BAŞLIK: Maç Başlamadan Evvel
İçerik:
Sabah saatlerinde belli bir ülkeye vardım. Süpürgemle ovaların üzerinde uçarken burayı tesadüfen keşfetmiştim, bu yüzden nasıl bir yer olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Kapı kurulamayacak kadar küçük köylerde göçmenlik kontrolüne gerek duyulmazdı, ama bir bölgesi olan ülkelere her girişinizde kapı muhafızları size mutlaka soru sorardı. Gerçi olağan dışı bir durum yoksa, sorular hep aynı olurdu.
–Adınız?
–Elaina.
–Memleketiniz?
–Robetta Barış Ülkesi.
–Giriş sebebiniz?
–Gezmek.
–Kalış süreniz?
–Muhtemelen üç gün.
Normalde sorular burada biter, varsa giriş ücretini öder, muhafız da geri çekilip içeri buyur ederken "Hoş geldiniz, iyi yolculuklar" derdi...
–Kahvaltıda ekmek mi yersiniz, pirinç mi?
...Ancak sorular devam etti. Hem de oldukça tuhaf bir soruyla.
–...Ne? Kaşlarımı çatarak karşılık verdim.
Muhafız, yüzünde en ufak bir seğirme olmadan kendini tekrarladı: "Kahvaltıda ekmek mi yersiniz, yoksa pirinç mi? Bu bilgi girişte zorunludur, lütfen dürüstçe cevap verin."
Mutfak kültürlerinde bir tür anlaşmazlık yaşanıyor olmalıydı. Pekala, gerekli bilgi olduğunu söylüyorsa dürüstçe cevap vermeliydim. Gerçi bu sorunun resmi bir prosedürde biraz yersiz olduğunu düşünüyordum.
–Bir tercihim yok. Ben bir gezginim, bu yüzden ziyaret ettiğim yerlerin damak zevkine uyum sağlamayı amaçlarım.
Yani, sürekli pirinç yenen bir ülkede "Ben sadece ekmek yerim!" diyemem ki. Elbette tersi de geçerli. Tarafsız bir duruş sergileyeceğim.
–Hmm... Ne kadar da alışılmadık, dedi muhafız, sakalını sıvazlayarak. –Anladım. Bu durumda, sizi ikisi için de kaydettim. Sonra geri çekilip, "Lütfen dikkatli olun, Cadı Hanım," dedi.
Muhafıza eğildikten sonra, kapıdan geçtim.
Tuhaf sorunun sebebini hemen anladım.
Burada iki farklı kültürün bir araya geldiği belliydi.
Kapıdan çıktığımda, tam önümde büyük bir kanal uzanıyordu. Kanalı bir sınır gibi kullanarak, sağdaki evlerin hepsi Doğu tarzında, soldaki evlerin hepsi ise Batı tarzında inşa edilmişti.
Kapının hemen önünde iki yol vardı. Sağdaki tabelada 'DOĞU KASABASI: PİRİNÇ YİYENLER BU YOL!' yazarken, diğerinde 'BATI KASABASI: EKMEK YİYENLER BU YOL!' yazıyordu.
Ülke, pirinç ve ekmek yiyenler olarak iki gruba ayrılmış gibiydi.
–...Hmm. Kararsız kalmıştım. Gerçekten de ikisi de umurumda değildi.
Ama düşününce, Doğu tarzı bir kasabada yürüdüğüm ilk sefer olabilirdi bu. Hep Batı tarzı kasabalarda seyahat ediyordum. Pekala, karar verildi.
Sağa saptım.
Yol, düzgünce döşenmiş kare taşlarla kaplıydı ve gösterişli ahşap evler sıralanmıştı. İleride kraliyet sarayını görebiliyordum ve tıpkı kanal gibi, ayrımın tam merkezine yerleştirildiğini tahmin ettim.
Saraya giden yolun yaklaşık yarısında bir köprü vardı. Yepyeni yapı, tarihi kasaba dokusuyla biraz tezat oluşturuyordu. Köprünün ve sudaki yansımasının oluşturduğu çemberin ortasından küçük bir teknenin geçtiğini görebiliyordum.
–......?
Teknedeki tuhaf figürlere bakarak kafam karışmış bir şekilde başımı yana eğdim.
Küpeştede oturan bir adam kahvaltı ediyordu. Doğu kıyafetleri giymişti, bu yüzden açıkça Doğu Kasabası sakiniydi. Ama tekrar kontrol ettiğimde bile, elinde kesinlikle bir dilim ekmek tutuyordu. Bir pirinç insanı ekmek yiyordu.
Adamın yanında, bir kadın yanaklarını lezzetli görünen bir pirinç topuyla dolduruyordu. Pirinç grubundan gibi görünüyordu ama Batı tarzı bir elbise giymişti.
Meraklanmıştım. Çok tuhaf bir sahneydi.
–Şey, affedersiniz? İkisine seslendim.
Kadınla bakış attıktan sonra adam bana cevap verdi: "Evet, ne vardı?"
Elinde ekmek var ama Doğu kıyafetleri giyiyorsun. Bu tuhaf.
Basit ve net bir soru sordum: "Burası nasıl bir ülke böyle?"
–Nasıl bir ülke mi? Hmm. Adam kollarını kavuşturdu, sonra cevabı yanındaki kadına bıraktı: "Sen nasıl cevaplardın?"
–Harika bir ülke.
–Evet! Burası harika bir ülke. Gezgin Hanım, harika bir ülkedesiniz.
Sormak istediğim bu değildi. Daha çok, yani...
–Kasaba manzarası harika ama siz daha da harikasınız.
–Hayır, sizsiniz.
–Ohoho.
–Ahaha.
......
Anlaşılan burada sadece bir fazlalığımdı. Sanırım şimdi gitmeliyim.
Ayrıca, bu ikisine sormakla istediğim bilgiyi alamayacağım hissine kapılıyorum, yani sohbetimizi kısa kesmiş sayılmam, değil mi? Hayır, ciddiyim.
Her neyse, onlara teşekkür edip ayrıldım.
Biraz bilgi bulma umuduyla, zamanımın elverdiği ölçüde kasabanın hem Doğu hem de Batı kısımlarını dolaştım.
Ancak, ne kadar çok yürüdüysem, o kadar tuhaflaştı her şey. Sabahları dışarıda çok az insan olduğu için fark edememiştim ama öğleden sonra sokaklar dolduğunda, köprüyü o kadar çok insan geçiyordu ki sanki ortada net bir ayrım hiç yoktu.
Daha da tuhafı, 'PİRİNÇ GRUBU ÜYELERİNE SATIŞ YAPILMAZ' yazan kendi tabelalarına rağmen, ekmek tezgahları Doğu kıyafetli insanlara pervasızca mallarını veriyordu.
Sadece tezgahlar değil; kuru gıdacısından manavına kadar kasabadaki her dükkanın bir kuralı varmış gibi görünüyordu. Hepsinin, kasabanın karşı tarafından gelen müşterilere hizmeti yasaklayan tabelaları vardı. Ancak herkes onları görmezden geliyordu. Tabelaların kesinlikle hiçbir amacı yoktu.
Batı Kasabası'ndan Doğu Kasabası'na dönerken, bir mantı dükkanının perdesini araladım.
–Hoş geldiniz. Ne alırsınız?
Bir sandalyeye oturdum ve Doğu kıyafetleri giymiş genç bir kadın önümde eğildi. Dışarıdaki 'EKMEK GRUBU ÜYELERİNE SATIŞ YAPILMAZ' yazan tabelayı işaret ettim ve "Ben ekmek yiyenlerdenim," dedim.
–Bu bir şaka mı? Garson kadın, bir eliyle ağzını kibarca kapatarak kıkırdadı.
–Şaka mı?
Bana doğru gülümseyerek, "Kimse o süslemelere dikkat etmez ki!" dedi.
Elbette. Kasabanın durumunu gözlemleyerek bunu zaten görebiliyordum. Ama o zaman tabelaların amacı neydi?
–Siparişiniz?
–Ah, üç tane tatlı soya soslu pirinç mantısı alayım lütfen.
–Hemen geliyor.
Hâlâ huzursuz hissederek, kasabanın Batı tarafında bir han aradım.
Doğu tarafında da konaklama yerleri vardı ama orada kalamazdım. Düzgün bir yatakta olmadıkça uyuyamıyordum. Ya da belki de Doğu tarzı odalara uyum sağlamakta zorlanıyordum. Hasır paspaslarda çıplak ayakla yürümekten pek hoşlanmazdım.
Kasabayı dolaşıp durdum, sonra en ucuz görünen hana girdim. Önünde 'PİRİNÇ GRUBU ÜYELERİNİN HİZMETİNİ REDDEDİYORUZ' yazan bir tabela vardı.
Pekala, bunu görmezden gelelim.
–İyi akşamlar. İçeri girdiğimde, kayıtsız görünen hancı, tezgahın üzerinde çenesini ellerine dayamış oturuyordu.
–Bir gecelik konaklama lütfen, dedim, bir gümüş sikke çıkararak.
–Teşekkürler. Formu doldurun.
–Elbette.
Bu formlara zaten alışkındım. Birkaç hızlı kalem darbesiyle doldurmayı bitirdim. Tamamlanmış formu hancıya uzatırken, "Sakıncası yoksa, bana burası hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?" diye sordum.
–...Sizi buralarda daha önce görmedim, hanımefendi. Gezgin misiniz?
–Evet. Ve bu topraklar o kadar tuhaf ki aklım almıyor.
Hancı bir an sessiz kaldı, sonra "Ne öğrenmek istersiniz?" dedi.
Ah, anladı. Gezginlerle düzenli olarak iş yapan birinden bekleneceği gibi.
–Pekala, bana Batı Kasabası ile Doğu Kasabası'nın neden bu kadar farklı olduğunu anlatın.
Hancı nihayet can attığım bilgiyi verdi.
–Eskiden bu topraklar, kanalın iki yakasına yayılmış iki komşu ülkeydi. Doğu tarafındaki ülke bir Doğu kültürünü, Batı tarafındaki ülke ise bir Batı kültürünü miras almıştı. Her ülkenin kendi kralı vardı. İki kral iyi anlaşıyordu ve ülkeler arasında harika bir ilişki vardı – yani, şimdiki halinden pek de farklı değildi.
–Mm-hmm. Yeterince basit.
–Bir gün, iki kral konuşmaya başladı. 'Neden iki ülkeyi bir yapmıyoruz?' dediler. Batı ve Doğu da aynı şeyi istediği için kimsenin buna itirazı yoktu. Aslında, bu kararın çoktan alınması gerekiyormuş gibi hissettiriyordu.
–İki kasaba arasındaki köprüler o zaman mı inşa edildi?
Hancı başını salladı. "Evet. Krallar, birleşmeyi anmak için onları inşa ettiler."
–Anladım. Bu yüzden bu kadar yeni ve yersiz duruyorlar.
–Bundan bir süre sonra, iki kralın da birer çocuğu oldu. Batı tarafındaki kralın bir kızı, Doğu tarafındaki kralın ise bir oğlu vardı. Çocuklar da babaları gibi iyi anlaştılar ve sonunda evlendiler. Kanalın hemen kenarına –birleşmiş ülkenin tam ortasına– bir saray inşa edip orada yaşamaya başladılar. Şimdi ikisi de topraklarımızın bir sembolü haline geldi. Ve bildiğim her şey bu kadar, dedi hancı, odamın anahtarını tezgaha bırakırken.
Anahtarı aldım ve "Çok teşekkür ederim. Bu arada, beyefendi, size bir şey daha sorabilir miyim?" dedim.
–Ne o?
Ona ülkeye girerken bana sorulan tuhaf soruyu, kapının ve dükkanların önündeki garip tabelaları ve köprüde tanıştığım çifti anlattım. "İlk başta ülkenin içten bölünmüş olduğunu düşündüm ama etrafıma bakınca, insanlar tabelalara hiç dikkat etmiyor gibi görünüyor. Köprüleri geçip gayet iyi kaynaşıyorlar. Peki o zaman o tabelaların amacı ne?"
Hancı ben konuşurken sessizce dinledi ve bitirdiğimde başını salladı. "Mm. O tabelalar büyük maç için bir hazırlık."
O kadar kendinden emin bir şekilde söylemişti ki, yanlış duymuş muyum diye merak ettim. "Büyük maç mı? Bu da ne demek oluyor şimdi?"
"Duyduğuma göre, ülkeyi ya Doğu ya da Batı kültürü altında birleştirmek istiyorlarmış. Zaten kapı muhafızlarının tuhaf sorular sormasının ve o tabelaların varlığının sebebi de buymuş."
Belki de bu ülke, önceki nesil krallarının iyi niyetli himayesinde birleştikten sonra, şimdi onları yeniden ayırma yönünde bir hareket başlamıştır.
Ama neden?
"O ikisi uzlaşma kelimesinin anlamını bilmiyor," diye gülerek konuştu hancı.
Bu arada, sonradan benden bir bilgi ücreti almıştı.
Orada birkaç gün geçirdikten sonra, tekrar yola çıkmaya hazırlanmaya başladım. Batı ve Doğu kültürlerinin bu harmanı elbette büyüleyiciydi, ama açık konuşmak gerekirse, tek artısı da buydu.
Yeterince gördüğümü hissettim.
Nihayetinde, buranın önemli bir kısmını anlamadan ayrılıyordum, ama neyse işte… değil mi? Cevapları kazıp çıkarmak için yeterince umursamıyordum. Gerçi, tabelaların neden dikildiğini açıklamak isteyen olursa dinlerdim.
Neyse, sorun değil. Umursamadığıma kendimi ikna etmeye çalışarak kapıdan geçtim ki—
"Ah, bir dakika lütfen, Cadı Hanım."
—durduruldum. Muhafız, mızrağını önüne uzatmış, yolumu kesiyordu.
"…Şey, ne oldu?" Eminim yüzümde büyük bir kafa karışıklığı vardı.
"Mümkünse, bize biraz daha zaman ayırır mısınız?"
"…! Neden yapayım ki?"
Zamana, duruma ve sebebe bağlı olarak, ne diyeceğini dinlemeye karşı değildim. Ama saçma bir şeyse, hayır der ve giderim, orası ayrı.
"Lord ve leydi tarafından çağrıldınız."
"……Hı?"
Pekala, sebep hiç de saçma değilmiş anlaşılan.
Kanal boyunca ilerleyip, iki kültüre de göz kulak olan kaleye götürüldüm. Doğu ve Batı tarzlarının şaşırtıcı bir harmanı olan kalenin içinden geçirilerek, nihayet devasa bir kabul salonuna ulaştık.
Salon, Batı tarzı bir oda ile Doğu tarzı bir odanın ikiye bölünüp, her birinin yarısının birbirine yapıştırılmış hali gibi duruyordu.
Hiç de uyumlu değil...
Odaya girdiğimde arkamdan kapının kapandığını duydum ve biraz ileride iki taht gördüm. Orada oturan adam ve kadın, hararetli bir tartışmanın ortasındaydı. Beni orada hiç fark etmemiş gibiydiler.
"Sana diyorum ki, maç shogi oyunu olmalı! Başka yolu yok!"
"Çünkü sen shogide daha iyisin! Sana kaç kez satranç oynamamız gerektiğini söylemem gerekiyor!"
"Peki sana kaç kez senin satrançta daha iyi olduğunu söylemem gerekiyor!"
"Hırrr..."
"Hırrr..."
İkisi tahtlarından birbirlerine dik dik bakarken, gergin atmosfer her an şiddete dönüşebilir gibiydi. Orada olduğumu belli etmek için boğazımı temizledim. Kraliyetin huzurunda yapılacak en nazik şey değildi belki, ama beni fark etmelerini sağlamakta etkili oldu.
"Hı? Siz olmalısınız..."
"Gezgin, değil mi? Aman aman..."
Selam verdim. "Ekselanslarınızın benimle bir işi olduğu söylendi, bu yüzden çağrılır çağrılmaz geldim. Nasıl yardımcı olabilirim?"
"Hmm. Gerçek şu ki—"
Kral konuşmak için ağzını açtı, ama kraliçe sözünü kesti.
"Cadıya ben anlatırım, sen orada durabilirsin."
"Ne yani—? Ben açıklayacağım..."
"Hayır, ben."
Biri acele edip ne olduğunu anlatsın artık! Kimin anlattığı umurumda değil… Kimse yok mu?
Sonunda, boş yere tartıştıktan sonra, kral sözü devraldı ve bana her şeyi anlattı.
"Gerçek şu ki: Bu topraklar savaşın eşiğinde. Gördüğünüz gibi, bu kadınla ben anlaşamıyoruz. Her şeyi bir yarışmayla halletmeye karar verdik, ama şimdi yarışmanın ne olacağına karar veremiyoruz. Sizin tarafsız bir parti olduğunuzu, iki taraftan biriyle de ilişkili olmadığınızı duyduk, bu yüzden nasıl ilerleyeceğimize sizin karar vermenizi istiyoruz."
"…Yarışmaya karar veremiyor musunuz?" Hayır, ondan önce… "Öncelikle, bu yarışmayı neden düzenlemek istediğinizi anlatarak başlar mısınız?"
Kral sesini yükseltti: "Çünkü o, Batı tarafının insanlarına hakaret etti! 'Kahvaltıda pirinç yemeyen insanlar insan değildir!' dedi!"
Bir an bile gecikmeden, kraliçe itiraz ederek sözünü kesti. "Hayır, çünkü sen 'Kahvaltıda ekmek yemeyen insanlar köpekten aşağıdır!' dedin!"
"Tamam, yeter. İkiniz de bir an sessiz olun lütfen."
"……" "……"
Bu durum sinir bozucu olmaya başladığı için, onları susturup durumu kendim ele aldım. Sohbeti krala çevirdim. "Ekselansları, bu topraklara girdiğimde ilk gördüğüm şey tuhaf bir tabelaydı. Pirinç ve ekmek taraflarını ayırmak için yapılmış kafa karıştırıcı bir işaretti, ama söyler misiniz—tam olarak ne amaca hizmet ediyor?"
"Hangi tarafın daha çok insanı olduğunu görmeyi kolaylaştırıyor."
"Hangisinin daha etkili olduğunu anlayabilmek için onları yerleştirdik."
Kraliçe de neden cevap veriyor ki…? Neyse, boş ver. Onu bu konuda uyarmak çok zahmetli olurdu.
"Peki sonuç ne oldu?" diye sordum.
Kral cevapladı: "Batı tarafında daha çok insan var."
"Doğu tarafında daha etkili insanlar var," diye ekledi kraliçe.
"İşte bu yüzden daha fazla insan sayısına göre karar vermemiz gerektiğini söyledim."
"Hayır. Finansal güce göre bir kazanan belirlemeliyiz. Belli ki."
"Sen hiçbir şey anlamıyorsun, hiç de anlamadın."
"Sizin için de aynısını söyleyebilirim."
"……"
"……"
İkisi tekrar birbirlerine dik dik bakarken, aniden bir şey hatırladım. Kabul salonuna ilk girdiğimde ne hakkında bağırıp duruyorlardı? Satranç ve shogi'ydi, değil mi?
Tartışma, çoğunluk kuralıyla mı yoksa finansal güçle mi karar verileceği üzerineyse, neden masa oyunlarından bahsediyorlardı ki?
Benim cevabımı bile beklemeden, ikisi inatla tartışmalarına devam ettiler. "Demek ki yine karar veremiyoruz. O halde, maçı düzenleme yöntemini belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini, o yöntemi belirleme yöntemini satrançla seçmek istiyorum."
"Hayır. Shogi."
"……"
"Anlamıyorsun. Shogi oynarsak, sen daha iyisin!"
"Sen anlamıyorsun, satrançta hep sen kazanırsın!"
"……"
Perdenin arkasına bir göz atmış gibi hissettim. Emin olmak için kral ve kraliçeye sordum: "Bu arada, bu kavga ne zaman başladı?"
İkisi bana döndü ve aynı anda cevap verdiler: "İki yıl önce."
"Anladım. Pekala, o zaman sanırım bunu boş vermelisiniz, çünkü asla çözemeyeceksiniz," dedim ve saraydan ayrıldım. İkisi bağırmaya devam etti ve beni durdurmaya çalışmadılar bile.
Şimdi, her kasabanın sakinlerinin tabelaları neden tamamen görmezden geldiğini anladım. Kral ve kraliçenin bir yarışma düzenleyip ya bir kültür ya da diğerinin altında birleşeceklerini söylemelerinin üzerinden iki yıl geçmişti. Hiçbir şey olmadan zaman öylece akıp gitmişti ve vatandaşların hiçbiri muhtemelen bir kavga uğruna dikilen bir sürü tabelayı umursamıyordu.
Tabelalar zaten süslemelerden başka bir şey değildi.
Farklı bir açıdan bakıldığında, bu, tacın otoritesinin anlamsız hale geldiğinin bir işaretiydi. Şu an, tüm topraklarda hiç kimse kraliyetin söylediklerine gerçekten dikkat etmiyordu.
"Ah, Cadı Hanım. Ülkemizi nasıl buldunuz?"
Saraydan kapıya döndüğümde muhafız beni karşılamak için dışarı çıktı. Tam yanından geçtim ve ancak dış dünyaya adım attıktan sonra arkamı döndüm.
Kültürlerin bu ilginç çarpışmasına bakarak, "Güzel, huzurlu bir yer," dedim. "Gerçi geleceği hakkında bir şey söyleyemem."
Belki kral ve kraliçe zamanlarını boşa harcadıklarını fark eder ve dikkatlerini tekrar yönetmeye çevirirlerdi. Belki de bu durumu uzatmaya devam ederler, ve her yer daha da tuhaflaşırdı. Ya da belki her şey olduğu gibi kalırdı.
Sonunda ne olursa olsun, beni ilgilendirmezdi.
"Doğru; güzel bir yer, değil mi?"
Kapı muhafızı memnuniyetle başını salladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.