“Şey, ne oldu?”
Bayan Fran sorum üzerine başını salladı. “Yok, bir şey yok. Demek Niche’in Maceraları, öyle mi? Zevkin iyiymiş. Ben de severim o kitapları.”
“Ohoho. O kadar çok okudum ki, beş cildin her bir hikayesini ezbere sayabilirim,” diye övündüm.
“Vay canına. Öyleyse en sevdiğin hikaye hangisi? Ben en sonuncusunu, ‘Çırak Cadı Fuura’yı epey severim.”
“…! O benim de en sevdiğim!”
Yanlış hatırlamıyorsam… o hikayede cadı Niche belli bir ülkeyi ziyaret eder, Fuura adında bir kızı çırak olarak alır ve onun cadı olmasına yardım eder. Hikayenin sonunda Niche cadılık hayatını bırakır, kırsalda sıradan bir kadın olarak yaşamaya başlar. Ardından Fuura kendi başına bir cadı olur ve yeni bir seyahat serisine başlar.
“Bu arada, çırak cadı Fuura ile ben birbirimize çok benzeriz.” Bayan Fran tuhaf bir şey söyledi.
“Ne diyorsunuz?”
“Bakalım, ne mi diyorum?” Bayan Fran güldü. “Niche’in Maceraları ünlü bir eser. Bu ülkede bile çok popüler.”
“Ama çok eski bir hikaye değil mi?”
“İyi kitaplar zamana meydan okur.”
“…Sanırım haklısınız.” Uzun süredir hayran olanlar için hiçbir şey bu kadar sevinç verici olamaz.
İstesem, seyahatlerimin bir kısmını Niche’in Maceraları’nı doğrudan tanıtarak geçirebilirdim… Gerçi bütçe kısıtlamalarım sonunda muhtemelen aksaklıklara yol açardı.
“Neyse,” Bayan Fran düşüncelerimi böldü. “Ne zaman ayrılmayı düşünüyorsun, Elaina?”
“…Öbür gün ayrılmayı düşünüyordum.”
“Öbür gün mü?”
“Evet.”
Çok uzun kalamam. Hele ki Bayan Fran buradayken.
“Yarın için planların ne? Yapman gereken bir şey var mı?”
“Yarın mı? Hayır, pek de yok…”
“Yani boşsun?” Bayan Fran hevesle sordu.
Neler oluyor?
Hala biraz şaşkın, cevap verdim: “Şey, boşum… ama…” Hiçbir işim yok değildi, ama planlarım sadece gezmekti. Teknik olarak zamanım vardı.
“Harika.” Bayan Fran gülümsedi.
“Ne harika?”
“Şey, yarın bana yardım etmeni istediğim bir şey var da.”
“Ah. Tabii, hiç fark etmez — ne yapabilirim?”
“Bana ders vermekte yardım etmeni istiyorum.”
......
Bu biraz şüpheli…
“Bana ders vermekte yardım etmeni istiyorum.”
Neden iki kez söyledi?
Çok şüpheli…
Bundan sonra, türlü türlü şeyler konuştuk. Sohbet öyle dalmıştım ki, zamanı tamamen unuttum. Seyahatlerimde tanıştığım farklı insanlardan bahsettik, ona ziyaret ettiğim yerleri anlattım, o da bana adlarını bilmediğim başka yerlerden insanları anlattı. Sohbet bir an bile durmadı.
Keşke zaman dursaydı, ama eğlenirken zaman uçar giderdi. Farkına bile varmadan, dışarıda dünya kararmıştı.
“Aman tanrım, zaten çok geç olmuş. Bugünlük burada bitirip eve gidelim mi?”
Oysa daha çok konuşmak istiyordum.
Okul binasından ayrılırken, Bayan Fran beni evinde kalmaya davet etti, ama reddettim. Bana ne kadar çok bakarsa, seyahatlerime geri dönmek o kadar zor olurdu. Ayrılık da o kadar acı verici hale gelirdi.
Karanlıkta bir han arayarak dolaştım. Arayışım sırasında bir evin penceresi gözüme çarptı. Ay ışığıyla aydınlanan pencere, ayna gibi berrak bir yansıma oluşturuyordu.
Yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.
Sabah oldu.
Bir önceki gece uzun bir arayıştan sonra bulduğum handa uyandıktan sonra, hızla cadı kıyafetlerimi giyip yola çıktım.
Dışarıda süpürgeme bindim ve gökyüzüne yükseldim, rotam tabii ki Kraliyet Büyü Akademisi’ydi. Tüm sabah evlere gazete bırakan genç adamlarla ve atların ve arabaların yerini almış kurye çiftleriyle basit selamlar alışverişinde bulunarak uçtum. Hala biraz uykuluydum ama serin sabah rüzgarı beni tamamen uyandırmıştı.
Büyük kuleyi kendime işaret alarak, hedefime hızlıca, kaybolmadan ulaşabildim. Kuş bakışı manzaradan, kampüsün etrafında bir sürü insan görebiliyordum. Bunlar öğrencilerdi.
Yaklaşık yirmi kişi vardı, önceki öğleden sonra beni kovalayanlarla aynı sayıdaydı. Bayan Fran da aralarındaydı.
Süpürgemi onun yanına indirdim ve yanına durdum. İki ayağımın altında da sağlam zemini hissedebiliyordum.
“Ah, günaydın. Epey erken gelmişsin. Sana belirli bir saat verdiğimi sanmıyorum.” Bayan Fran bana gülümsedi.
“İşte bu yüzden erken geldim.”
“Aman tanrım. Bana kızgın değilsin, değil mi?”
“Ah, hayır. Sadece beni övmenizi istiyorum.”
“Mükemmel. Harika iş çıkardın.”
“Teşekkürler.”
“Pekala, öyleyse planlanandan daha erken başlayabiliriz gibi görünüyor.”
Ve sonra iki kez ellerini çırptı. Şak, şak.
Bunu yaptığında, öğrenciler aceleyle tatbikatlarını durdurup etrafına toplandılar. Aslında, tüm güçleriyle koşarak geldiler demek daha doğru olurdu. Hatta bazı öğrencilerin, aceleyle pratiklerinde kullandıkları suyu yere döktüğünü de gördüm.
Toplanan öğrencilere dönerek, Bayan Fran beni tanıttı. “Herkes, bu Elaina, Küllü Cadı. Onu dün de görmüştünüz, yani zaten biliyorsunuz, değil mi?”
Hızla eğildim. “Ah, merhaba.”
“Bugün onun özel bir seminer vermesini istiyorum. Siz öğrencilerden çok daha yaşlı olmayabilir, ama o muhteşem bir cadı. Onu hafife almayın.” Ardından, tüm öğrenciler birkaç kez onaylayarak başlarını salladıktan sonra, Bayan Fran onlara sordu: “Ona sorunuz var mı?”
Zeki görünümlü, güzel konuşan genç bir adam hemen elini kaldırdı. “Ben, ben! Sevgilin var mı? Var mı?”
Eyvah, yanılmışım. Ahmak görünümlü, kaba saba bir genç çocuktu.
“Hayır yok. Ne de olsa bir gezginim.”
“Sadece büyüyle ilgili sorular,” Bayan Fran onu sertçe kesti. “Başka?”
El kaldıran bir sonraki öğrenci, çekingen görünümlü bir kızdı. Bana ilk yaklaşan iki kişiden biri olabileceğini düşündüm. Bana gergin bir şekilde baktı ve sordu: “Şey… Uzmanlık alanınız ne tür bir büyü…?”
Normal bir soru gelmesine sevinmiştim. “Aslında bir uzmanlık alanım yok. Saldırı büyüleri, manipülasyon büyüleri ve her türlü dönüşüm yapabilirim.”
“Başka soru?”
Biri elini kaldırdı. “Şimdiye kadar ziyaret ettiğiniz tüm yerler arasında en sevdiğiniz hangisi?”
“Burası.”
“Aman tanrım. İltifat kokusu mu alıyorum?” diye araya girdi Bayan Fran.
Birbiri ardına daha fazla el kalktı. Sonu yoktu sanki.
“Sizi cadı olmak istemeye iten neydi?”
“Niche’in Maceraları adında bir kitap okumuştum… En sevdiğim sebep bu zaten.”
“Hangi ülkedensiniz, Elaina?”
“Barışçıl Robetta Ülkesi’ndenim — çok, çok uzak bir yer.”
“Büyü yapmanın sırrını söyleyin!”
“Sadece sıkı çalışma.”
“Gezgin olmak eğlenceli mi?”
“Evet. Çok eğlenceli.”
“Ben, ben! İç çamaşırlarınız nasıl? Ne renkler—?”
Bayan Fran, kaba saba, ahmak görünümlü çocuğu canını burnundan getirecek kadar çimdikledi, ve bu biter bitmez, Soru-Cevap dönemi sona erdi.
Sabahki ders dışı ders sorunsuz ilerledi.
Ancak, öğrencilere en iyi nasıl ders vereceğimden tamamen emin olamadığım için, Bayan Fran’ı bir süre uzaktan gözlemlememe ve nasıl ders verdiğini görmeme ikna ettim.
“Aman tanrım. Büyünüzün akışı tamamen bozulmuş. Zihninizi sakinleştirmeye ve enerjinizi dengelemeye çalışın.”
“Çok fazla büyü enerjisi gönderiyorsun. Biraz daha tut kendini.”
“Hey! Suyu kılıç yapmayın. Oynamayı bırakın.”
…Bu minvalde, her bir öğrencinin yanına giderek çok doğru yönlendirmeler yapıyordu.
Hmm, hmm, anlıyorum. Pekala, o zaman onu taklit etmeye çalışayım. Öğrencilerin arasında ağır adımlarla dolaştım.
Büyü kontrolü için bir dizi tatbikatın ortasındaydılar gibi görünüyordu. Daha önce olduğu gibi, öğrenciler vazoların içindeki suyu hareket ettiriyorlardı. Temel bir tatbikattı, ama büyüde yüksek bir beceri seviyesine ulaşmanın ilk adımı, nesneleri istediğin gibi hareket ettirebilmektir.
Rastgele dolaşırken, bir erkek öğrenci sordu: “Şey, Bayan Elaina? Su topum pürüzsüz kalmıyor. Ne yapmalıyım?” Asasının ucundaki su gerçekten havada süzülüyordu, ama kaynamak üzereymiş gibi fokurduyordu.
Anlıyorum, anlıyorum.
“Çok fazla enerji harcıyorsun. Biraz gevşet kendini.”
“Tamam!”
Hemen ardından, çocuğun ayaklarının dibinde bir su birikintisi şapırtıyla oluştu.
“…Kontrolünü kaybettim.”
“Çok fazla gevşettin kendini.”
Çok kötü, diye düşündüm, ona acıyarak bakarken. Çok hayal kırıklığına uğramış görünüyordu.
Arkamdan, kendine güveni olmayan cılız bir ses duydum. “Şey, ııı…”
Döndüğümde, çekingen kız oradaydı.
“Ne oldu?” Başımı hafifçe yana eğdim.
“Şey, evet… Şey, bana öğretmenizi istediğim bir şey var…”
“Tabii ki. Ne o?”
Kısa bir duraksamadan sonra, yere bakarak cevap verdi. “Şey, ne yaparsam yapayım, suyu pek kontrol edemiyorum… Anca kaldırabiliyorum… Ne yapmalıyım?”
Hımm.
“Bir de sen dene bakalım.”
“Ha? Şey, tamam…”
Asasını iki eliyle kavradı, su dolu vazoya döndü ve büyü enerjisini yansıttı. Vazo yaklaşık on saniye sonra hareket etmeye başladı.
Önce vazo tamamen yerden kalktı, sonra asıl görevin ne olduğunu hatırlamış gibi, içindeki su havaya yükseldi. Ardından, kızın yüz hizasına ulaştığında, su küresi hemen yere geri düştü.
“Aman tanrım.”
“…Ne yapmalıyım?” Gözleri yaşlarla doluyordu. Durumu korkunç derecede ciddiye alıyor gibi görünüyordu.
“Görünüşe göre henüz tam kavrayamamışsın. Sanırım başlangıçta, suyu vazodan çıkarmayı pratik etmeye daha çok zaman ayırmalısın.”
“T-tamam…”
“Suyu vazodan çıkardıktan sonra, hemen geri koy, sonra tekrar çıkar. Bunu tekrar tekrar pratik ettikçe, epey alışacağını düşünüyorum. Acele etme ve kendi çalışma yöntemini bul. Başarıya giden en kısa yol budur. Elinden gelenin en iyisini yap, tamam mı?”
“…E-evet, efendim!”
Verebileceğim en iyi tavsiye buydu. Onun su almaya koştuğunu izledikten sonra, tekrar dolaşmaya başladım. Tam o sırada, arkamdan bir sesin beni çağırdığını duydum.
“Ooo, ooo! Bana bakın, Bayan Elaina! Harika değil mi?” O aptal suratlı, kaba çocuk, sudan yaptığı bir taç takıyordu. Onu görmezden geldim.
Öğrenciler (biri hariç hepsi) oldukça hevesliydi ve benden tavsiye almak için yanıma geldiler. Elbette, yaşlarımız birbirine yakın olduğu için bana soru sormak onlar için daha kolay olmuş olabilirdi.
Hiç de fena hissettirmedi.
Tatbikatlar, Bayan Fran tekrar iki kez el çırpıncaya dek devam etti.
Sabahki ders dışı ders biter bitmez, Bayan Fran'ın o günkü işi de bitmişti, anlaşılan.
Dün olanlara bakılırsa, akşam da ders dışı bir dersi olduğunu düşünürdüm, ancak kendi ifadesine göre: “Sabah yaparsak akşam yapmayız. Sabah yapmazsak akşam yaparız. Kısacası, günde bir kez yapılan bir ders dışı dersti bu.”
“Neden sadece bir kez yapıyorsunuz?” diye sordum.
“Yorgunluktan tabii ki,” diye yanıtladı.
“Günde iki kez yapmanın öğrencileri yoracağından mı endişeleniyorsunuz? Anlıyorum, anlıyorum.”
“Hayır, birden fazla yapmıyoruz çünkü ben yorulurum.”
“……”
Hissettiğim duyguya bir isim veremiyordum.
Ders dışı ders bittikten sonra, Bayan Fran’ı okul binasından dışarıya kadar takip ettim. Gökyüzünde keyiflice süzülerek daha yüksek bir yere doğru ilerledik. En sonunda Bayan Fran süpürgesini indirdi.
Ben de aynısını yaptım ve yumuşak çimenler usulca hışırdadı. Etrafımızı saran geniş bir çayırın açık yeşili, gökyüzüne karşı nazik bir yay çizerek uzanıyordu. Basit bir ahşap çitin diğer tarafında şehir ve rengarenk evleri vardı. Yakınımızdaki ağaçlar rüzgarda dalgalanıyor, yapraklarını uzaklara savuruyordu. Ağaçların ötesinde, kendime işaret olarak kullandığım, devasa kulesiyle okul binası yükseliyordu. Berrak mavi gökyüzünde pürüzsüz, beyaz bulutlar süzülüyordu.
“Güzel değil mi? Burası kalbime çok yakın bir yer,” dedi Bayan Fran.
“Evet, nedenini anlıyorum.”
“Beğenmene sevindim.” Bayan Fran’ın siyah saçları hafif esintide nazikçe dalgalandı. Gülümseyerek, “Ülkeden ayrılmadan önce burayı bir kez görmeni istedim. Bu manzarayı çok seviyorum,” dedi.
Gülümsemesi bulaşıcıydı; dudaklarımın kenarlarının yukarı doğru kıvrıldığını hissettim. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Yarın sabah mı ayrılıyorsun yani?”
“Evet. Çok uzun kalamam.”
“Ne yazık… Öğrencilerim seni gerçekten sevmiş gibi görünüyor.”
“Bu sadece genç bir cadı görmeye alışkın olmadıkları için. Genç bir gezgini hiç saymıyorum bile.”
“Yine de, seni sevmeleri harika. Öğrencilerim genellikle benden kaçınıyor gibi görünüyor.”
“……”
Senden kaçınmıyorlar; sadece o ele avuca sığmaz doğanın yarattığı mesafeyi anlamıyorsun. Ama bunu söylemeyeceğim. Söyleyemem.
“Ne oldu?”
“…Hayır, hiçbir şey.”
Bayan Fran’ın gözlerini diktiği yerden kaçmak istercesine, gözlerimi uzaktaki okula çevirdim. “Neyse, Akademide büyü öğretiyorsunuz, değil mi?”
“Evet.”
“Öğrenciler mezun olunca ne yapıyorlar?”
“Genellikle burada, ülkede çalışıyorlar. Örneğin, paket teslim ediyorlar ya da insanları uçuruyorlar. Burada hiç gezi yaptıysan, çatılar üzerinde yolda olan epey büyücü görmüş olmalısın, değil mi?”
Anlıyorum.
“Kasabada büyü gösterileri yapanlar da Akademi mezunu muydu?” Sokak gösterilerini, şarkı söyleyen ve kuklaları hareket ettirmek, özel efektler yaratmak için büyü kullanan insanları hatırladım. Kasabada gördüğüm tüm büyücülerin aslında Kraliyet Büyü Akademisi’nde okuyup okumadığını merak ettim.
Bayan Fran başını salladı. “Evet, onlar hobilerinin peşinden gidiyorlar. Gerçek işler değiller.”
“Hobiler, öyle mi…? Ama bunun için para alıyorlar, değil mi?”
“Sanırım alıyorlardır ama çok olduğunu sanmıyorum. O insanlar para istedikleri için büyü yapmıyorlar.”
“Peki neden?”
“Çünkü seviyorlar,” dedi Bayan Fran düz bir sesle. “Sen de gezmeyi sevdiğin için seyahat ediyorsun, değil mi Elaina? Aynı şey. İnsanları mutlu etmeyi sevdikleri için yapıyorlar.”
“……”
Para için değil, kendileri için değil, başkası için de değil. Sadece sevdikleri için.
Bu ülkenin sınırından içeri adım attığımdan beri, buranın harika bir yer olduğu düşüncesi aklımdan az değil, birkaç kez geçmişti. Şehir manzarası hoştu ve doğa yemyeşildi. İnsanlar günlerini yüzlerinde gülümsemelerle geçiriyordu. O mutlu yerel halkı her gördüğümde kalbimde hafif bir çekilme hissederdim. Belki de Kraliyet Celestelia ülkesindeki zamanım, bir şekilde, kendi seyahatlerimi yansıtıyordu.
“Şimdi düşününce, senin sevdiğin bir şey var mı, Elaina?” diye sordu Bayan Fran aniden.
“Seyahat etmek, elbette,” diye yanıtladım.
“Onun dışında.”
“……”
Seyahat değilse, ne? Şey, sanırım yolculuğuma ilham veren şey.
“Kitaplar, sanırım.”
“Kitaplar…” Bayan Fran kısa bir an sessiz kaldı, sonra tekrar sordu: “Kitaplar dışında?” Her zamanki gibi açık sözlüydü.
“Şey, bu da ne? Neden soruyorsunuz?”
“Ah, sadece biraz merak ettim.”
“Bana bir veda hediyesi falan mı alıyorsunuz?” diye sordum şakayla karışık.
“Evet, şey,” diye çabucak onayladı, beni zor durumda bırakarak.
Eyvah. Ne yaptım ben?
“…Şey, hayır, sorun değil, veda hediyesine ihtiyacım yok. Sadece iyi dilekleriniz bile yeterli.”
“Şimdi, şimdi, öyle söyleme. Söyle bana, ne seversin? Belki çiçekler falan?”
“Zaten beni bir cevaba yönlendiriyorsunuz.”
“Ne dersin? Çiçekler. Ah, bir de kelebekler, onlar iyi olurdu.”
“Onlar sizin sevdikleriniz, Bayan Fran.”
“Ben seviyorum, o zaman çırağım da sevmelidir, değil mi?”
“Mantığınızın bir anlamı yok.”
“Kelebekleri sevmez misin?”
“İyidirler.”
“Anlıyorum. Gayet iyidirler yani.”
“Nefret etmem ama sevmem de.”
“Peki ya çiçekler?”
“Ve şimdi yine çiçeklere döndük.”
“Ee? Onlar hakkında ne düşünüyorsun?”
“Yani, severim…”
“Harika.”
“Nesi harika?”
“O da bende kalsın,” dedi Bayan Fran her zamanki gülümsemesiyle. Bana türlü türlü rastgele sorular sormasına rağmen, benim hiçbirimi yanıtlamıyordu.
Koca bir yıl birlikte yaşadıktan sonra bile, bunca zaman sonra tekrar karşılaşmamıza rağmen, o hâlâ aynı Bayan Fran’dı. Nasıl biri olduğunu hâlâ tam olarak anlayamıyordum. Ama kendisinin de gerçekten bildiğinden emin değildim. Alışmıştım buna.
“Ne oldu? Bir şeyler mi planlıyorsunuz?” Ne söyleyeceğini tam olarak bilmeme rağmen yine de sordum.
Ve Bayan Fran, tam da beklediğim gibi, yaramazca göz kırparak yanıtladı: “Yarını dört gözle bekliyorum.”
Şöyle ki, bunu nasıl söylemeliyim…
“Yarın sabah bu ülkeden ayrılıyorum, bu yüzden…”
“Evet, ve sen ayrılmadan hemen önce seni görmeyi dört gözle bekliyorum. Yarın sabah kapının önünde buluşalım.”
Zaman geçti ve sabah oldu.
Şehrin ana caddesinde keyiflice yürüyerek, dün izlediğim aynı yoldan kapıya doğru ilerledim. Alışveriş caddesinden geçtim, havalarda uçuşan tüm büyücülere gözlerimi diktim. Binalar arasına kemerler gibi gerilmiş iplerin altından geçtim. Bir yerlerde açan çiçeklerin tatlı kokusunu alabiliyordum.
Yürümeye devam ettim, ama aslında ayrılmak istemiyordum.
“……”
Yakında kapıya vardım.
Muhafız beni fark edince eğildi. Ben de biraz geç de olsa başımı eğdim.
Biraz daha ilerlesem ülkeden ayrılmış olacaktım. Ancak etrafa bakındığımda Bayan Fran’ı hiçbir yerde göremedim.
…Bir zaman belirtmemiştik, bu yüzden henüz gelmemiş olmalı.
“……”
Şimdi hiçbir şey söylemeden gitmek muhtemelen en iyisi olurdu. Bayan Fran’ın bana ne vereceğini bilmiyordum, ama dün söylediklerinden yola çıkarak, muhtemelen bana çiçek vermeyi planlıyordu. Ama onları alsam bile, sadece bir yük olacaklardı.
Eninde sonunda çürüyecekler ve sonra onlardan kurtulmam gerekecek, bu yüzden en başta almanın bir anlamı yoktu. Üstelik, böyle bir çiçeği başka bir yerde tekrar görürsem, muhtemelen bana Bayan Fran’ı ve burayı düşündürecekti.
Ve bu bir gezgin için iyi değildi. Sadece beni üzecekti.
“……”
Şimdi gidersem, buradan acı veren anılar edinmeden ayrılmış olacaktım. Bu yüzden gerçekten gitsem iyi olurdu…
“……Ha?” Aniden durdum.
Gökyüzünden çiçek yaprakları dans ederek iniyordu. Kırmızı, mavi, sarı, pembe, mor ve hayal edebileceğiniz her renkte, kar taneleri gibi süzülüyorlardı. Aşağı doğru süzülürken tatlı bir koku esintiyle yayıldı.
Böyle bir şeyin doğal yollarla olmayacağını herkes bilirdi. Ve yukarı baktığımda, işte oradaydı.
“Çok erken geldin, Elaina. Hazırlıklarımızı neredeyse zamanında bitiremeyecektik.”
“Bizim.”
Bayan Fran bana el sallıyordu ve öğrencileri etrafında uçuşuyor, ellerindeki sepetlerden çiçek yaprakları bırakıyordu. Her biri gülümsüyordu.
“Elaina,” dedi Bayan Fran süpürgesinin üzerinden, “Kendine bir gezgin hayatı seçtin, bu yüzden seni alıkoymaya hakkım yok. Yapabileceğim tek şey bu.”
“Bayan Fran…”
“Seni mutlu etti mi?”
Kararlı bir nefes alarak yanıtladım: “Evet, fazlasıyla.”
Yürümeye başladım ve etrafımda dönen çiçek yaprağı gökkuşağının içinden geçtim.
“Elaina,” diye seslendi Bayan Fran tekrar. “Sen seyahat ederken, öğrencilerim ve ben tüm kalbimizle sana tezahürat edeceğiz. Bunu asla unutma.”
Gökyüzüne baktım ve yanıtladım: “Sizi asla unutmayacağım!”
Sonunda, tam kapının önünde duruyordum.
Muhafız eğildikten sonra yol açtı.
Duvarın ötesinde, nazikçe eğimli ovalar uzaklara doğru uzanıyordu.
“Elaina.” Bayan Fran havadan son bir kez konuştu. “Bir gün tekrar görüşelim. O zamana dek, güvenli seyahatler.” Elbette, her zamanki gibi gülümsüyordu.
Ben de gülümsedim.
“…Tamam!”
Bir süpürge ovaların üzerinde hızla ilerledi.
Çiçekler parlak güneş ışığında parıldıyor, sonsuz berrak mavi gökyüzünün altında esintide sallanıyordu.
Süpürgesinin üzerinde bir cadı, bir gezgin ilerliyordu. Hâlâ oldukça gençti, onlu yaşlarının sonlarındaydı, daha doğrusu. Küllü saçları arkasında dalgalanıyor, lapis lazuli gözleri, uçsuz bucaksız ovayı ve engin mavi gökyüzünü ayıran ufuk çizgisine odaklanmıştı. Siyah sivri bir şapka ve siyah bir cüppe giymiş, yıldız şeklinde bir broş takmış olarak, ardında çiçek yaprakları saçarak uçmaya devam etti.
Süpürgesinin yönünü, henüz görmediği diyarlara çevirdi. Bir sonraki durağı nasıl bir ülke olacaktı? Karşısına ne tür insanlar çıkacaktı? Belki büyücülerle dolu bir diyar, belki de fiyatların akıl almaz derecede yüksek olduğu bir yer, ya da ülkenin kendisi bile harabeye dönmüş olabilirdi.
Gezgin, tüm bunları zihninde tartarak uçuşunu sürdürdü.
***
Peki, o gezgin... kimdi sahi?
Ta kendisi bendim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.