Akşam saat sekiz, insanların gününü bitirip evlerine döndüğü vakitlerdi. Belli bir ülkenin, belli bir kasabasında, Cattleya Baudelaire ortaklaşa kullanılan bir at arabasının sürücüsüyle tartışıyordu. Sokak lambalarının titrek ışığı, onun içindeki endişe halini daha da belirginleştirmek ister gibi güvensizce parıldamaktaydı.
Sürücü, samimi bir tavsiyeyle karışık bir dille, "Bugün için ayrılan araba tamamen doldu, o yüzden sizi bindiremem," diye açıkladı.
"Söyledim ya, yalvarıyorum size!"
Cattleyanın burnu ve yanakları kıpkırmızı kesilmişti. Soğuk havaya maruz kaldığında ya da bir tartışmanın ortasındayken bu normal bir durumdu ama onun gözlerinin içi bile ağlamamak için kendini zor tuttuğundan kan çanağına dönmüştü.
"Biliyorsunuz değil mi, kıtalararası tren kaçırıldı! Oraya gitmek zorundayım! Benim... iş arkadaşım... arkadaşım orada... yeni haberim oldu ve sonra... ve sonra..."
Durumu öğrenir öğrenmez işini bitirip apar topar yola koyulmuştu. Şimdiden iki şehrin ulaşım araçlarını geride bırakmıştı. Bu süreçte CH Posta Hizmetleri ile irtibata geçmiş ve nihayet Hodginsin gitmesini söylediği maden köyünün yakınına kadar gelebilmişti. O köye giden son araba ise kalkmak üzereydi.
"Böyle bencilce konuşmayın küçük hanım! Çekilin artık yoldan. Dünya sizin etrafınızda dönmüyor. Kurallara uyup biletini alan diğer yolculara zorluk çıkarıyorsunuz."
"Elimde olsaydı ben de alırdım! Ama Violet ölebilir! Ben... gidip ona yardım etmeliyim! O kız çok güçlüdür ama işler bu raddeye geldiyse ne durumdadır bilemiyorum! Eğer ona bir şey olursa... İşte bu yüzden gitmek istiyorum! Lütfen, gerekirse basamakta tutunarak giderim, ne olur bindirin beni!"
Cattleyanın çaresizlik içinde gözyaşları dökmesine şahit olan sürücünün söyleyecek sözü kalmamıştı. Arabanın içine bakarak, "Elimden gelse yapardım ama..." diye mırıldandı. İçerideki yolcular, bir an önce yola çıkmasını isteyen sabırsız bakışlarla ona bakıyordu. Ancak aralarında tek bir adam, ters ters bakmak yerine ayağa kalktı.
Arabanın kapalı duran kapısı açıldı. İçeriden, yumuşak bir aura saçan, koyu saçlı bir adam başını uzattı. Kendine has bir ses tonuyla, "Hey, ben iniyorum. Benim yerime o binsin," dedi.
"Usta... ama... siz..."
"Sorun değil. Bu kasabada bir gece daha kalırım. Yarın sabah için bana en erken arabada yer ayarlayabilir misin?" Adamın yüzünde içten bir gülümseme belirdi.
Sürücü, adamın bu yüce gönüllülüğü karşısında son derece duygulanmıştı. Hizmet sektöründe çalışanlar genelde sorun çıkaran insanlarla karşılaşırdı. Bunca yıllık meslek hayatında ilk kez bu kadar anlayışlı birine rastlıyordu. Cattleyanın durumunu dinlemiş olmanın da etkisiyle göğsü kabardı.
"Hey, küçük hanım! Bu kibar beyefendiye dua et... kahretsin. Usta, ben eşyalarınızı indiriyorum. Küçük hanım, verin siz de sizinkileri."
"N-Nasıl yani?"
"Sizin yerinize binmeniz için biri iniyor işte. Böylece arabaya binip can çekişen arkadaşınızın yanına gidebileceksiniz. Şanslısınız..."
"Gerçekten mi...? Te-Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim!"
Sürücü genç kadının bavulunu alırken, "Teşekkür etmeniz gereken kişi o genç adam," dedi.
Başına konan bu talihli şans anına hâlâ inanamayan genç kadın, şaşkınlık içinde adama dönüp başıyla selam verdi. "Te-Teşekkürler! Gerçekten çok teşekkür ederim! Kalacağınız yerin parasını ben ödeyeceğim, çok teşekkürler!"
Adam, Cattleyanın bu haline kıkırdadı ve elini uzattı. Parmak uçlarıyla genç kadının yanaklarından süzülen gözyaşları sildi. Bu hareket o kadar doğal, o kadar samimiydi ki Cattleya ters bir tepki veremedi. Aksine, kendini Hodginsin yanındaymış gibi hissettiren sıcak bir huzur kapladı içini.
"Şey... ben..."
"Önemli değil küçük hanım."
Adamın bakışlarında insanı kendine çeken tuhaf bir güç vardı. El renkli gözünün altındaki ben, ona ayrı bir çekicilik katıyordu.
"Violet demiştiniz, değil mi? Violet Evergarden?"
"Evet, siz... şey, onu tanıyor musunuz?"
"Öyle de denebilir. Bir keresinde bana bir mektup yazmıştı. Sanırım..." Sanki bir an düşünüyormuş gibi kısa bir an sessiz kaldıktan sonra, derin bir anlam taşıyan bir sesle devam etti, "anlatamayacağımız kadar derin bir bağımız olduğunu söyleyebiliriz. Eski bir dostuz da diyebilirsin. Yakın zamanda onu görmeye gitmeyi düşünüyordum ama Leidenschaftlich şu sıralar barut kokan işlere bulaşmış gibi görünüyor. Onu ziyaret etmek için biraz daha zamanın geçmesini bekleyeceğim. Ona benden selam söyler misiniz?" Üzerindeki siyah pelerinle adam, adeta gecenin karanlığında eriyerek yürümeye başladı.
"A-Adınız ne?! Ona... adınızı söyleyeceğim!"
Cattleya arkasından seslenince adam dönüp gülümsedi. Soluk teni, gece karanlığında onu adeta bir hayalet gibi gösteriyordu.
"Edward Jones." Adam elini salladı, Cattleya da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ona el sallayarak karşılık verdi.
Onun aslında idam mahkumu bir kaçak olduğunu o gece kimsenin fark etmemiş olması da gecenin gizemlerinden biri olarak kaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.