem, bir gün bir yetişkin gelip beni götürecekti. Bakıcımın söylediği o sözler beni yetimhaneye mahkûm ediyordu.
"Her gün, her an canım çok sıkılıyor—"
Aslında kötü bir kız olduğuma iyice ikna olmuştum.
"Artık yetti—"
On yaşlarına bastığımda—
—Yetimhaneden tek başıma gizlice kaçtım.
Yetimhaneden kaçma sebebim oranın kötü bir yer olması değildi. Aslında hayatta hiçbir eksiğim yoktu ve hiç düşünmeden ömrümün geri kalanını orada geçirebilirdim.
Ama sadece tatmin olamıyordum.
Küçük yaştan itibaren bana yetimhanenin dışına tek başıma çıkmamam gerektiği defalarca söylenmişti; ancak dış dünyada kendi başıma yürürken kendimi özgür, geniş ve huzurlu hissediyordum.
"Ülkeden mi ayrılıyorsun?"
Yetimhaneden ayrılır ayrılmaz sınıra yönelmiştim.
Eğer ülkede kalırsam, öğretmenlerimin gelip beni yetimhaneye geri götüreceğini hissediyordum.
"Ülkeden ayrılıyorum."
Başımı salladım; kapının önünde duran muhafız elini çenesine koydu ve yüzünü ekşitti.
Bu, yetimhaneye öğretmenlerle konuşmaya gelen yetişkinlerin, uzaktan bana baktıklarında takındıkları ifadenin tıpatıp aynısıydı.
O yetişkinlerin benim hakkımda neler konuştuğunu hiçbir zaman öğrenemedim ama o zaman bile bu ifadelerin iyi duyguların eseri olmadığını anlayabiliyordum.
Ve ne hissettiklerini anlamamam için, benimle göz göze geldikleri an yetişkinler her zaman o sahte gülümsemelerini takınırlardı.
Muhafız yere çömeldi ve sordu: "Küçük hanım, baban veya annen buralarda mı?"
Başımı iki yana salladığımda, yüzünü az öncekinden daha da beter bir şekilde buruşturdu.
"Hmm, anlıyorum... O zaman kusura bakma küçük hanım. Bu yaşta, annenin veya babanın rızası olmadan bu kapıdan çıkamazsın. Şimdilik evine dön ve onlarla konuştuktan sonra tekrar gel."
"......"
Ona sessizlikle karşılık verdim.
"Beni anladın mı?"
"......"
Süpürgemi çıkardım, havada nazikçe süzülmesini sağladım ve üzerine sağlamca oturdum. Pozisyonumu sabitleyip derin bir nefes aldıktan sonra, ayağımla yerden hafifçe güç aldım. Vücudum yerden yükseldi.
"...Hmm? Ne yapıyorsun küçük hanım? Dediklerimi dinlemiyor muydun?"
"......"
Büyü enerjisini süpürgeme yönlendirdim.
"...Küçük hanım?"
"Ülkeden ayrılıyorum."
Bunu söyler söylemez, tartışmaya mahal bırakmadan süpürgemle havalandım.
"H-hey! Bir saniye bekle! Dur! Bunu yapamazsın! Heeeeeeyyy!"
Muhafızın sesi arkamdan yankılanıyordu.
Arkamı döndüğümde, muhafızın peşimden koştuğunu görebiliyordum.
Sesi uzaklarda çınlıyordu ama artık onu duyamaz hale gelene kadar uçmaya devam ettim.
Derin, upuzun nefesler alarak süpürgemle uçtum.
Özgürlük dolu bir dünyanın içinde kanat çırparak...
Yolculuğum, o daracık dünyada kalmama izin vermeyen bencil merakım yüzünden başlamıştı.
Ziyaret ettiğim ilk yer küçücük bir köydü.
"Aman Tanrım, ne kadar tatlı bir yolcusun sen."
Ormanın içinde mütevazı bir hayat süren köy halkı, nadir bir ziyaretçi olan beni sıcaklıkla karşıladı. On yaşında bir çocuğun tek başına seyahat etmesi normal bir durum değildi. Bir şeylerin ters gittiği gün gibi ortadaydı.
Ama hiçbir şey sormadılar ve beni aralarına kabul ettiler.
Yerleşim yerinde kalacak bir yer yoktu, bu yüzden köydeki yaşlı kadınlardan biri beni yanına aldı. Yanımda doğru dürüst bir bagajım veya giysim olmadığı belliydi; yaşlı kadın bana içinde birkaç kat yedek kıyafet olan bir çanta verdi ve "Bunlar bugünün genç kızları için biraz eski moda kalabilir ama..." dedi.
"...Bunları bana vermenizde bir sakınca yok mu?"
Ona karşılık verebileceğim tek bir şeyim bile yoktu.
"Evet, sorun değil. Zaten biz yaşlıların bir işine yaramıyorlar."
Giysilerin yanına, kıyafetimin bir parçası olması için tam bir büyücüye yakışır bir pelerin de ekledi. Görkemli, beyaz bir pelerindi bu. Kollarımı yenlerinden geçirdiğimde burnuma odun kokusu geldi. Çok uzun zamandır bir gardıropta kullanılmadan bekletilmiş gibiydi. Bedenime tam uymamıştı, üzerimde bol duruyordu ama yaşlı kadın onu üzerime tam oturacak şekilde ayarladı.
Ben üstümü değiştirdikten sonra bana özlemle bakan yaşlı kadın, o yerleşim yerinde yaşayan insanların hikâyesini anlatmaya başladı.
Ormanın derinliklerindeki o köyde yaşayanların her birinin memleketini terk etmek için kendine has sebepleri vardı. Hepsi de sıradan hayatın boğuculuğundan kaçıp gelmişti buraya.
Benzer nedenlerle dış dünyada başıboş gezen insanlar, sanki görünmez bir bağla çekilmiş gibi doğal bir şekilde bir araya gelmiş ve sonunda bu köyü kurmuşlardı.
“İşte bu yüzden buraya tek başına gelmiş olsan bile, kimse sana tek kelime sormaz.”
Yaşlı kadın benim için akşam yemeği hazırladı.
Ormanın içindeki bu yerel mutfağın temelini mantarların oluşturduğunu söyledi. Menüde mantarlı makarna ve mantar çorbası vardı. Basit bir yemekti belki ama kendi kendine yeten bu insanlar için gerçek bir ziyafetti.
Yemeğin ardından yaşlı kadın, eğer istersem köyde yaşayabileceğimden bahsetti.
Diğer köylülerin de kalmamı umduğunu ekledi.
Gerçekten de çok nazik insanlardı.
“Çok teşekkür ederim. Ama burada kalamam.”
Ertesi gün, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte köyden ayrıldım.
Ayrılırken yanıma bolca yiyecek ve para verdiler.
Dünyanın en iyi insanlarıydılar.
Fakat ben, normal olmadığımı biliyordum.
Normal olmadığımı bir kez bile yüzüme vurmayan o iyi niyetli insanların nezaketine daha fazla sığınamazdım. Bu yüzden köylülere derin bir saygıyla eğilip veda ettikten sonra süpürgemle yeniden göklere süzüldüm.
Ayrılma sebebim kesinlikle mantarlardan bıkmış olmam değildi.
Köyden ayrıldıktan sonra yaklaşık iki gün boyunca uçtum. Sonunda geniş bir ovayı boydan boya geçen bir kervana rastladım.
Vagonların yanında üç çocuk ile genç bir kadın ve adam neşeyle sohbet ediyordu. Bu huzurlu manzarayı hayranlıkla izlerken sonunda gözleri bana takıldı.
“Heyyy! Yolcu büyücü! Yolculuk nereye?”
Yolculuk nereye mi?
Bu sorunun cevabı bende bile yoktu. Süpürgem kendiliğinden önlerinde duruverdi. Aslına bakılırsa, uçtuğum yönde herhangi bir ülke olup olmadığını dahi bilmiyordum.
Dudaklarımı aralayıp hemen sordum: “Buralarda hiç ülke var mı?”
“Buralarda ülke mi…? Yakınlarda hiç yok ama—” Kervan partisinin lideri gibi görünen adam cevap verdi. Kafası karışmış gibiydi. “Nereye gittiğini bile bilmeden mi süpürgenle uçuyorsun yani?”
“Evet.”
“Sen de epey tuhaf birisin, ha…?”
Zaten farkındayım.
“Hanımefendi, yoksa kayıp mı oldunuz?” diye sordu lider kılıklı adamın arkasındaki küçük çocuk. Beş yaşlarında bir erkek çocuğuydu.
Kayıp olup olmadığımı bile bilmiyordum.
Zaten kaybolmak ne demekti ki?
Tanımını bile bilmiyordum.
“…Eğer mahzuru yoksa, bize biraz kendinden bahseder misin?”
Cevap veremeyip öylece kalakaldığımda kervanın lideri bana nazikçe gülümsedi.
Onlar da çok nazik insanlardı.
Sorduğumda, aile işletmesi olan bir kervan olduklarını anlattılar. Görünüşe göre bir aile olarak dünyayı geziyor, bir yandan da ticaret yapıyorlardı.
Lider olan adam ailenin reisi ve işletmenin başıydı. İkinci komutan ise karısıydı. Üç çocuk da daha çok onlara yardım ediyordu.
“Çocukların, dünyanın ne kadar büyük olduğunu daha küçük yaştayken görmelerini istedik; bu işi ailece yapmaya bu yüzden karar verdim.”
Benim durumumu biraz dinleyip halime üzüldükten sonra lider, kervan işine girmesine vesile olan her şeyi büyük bir şevkle anlatmaya başladı.
Yanında oturan karısı, “Çocuklar halinden memnun,” diyerek küçüklerin başını okşadı.
En büyükleri yedi, ortancaları beş ve en küçükleri üç yaşındaydı. İki erkek, bir kızlardı; ortanca olan kızdı.
“Bu yaşta böyle eşsiz bir deneyim yaşamak, gelecekte kesinlikle onlara büyük bir katkı sağlayacaktır.”
Adam, kervan işini nasıl kurduğunun detaylarını anlatırken hayallere dalmış masum bir çocuk gibi görünüyordu. Gözlerindeki o parıltı, bana yetimhanedeyken yanımda olan bazı çocukları hatırlattı.
Adamın tahminine göre, süpürgeyle uçmaya devam etsem bile en yakın ülkeye ulaşmam muhtemelen üç günümü alırdı.
O nazik adam, bir süre kervanla birlikte seyahat edebileceğimi söyledi.
Bu teklifi kabul ettim.
Yaklaşık bir hafta boyunca o aileyle beraber yol aldım.
Huzur dolu günlerdi. Neredeyse her günümü çocuklarla oyun oynayarak geçiriyordum. Arada sırada birlikte ders çalışıyorduk. Görünüşe göre ikinci komutan biraz büyü yapabiliyordu; en temel esasları bile düzgünce beceremediğim için bana büyü yapmanın bazı prensiplerini öğretti.
O günler boyunca tek yaptığım, bu insanların cömertliğinden faydalanmaktı.
“Sizin için yapabileceğim bir şey yok mu?” diye sordum lidere.
Gülümseyerek, “Sadece çocuklarla oynayarak bile bize çok yardımın dokundu,” dedi. “Kendilerinden biraz büyük bir kızla bir hafta boyunca vakit geçirmiş olmaları da onlara çok şey katacaktır, eminim.”
Bana şunları söyledi: “Her türlü şeyi denemelerini, her türlü şeye temas etmelerini ve farklı farklı insanlarla tanışıp konuşup anlaşmalarını istiyorum. Eğer çokça farklı deneyim yaşarlarsa, bu onların hayatının geri kalanı için sağlam bir temel oluşturacaktır.”
Bir hafta geçtikten sonra bir ülkeye vardık.
Orada yollarımız ayrıldı.
“Yolun biraz daha ilerisindeki bir ülkede ticaret yapmayı planlıyoruz, buraya da yol üstü uğradık.”
Bunu söyledikten sonra aile işletmesinin reisi, kapıdaki muhafıza kimliğimi doğrulattı ve giriş masraflarımı üstlendi.
Ayrılırken elime bir miktar para tutuşturdu.
Bu parayı hak edecek hiçbir şey yapmadığımı söyleyerek itiraz ettim, başımı iki yana salladım; ama adam sadece güldü ve çocuklarının saçlarını okşadı.
Yolculuğum, nazik insanlarla karşılaşmak konusunda gerçekten çok şanslı ilerliyordu.
Kervan ülkeden ayrılırken, vagonları gözden kaybolana kadar orada dikilip el salladım.
Ve bu yeni ülkede pek çok farklı deneyim yaşayacağıma dair kendi kendime söz verdim.
Sonra, o olaydan bir hafta sonra—
“…Neden?”
—Meteliksiz kalmıştım.
Karnım gurul gurul öterken öylece sokak ortasında kalakaldım. O kadar çok şey olmuştu ki aklımı kaçıracak gibiydim. Durduğum arka sokaktan ana caddeye doğru baktığımda, her yerde beni arayan askerleri ve tekinsiz adamları gördüm. Önlerine gelene kül grisi saçlı bir çocuk görüp görmediklerini soruyorlardı.
“Olaylar buraya nasıl geldi…?”
Bir süre boyunca bu ülkede her şey yolunda gitmişti.
Bana verilen paranın ancak bir hafta yeteceğini biliyordum. Yaşayacak bir yere, yemeğe ve giysiye ihtiyacım vardı. Hayatta kalmak için çok paraya ihtiyacım olacaktı.
Her şeyden önce bir iş bulmalıydım.
Kafeler, restoranlar, hanlar, kıyafet dükkanları, kitapçılar… Caddeler boyunca dizilmiş bir sürü farklı işletme vardı. Acaba iyi bir deneyim kazanmak için nerede çalışabilirdim? On yaşında bir büyücüyü kim işe alırdı ki?
Her dükkanı dikkatle inceleyerek cadde boyunca yürüdüm.
“Sen! Hey, sen! Şuradaki!”
Tam o sırada biri bana seslendi. Sesin geldiği yöne baktığımda, yol kenarındaki bir tezgahın hemen yanındaki dar sokaktan bir adamın bana el ettiğini gördüm.
“Sen, yoksa iş mi arıyorsun? Senin için harika bir işim var!”
Bak sen! Zihnimi mi okuyordu?
Bu tesadüfe çok şaşırmıştım; adamın durduğu o dar ve kasvetli ara sokağa sanki mıknatıslıymışım gibi büyük bir heyecanla yürüdüm.
“Nedir bu harika iş?”
Hızla değerli bir deneyim kazanacağımı düşünerek aniden heyecanlanmıştım.
“Şehirdeki insanlara şunları dağıtmanı istiyorum.”
Adam elime küçük bir sepet tutuşturdu. İçi bir sürü şekerlemeyle doluydu.
Anlattığına göre, kasabanın caddelerinden birinin köşesine bir şekerlemeci dükkanı açmıştı. Dükkan bir hafta sonra açılacaktı. Reklam olması için etrafta gezip şeker dağıtmamı istiyordu.
Ben iş arıyordum, adam da reklamcı arıyordu. Çıkarlarımız örtüşmüştü. Hemen kabul ettim ve içi şeker dolu sepetle oradan ayrıldım.
Sonraki birkaç gün boyunca sokaktaki insanlara şeker dağıtarak dolaştım.
“Yeni bir şekerlemeci açılıyor! Lütfen buyurun, bir bakın!”
Her gün, büyük bir hevesle bağırarak işimi yapıyordum.
Adam her gün yemeklerimi de nazikçe hazırlıyordu. Kaldığım han için elimdeki o azıcık parayı her gün eritirken, yemek masrafını dert etmemek beni inanılmaz minnettar bırakıyordu.
Dükkanın açılış günü yaklaştıkça, adam bana hayallerinden bahsetti. Kendi dükkanını açabilecek noktaya gelene kadar ne zorluklar çektiğini ve sonunda bu şekerlemeciyi açabileceği için ne kadar mutlu olduğunu anlattı.
Ancak bir hafta sonra—
Adamın açmayı hayal ettiği şekerlemecinin kapısından içeri giren ilk kişiler, kaba saba ve tekinsiz görünümlü bir grup adamdı.
“Ee, sen! Bizden aldığın borç parayı unuttun sanma sakın, ha? Böyle bir dükkan açıp keyfine bakmadan önce bize olan borcunu ödemen gerekmez mi, sence de öyle değil mi?”
Şüpheli adamlar dükkan sahibini sıkıştırmaya başladı.
Görünüşe göre dükkan sahibi bu karanlık tiplerden borç almıştı.
“Ü-üzgünüm…! Özür dilerim! Şu an yanımda hiç para yok ama dükkan iş yapmaya başlar başlamaz mutlaka ödeyeceğim! Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var—”
“Bekleyeceğimizi mi sanıyorsun? Hemen öde!”
Ağzı bozuk adamlardan biri dükkan sahibini yakasından kavradı. Öfkeliydi ve eğer parayı ödemezse, karşılığında organlarını satarak paralarını alacaklarını söyleyerek tehdit etti.
O an, adamın anlattığı zorluk dolu hikayeler aklıma geldi.
Adamın elinde para olmamasının sebebinin, bana her gün yevmiye vermesi ve yemeklerimi hazırlaması olduğundan emindim. Göğsüm sızladı. Bunu fark eder etmez o suçluların önüne dikildim.
“D-durun, lütfen! Eğer istediğiniz paraysa—paraysa, ben öderim!”
Sonra elimdeki tüm parayı o tekinsiz adama uzattım.
Yine beş kuruşsuz kalmıştım.
Ama sorun değildi. Zaten bu ülkeye girmeden önce de meteliksizdim, yolculuğuma ilk başladığımda da. Bunun da hayat yolunda önemli bir tecrübe olacağından emindim ki—
“Hey, hey! Beni budala mı sandın sen küçük hanım? Cebindeki üç beş kuruş bizi kesmez!”
……
Nasıl yani? Yetmiyor muydu?
Elimdeki tüm parayı telaşla cebine tıkıştırdıktan sonra, o kaba herif beni boydan boya süzüp tartmaya başladı.
“Küçük hanım, yakından bakınca fark ettim de, amma da duru bir yüzün varmış. Seni satsam iyi para eder ha!”
……
İçimi kötü bir his kapladı.
“Bize olan borcunuzun karşılığında bu kızı alalım. İşte o zaman ödeşmiş oluruz.”
Gerçekten çok kötü bir his.
Bu tehditkâr atmosferin ortasında, yardım istercesine dükkân sahibine baktım.
Sessizlik
Anında gözlerini benden kaçırdı.
Sadece şunu mırıldandı:
“Üzgünüm. Tamam o halde, lütfen çocuğu satın.”
İşte o an, adamın tam bir pislik olduğuna kanaat getirdim.
Sonrası ışık hızıyla gelişti. Hemen süpürgemi çıkarıp dükkândan fırladım. Tıpkı memleketimden ayrıldığım o günkü gibi, var gücümle kaçmaya başladım.
“Ah, bekleyin bir dakika! Hey, siz! Yakalayın şunu! Sakın kaçmasına izin vermeyin!”
Ana caddede süpürgeyle uçmanın çok dikkat çekeceğini biliyordum. Bu yüzden kalabalığın arasına sızar sızmaz süpürgemi saklayıp yürümeye başladım.
Bir süre uzaklaştıktan sonra, yoldan geçenlerle konuşan bazı askerler gördüm.
Tamamdır, askerlerden yardım isteyeceğim.
“Bay asker! Yardım edin lütfen! Korkunç adamlar beni kovalıyor!”
Askerlerden birinin koluna yapıştım.
“Hmm? Öyle mi...?” Asker, konuşmasının ortasında aniden bitivermemle şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı. Sonra ellerini omuzlarıma koydu. “Anlattıkların gerçek mi acaba?” diye sordu. “Neredeymiş o korkunç adamlar şimdi?”
“Şey...”
Bakmak için arkama döndüm.
Can havliyle kaçışım işe yaramış olmalıydı çünkü suçlular ortalıkta görünmüyordu.
İçinde bulunduğum durumu nasıl açıklayacağımı bilemedim. Çocuk aklımla kara kara düşünmeye başladım.
“Ama bu aslında harika oldu. Ben de tam seni arıyordum. Son bir haftadır ortalıkta dolaşıp şeker dağıtan o küçük kız sensin, değil mi?”
“Iıı, ah, evet... Benim ama...”
“O dağıttığın şekerlerin içinde ne vardı, haberin var mı?”
“...Efendim?”
“İncelediğimizde, verdiğin şekerlerin içinde yasa dışı sınırında, bağımlılık yapıcı bir madde olduğunu saptadık. Üstelik kaynağını da bilmiyoruz. Nereden buldun o şekerleri bakayım? Sana sormak istediğim birkaç—”
Anlaşıldı. Bu iş böyle yürümeyecekti.
Koşarak oradan uzaklaştım.
“Ah, hey! Bekleee!”
Böylece, beş kuruşsuz kalmanın üstüne bir de hem askerler hem de suçlular tarafından kovalanır hale geldim.
Şansım mı yaver gitmiyordu yoksa o zamana kadar haddinden fazla mı şanslıydım, emin değildim. Ancak göz açıp kapayıncaya kadar her şeyimi kaybetmiştim. Çaresizce ara sokaklara sızıp kaçmaya çalışıyordum.
Sonsuza dek ya da en azından beni unutana kadar, çöp kenarlarında büzülerek yaşamak zorunda kalacağımdan korkuyordum.
Fakat peşimdekiler, büyü kullanabilse bile on yaşındaki bir kız çocuğunu kolayca alt ettiler.
Sanki suçlular ve askerler ağız birliği yapmış gibi, tüm ara sokakları kapsayan bir arama başlattılar. Çok geçmeden yakayı ele verdim.
Teselli bulduğum tek nokta, askerlerle suçluların aslında beni yakalamak için iş birliği yapmamış olmalarıydı.
“Hey, siz askerler burada ne arıyorsunuz? Bu küçük kız bizim değerli mülkümüz! Dokunmayın ona!”
Görünen o ki, suçluların gözünde çoktan bir mal haline gelmiştim.
“Asıl biz size sormalıyız. Kızla ilgili cevaplaması gereken pek çok sorumuz var. Yaptığı o tekinsiz şekerler hakkında sayısız şikâyet aldık. Onu adalete teslim etmeliyiz!”
Anlaşılan o ki, askerlerin gözünde de zehir şekerler yapan bir suçluya dönüşmüştüm.
Ah, bu çok kötü.
“Şey, ben... B-ben yapmadım—”
Bunu nasıl açıklayacaktım ki?
Etrafımı saran yetişkinlerin arasında, dehşet içinde dikilmekten başka bir şey gelmiyordu elimden. Bir büyücü olmama rağmen henüz on yaşındaydım. En nihayetinde yapabildiğim tek şey, oracıkta gözyaşlarına boğulmak oldu.
Tabii sokak ortasında bir grup yetişkinin küçük bir kızın etrafını sarıp birbirlerine bağırması halkın dikkatinden kaçmadı.
Birinin çıkıp buna itiraz etmesi de gayet doğaldı.
“Neler oluyor burada?”
Benim için kavga eden askerlerin ve suçluların arasına giren, saçları neredeyse saydam görünecek kadar beyaz bir kadındı.
Üzerinde saçlarıyla aynı parlak beyazlıkta bir cübbe vardı ve göğsünde yıldız şeklinde bir broş taşıyordu.
Otuzlu yaşlarının sonlarında gibi görünüyordu.
“İyi insanlar, gün ortasında küçük bir kız çocuğu için mi kavgaya tutuşur?”
Ses tonu sakindi ama büyücünün sözlerinde karşı konulamaz bir otorite vardı. Askerler bir adım geri çekilip toparlandılar, suçlular ise süklüm püklüm geri bastılar.
Askerlerden biri, aniden beliren büyücüyle konuşmak için ağzını açtı. Muhtemelen durumu izah etmeye çalışacaktı.
Ancak askerin sesi çıkmadan, büyücü başını iki yana salladı: “Koşullar ne olursa olsun, yönteminiz tamamen yanlıştı, öyle değil mi? Çocuk korkmuş, görmüyor musunuz?”
Ardından büyücü, askerlere geri çekilmelerini emretti ve suçluları oradan kovdu. “Hadi, gidin buradan,” dedi. “Bu çocuğun sorumluluğunu ben üstleniyorum.”
Etrafımdaki tüm o tehlikeli insanları temizledikten sonra büyücü gözlerini bana dikti.
“Burada neler olduğunu bilmiyorum ama durumun karışık olduğu belli. Benimle gel,” dedi ve elimi tuttu.
Beni oradan çekip alan kadın, adının Beyaz Cadı olduğunu söyledi.
Beyaz Cadı, bu ülkede yaşayan bir cadı olduğunu anlattı.
İlk kez cadı diye bilinen birini görüyordum. Görünüşe göre, büyü yeteneklerini geliştiren ve öğretmenlerinden yıldız şeklinde bir broş alan kişilere bu isim veriliyordu.
Beni lüks dairesine davet etti.
“Büyü kullandığını görebilir miyim?” diye sordu ve elime bir asa tutuşturdu.
Mülkün salonunda neredeyse hiçbir şey yoktu; sadece masa, kanepe ve kitaplıktan oluşan en sade eşyalar. Ancak benim gibi cahil biri bile bu mobilyaların son derece kaliteli olduğunu görebilirdi; varlıklı bir hayat sürdüğü her halinden belliydi.
Ben de dikkatlice asaya bir miktar büyü enerjisi verdim, yanlışlıkla bir yere zarar vermemeye özen gösterdim.
Asanın ucundan bir ışık hüzmesi yükseldi.
“Anlıyorum.”
Başını sallayarak bunun yeterli olduğunu belirtti ve sordu: “Peki şimdi, bana hikâyeni anlatır mısın?”
Hikâyem.
“...Nereden başlamalıyım?”
Muhtemelen askerler ve suçlular tarafından kovalanmama yol açan olaylar silsilesini merak ediyordu. Açıklamaya tam olarak nereden başlayacağımı bilemedim.
Ben tereddüt ederken o nazikçe gülümsedi.
“İstediğin yerden,” dedi Beyaz Cadı. “Vaktin yettiğince, anlatmak istediğin kadar... Neden istersen ondan bahset bana.” Sonra, anlatacaklarımın uzun süreceğini tahmin etmiş olacak ki birkaç tabak kurabiye ve makaronla birlikte çay getirdi.
Anlattım.
Buraya gelmeden önce başımdan geçen her şeyi bir bir anlattım.
Kıyıda, yıkıntıların altında kaldığıma dair en eski anımı söyledim. Gözlerimi açtığımda kendimi bir yetimhanede bulduğumu anlattım. Yetimhanedeki hayatın ne kadar bunaltıcı, sıkıcı ve kalp kırıcı olduğunu; normal olmadığımdan ne kadar emin olduğumu ve oradan nasıl kaçtığımı dile getirdim. Yolculuğumun başında ulaştığım o nazik köyden bahsettim. Ardından, günlerce ovalarda uçtuktan sonra o kervan partisi ile karşılaşıp buraya nasıl geldiğimi anlattım.
“Buraya gelene kadar pek çok insan bana yardım etti.” Yolculuğum boyunca köydeki yaşlı kadın ve diğerleri, kervandakiler, hepsi bana nezaketle yaklaşmışlardı. “Zorda kalan insanlara dostça davranmanın normal bir şey olduğunu düşünmüştüm.”
Yolculuk ederken, normal insanların hayatlarını iyilik yaparak geçirdiklerini sanmıştım. Bana nezaket gösteren o insanlar gibi, ben de başkalarına karşı nazik olmak istemiştim.
Beyaz Cadı sordu: “Normal biri olmak istediğin için mi yolculuk ediyorsun?”
Sessizlik
Cevap veremedim. “Normal olmanın ne demek olduğunu hâlâ pek anlamıyorum.”
Dünya, anlamadığım şeylerle dolup taşıyordu.
Eğer ben de başkalarının bana yaptığı gibi nazik yaşayabilirsem ve insanlara iyi davranırsam, bunun normal bir yaşam tarzı olacağını düşünmüştüm ama...
Bu düşüncemin sonucunda, ülkeye girdiğim bir hafta içinde bir grup adam benden faydalanmıştı ve elimde avucumda ne varsa kaybetmiştim.
“Gözlerinin önünde çabalayan, tanıdığın birine yardım eli uzatmak, iyi davranmak normal değil mi?” diye sordum Beyaz Cadı’ya.
Başını iki yana salladı.
“Normal mi değil mi bilmem ama anlattıklarından yola çıkarak söyleyebilirim ki, bu olaydaki tutumun kesinlikle budacaydı.” Kadın beni yumuşak bir ses tonuyla azarladı. “Sırf nazik olma arzusuyla, karşındaki kişinin en başta neden o zor duruma düştüğüne bakmadan yardım etmemelisin. Yardım ettikten sonra neler olacağını düşünmek zorundasın.”
Nezaket, başkaları düşünülerek yapılan bir eylem olmalıydı; sadece kendi vicdanını tatmin etmek için yaptığın bir şey değil.
Bana bunları söyledi.
Normal olmanın anlamı bu muydu acaba?
Onun bu kadar içten konuşmasını dinlerken bunu düşündüm. Beyaz Cadı ne düşündüğümü anlamış olmalıydı.
Konuşmak için tekrar ağzını açtı.
“Sürekli bahsedip durduğun şu normal meselesi... Başka bir deyişle, buna sağduyu da diyebiliriz. Ve sağduyunun belirli bir şekli yoktur. Her insanda farklı bir surete bürünür. Mesela, şu tabakları ele alalım,” diyerek eline bir kurabiye aldı.
“Masanın üzerinde bir sürü farklı tabak var. İlk bakışta aynı görünebilirler ama her birinin deseni biraz farklıdır. Sağduyu da tam olarak böyledir. Dışarıdan özdeşmiş gibi durur ama her insanın içindeki yansıması bambaşkadır,” diye devam etti.
“Örneğin, güzel bir tabakta sunulan kurabiyeler ve makaronlar iştah açıcı görünmez mi? Peki ya bu tabak kirli ve şekilsiz olsaydı, yine aynı lezzette görünürler miydi acaba?”
Zihnimde canlandırdım. Sonra başımı iki yana salladım.
“...Görünmezlerdi.”
“Kesinlikle,” diyerek onayladı Beyaz Cadı.
İnsanların bilgi ve deneyimlerinin sağduyu temelleri üzerine inşa edildiğini, eğer birinin sağduyu anlayışı çarpıksa, bilgi ve deneyimi algılayış biçiminin de farklı olacağını anlattı. Konuşurken asasını salladı ve tabaklardaki tüm kurabiyeleri havaya kaldırdı.
“Ve ne yazık ki, hangi tabakların temiz ve güzel, hangilerinin kirli ve şekilsiz olduğu konusunda tek bir doğru cevap yok.”
Sessizlik
Gözlerimi kaçırdım.
En azından benim için masada kalan tabaklar, kim bakarsa baksın güzel diyeceği türden şeylerdi.
“Bu ülkeye gelmeden önce tanıştığım insanlar iyi insanlardı.”
Küçük yerleşim yerinde yaşayan yaşlı kadın ve diğerleri, o göçebe aile... Hepsi tamamen yabancı olmama rağmen bana nezaketle yaklaşmıştı. Eğer onlara biraz daha benzeyebilirsem, normal bir insan olabileceğime dair içimde güçlü bir inanç vardı.
“Öyleler miydi gerçekten? Bana pek öyle gelmedi.” Beyaz Cadı sadece başını salladı. “Mesela, şu an üzerindeki cübbeyi sana veren kadın... Onun gerçekte kim olduğunu biliyor musun?”
Kafa Karışıklığı
“Bir zamanlar buralara yakın bir ülkede, kendi kocasını öldüren bir büyücü vardı. Yakalanıp on yılını hapiste geçirdi, sonra da topluma geri kazandırıldı. Ancak kocasını katletmiş olması peşini bırakmadı, toplumdaki yeri elinden alındı ve o da ülkeden kaçtı. Üzerindeki cübbe, tam da o olay anında büyücünün giydiği cübbenin aynısı.”
“...... Ha?”
“Görünüşe göre yolculuğun sırasında bir aile karavanına da rastlamışsın. Senin gözünden bakınca nasıl görünüyorlardı?”
“Nasıl mı görünüyorlardı...?” Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu ama yine de birkaç kelime fısıldayabildim. “Şey... Mutlu görünüyorlardı.”
“Öyle mi? Bu arada, o aile daha önce bu ülkeye de gelmişti ama buradaki halkın sert eleştirileriyle karşılaştılar; çünkü çocuklarını istismar ediyorlardı. İnsanlar, küçücük yaştan itibaren çalışmaya zorlanan ve eğitim hakkı ellerinden alınan o çocuklar için çok üzülmüştü.”
Eleştirilere dayanamayan aile, çareyi ülkeden kaçmakta bulmuştu.
“...Ama...” En azından o insanlar, bir yabancı olmama rağmen bana iyi davranmışlardı. Hiç de kötü biri gibi durmuyorlardı. En azından bana göre.
Başımı öne eğdim, o ise onaylarcasına başını salladı.
“Senin perspektifinden iyi görünen insanlar, başka bir açıdan bakıldığında çok kötü görünebilirler. Demek istediğim tam olarak bu.”
Yani bana, kimin gözüyle bakarsan bak, tek bir doğru sağduyu veya tek bir hakiki normal diye bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyordu.
“Anlattıklarından anladığım kadarıyla, senin sağduyu mekanizman henüz tam gelişmemiş. Sadece çevrendeki normal görünen insanların davranışlarını taklit ediyorsun ve onları doğal olarak dürüst insanlar olarak kabul ediyorsun.”
Beyaz Cadı asasını yerine koydu.
Havada hafifçe süzülen tüm kurabiyeler masanın üzerine düşüp paramparça oldu.
“...Peki, ne yapmam gerekiyor?” diye sordum. Bahsettiği bu sağduyuyu kazanmak için ne yapabilirdim? “Normal biri olmak için ne yapabilirim?”
Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Tek bildiğim cahil olduğumdu. Bunun dışında koca bir boşluktum.
Ona adeta yalvaran gözlerle baktım, bir yardım eli uzatmasını bekledim ama o sadece başını sallayıp cevap verdi: “Acaba? Bunu ben de pek bilmiyorum.”
Sonra, nazik ve içten bir gülümsemeyle devam etti: “O zaman neden benimle birlikte çalışmıyorsun?”
Beyaz Cadı kesinlikle tuhaf biriydi.
Güzel tabak tanımının her insan için farklı olduğunu anlatmak için tabak metaforunu kullanmıştı. Ama o örneği takip edecek olursam, sanırım onun tabağı çoğu insana göre oldukça tuhaf görünürdü.
Ne de olsa, hiçbir kan bağı olmayan tamamen yabancı birini, yani beni, büyü çalışmak üzere öğrencisi olarak yanına almıştı. Bu kadar büyük bir lüks daire içinde tek başına yaşamanın israf olduğunu söyleyip bana bir oda vermişti. Sonra da temelden başlayarak büyüye dair her şeyi bana öğretmişti.
“Eminim bir an önce yolculuğuna dönmek için can atıyorsun ama olmaz. Dışarıda çok fazla kötü insan var ve senin gibi tek başına seyahat eden genç bir kız, kandırılması kolay, iştah kabartan bir hedeftir. Seni bu halinle bırakırsam yine aynı şekilde dolandırılacağın gün gibi ortada.”
“Peki o zaman ne yapmalıyım?”
Başımı merakla yana eğdiğimde, sanki dünyanın en basit şeyiymiş gibi cevap verdi: “Bir cadı ol. Bana ileri düzey bilgi ve becerilere sahip bir büyücü olduğunu ve bunları kullanacak kadar güçlü olduğunu kanıtla. Ne de olsa, bir cadı olana kadar yolculuğuna dönmene izin vermeyeceğim.”
Sert ama nazik bir cadıydı.
Günbegün bana sadece büyüyü nasıl yönlendireceğimi değil, aynı zamanda yolculuk kurallarını ve genel olarak sağduyu sayılan diğer şeyleri de öğretti.
Görünüşe göre o ülkede hatırı sayılır bir konumu vardı.
Her gün her türden insan, çeşitli ricalarla lüks dairesinin kapılarını aşındırırdı. Aradıkları yardımı alıp alamayacakları, teklif ettikleri paraya bağlıydı. Çok az paraya iş almazdı, ama çok fazla paraya da almazdı.
Nedenini sorduğumda ise şöyle cevap vermişti: “Saygın insanlar, bir cadıyı üç kuruşa kiralamaya çalışmayacak kadar akıllıdır. Çok fazla para teklif edenlerin ise neredeyse her zaman, talep anında açıklamadıkları gizli kapaklı durumları vardır.”
Bu yüzden sadece doğru miktarda para teklif eden, doğru türdeki insanların işlerini kabul ettiğini söylerdi.
“Sizin normal tanımınız bu mu efendim?”
“Sanırım öyle.” Beyaz Cadı başıyla onayladı.
Bundan yaklaşık beş yıl sonra, on beşinci yaş günümde, göğsüme bir çan çiçeği buketi taktım. Eğitimim meyvelerini vermeye başlamıştı ve böylece bir cadı çırağı oldum.
Çıraklığımın başladığı gün, gerçek büyü üzerine olan yoğun eğitimim de hız kazandı.
Hayatımı yolculuk ederek geçirmek istiyorsam, karşıma çıkabilecek her türlü tehlikeyi alt etmemi sağlayacak her türlü büyüyü öğrenmeliydim; Beyaz Cadı bana çeşitli büyüleri öğretirken hep bunu vurgulardı.
On beş yaşına basıp çırak olduktan sonra, cadının işlerine de yardım etmeye başladım.
İksir hazırlamaktan haşere temizlemeye, kayıp eşya ve insan bulmaktan eşya yapmaya ve yok etmeye kadar her şeyi yaptık.
Büyüsünü dünyanın ve diğer insanların iyiliği için kullanıyordu.
Ancak insanlar her zaman cadıya veya asistanına şükran duymazlardı. Bunun sebebi, büyü bir kişiye yardım etmek için kullanıldığında, bazen başka birine engel teşkil etmesiydi.
O ülkede büyü öğrenirken, ustamla birlikte bazen takdir edildik, bazen ise nefretle karşılandık.
“Neden bana büyü öğretmek konusunda bu kadar naziksiniz?”
On sekiz yaşına basıp yetişkin olduğum gün, Beyaz Cadı şöyle dedi: “Sanırım bir cadı olman için artık doğru zaman geldi.”
Ve böylece, doğum günümde bir cadı olarak tanındım. “Tebrikler. Sonunda yolculuğuna çıkmak için tüm hazırlıklarını tamamladın.”
Beyaz Cadı, ilk tanıştığımızdaki gibi nazikçe gülümsedi.
Çırak olarak çalışırken yolculuğum için satın aldığım siyah cübbeyi giydim. Cübbenin göğüs kısmına yıldız şeklindeki broşu iğneledi.
Hafif ağırlığı göğsüme baskı yapıyordu.
“Sizinle tanıştığım için çok mutluyum.”
Normalde asla söylemeyeceğim bu sözler, ağzımdan kendiliğinden dökülüverdi.
Tekrar yola çıkacak olmanın verdiği heyecanla keyfim yerinde olmalıydı.
“O laf bana ait.” O da muhtemelen benimle aynı ruh halindeydi. “Senin hayatımda olman sayesinde benim de kurtulduğum söylenebilir.”
Başımı iki yana salladım.
“Sizi kurtaracak kadar güçlü değilim,” diye karşılık verdim.
Ama o da, beni taklit edercesine başını salladı.
“Hayır, hayır. Tanıştığımız an kurtuldum ben... Çünkü bu dünyadaki tek tuhaf insanın kendim olmadığını kesin olarak öğrenmiş oldum.”
Sessizlik
“Ve bu yüzden geçtiğimiz birkaç yıl benim için kendine has bir şekilde dolu dolu geçti.”
O an bir şeyi hatırladım.
Kendisine yardım için gelen insanların işlerini, uygun bir karşılık teklif etmedikleri sürece asla kabul etmezdi.
Eğer sundukları bedel çok yüksekse onlara güvenmezdi; çok düşükse ilgi bile göstermezdi. Sadece değer yargıları kendisininkiyle en azından birazcık uyuşan insanların taleplerini kabul etmişti.
Teklif edilen ile istenen arasında bir uçurum olduğunda, talebi dinlemeyi tamamen reddederdi.
Onunla tanıştıktan sonra geçirdiğim günler benim için mutlu günlerdi.
Muhtemelen onun için de öyle olmuşlardı.
“Cadı ismin olarak nasıl bir isim istersin?” diye sordu bana.
Başımı yana eğdim.
“Nasıl bir isim iyi olurdu?”
Bir kere, tanıdığım tek cadı oydu. Başka hiçbir cadıyla tanışmamıştım. Bir cadıyı simgelemek için ne tür isimlerin uygun olduğunu merak ediyordum.
Tam bu noktada, kendimi bir kez daha ona neyin normal olduğunu sorarken buldum.
Bana gayet açık bir şekilde cevap verdi.
“Bu ülkede, ismini saç renginden almak gayet normal karşılanır.”
“Anlıyorum.”
Ona baktım. Göz alıcı, bembeyaz saçları vardı. İşte bu yüzden o, Beyaz Cadı’ydı. Bana biraz fazla basit gelmişti ama...
“Pekala, ben de öyle yapacağım. Lütfen benim ismim için de saç rengimi kullanın.”
Hafifçe eğilerek selam verdim.
Başını salladı. “Tamamdır, öyle yapalım.”
Ve böylece cadı ismimi ondan almış oldum.
Saç rengimle bağlantılı, sade bir isim.
“Kül Cadısı.”
O günden sonra, Kül Cadısı olarak uzun, upuzun bir yolculuğa çıktım.
Süpürgemle dünyanın dört bir yanında uçtum, sık sık alışılmış rotaların dışına saptım. Bazen başıma güzel şeyler geldi, bazense tam aksine kötülüklerle karşılaştım.
Dünya, akla gelebilecek her türlü normal tanımıyla dolup taşıyordu.
Her gün kusursuzdu.
Yolculuğumun üzerinden yıllar geçtikten sonra yanıma iki öğrenci aldım. O andan itibaren, o ikisini çırak cadılar olarak yetiştirirken bir yandan da seyahat etmeye devam ettim.
Sonra o ikisi de birer cadı oldu ve her biri kendi yoluna gitti. Ben de kendimi yine yapayalnız buldum.
“Ülkemize hoş geldiniz! Turistik gezi için mi buradasınız?”
Uygarlıktan fersah fersah uzak, ücra bir ülkeye varmıştım. Huzur dolu, kendi halinde, kayda değer bir turistik yeri olmayan küçük ve sıradan bir yerdi.
Belki de buralara pek turist uğramadığından, kapıdaki muhafız beni sert bir selamla karşıladı.
Başımı iki yana salladım.
“Yuvama dönüyorum.”
“Hadi ya? Eve dönüş mü dediniz?” Muhafızın gözleri fal taşı gibi açıldı ve selamı bıraktı. “Affedersiniz, isminiz nedir acaba?”
“Bana Kül Cadısı derler.”
“Lütfen bir an bekleyin! Çıkış kayıtlarını kontrol edeceğim.”
Eğer yuvama dönüyorsam, bu bir zamanlar buradan ayrılmış olduğum anlamına gelirdi. Görünüşe göre muhafızın, daha önce ülkeden ayrıldığımı teyit etmek için kayıtları incelemesi gerekiyordu.
Hayatımda ilk kez yuvama döndüğüm için kafa karışıklığı yaşıyordum.
“Çıkış yaptığınıza dair bir kayıt bulamadım ama...”
Ülkeden ilk ayrıldığımda henüz Kül Cadısı değildim, bu yüzden kayıtlarda bu isimle bulunmamam gayet doğaldı.
Zaten pek de hoş şartlar altında ayrılmadığım için kayıtlarda olma ihtimalim iyice düşüktü.
“Bir de Victorica ismine bakmayı deneyin.”
Ona kayıtlarda on yıl kadar geriye gitmesini söyledim.
Zaten üzerinden epey zaman geçmişti. Ona, normal olmadığından korkup yetimhaneden gizlice kaçmayı kafasına koyan, sonra da ana kapılardan zorla dışarı çıkan o toy, genç büyücünün ismini verdim.
Yılı tam olarak belirttiğimde, çıkış kaydımı kolayca buldu.
Kaydı bulur bulmaz muhafızın kaşları çatıldı.
“...Burada yasa dışı çıkış yaptığı yazıyor.”
“İşte bu yüzden para cezasını ödemeye geldim zaten.” Ona başımla onay vererek sordum: “İçeri girmeme izin var mı?”
“Şey, içeri girmezseniz cezayı da ödeyemezsiniz, o yüzden...”
Kapı muhafızı kenara çekilip beni içeri buyur etti. Kapının diğer tarafında o bildik, huzurlu manzara uzanıyordu.
“Hoş geldin, Hanımefendi Cadı.”
Selam duran muhafıza ben de selam verip kapılardan geçtim.
Huzur Ülkesi Robetta.
Yolculuğumda uğradığım son ülke, her şeyin başladığı yer olan memleketimdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.