Şehirlerde, köylerde ve hatta ormanlarda, rüzgarın dokunduğu herkes onun bu ulu gücüne gülümseyerek karşılık veriyordu. Sert esen fırtınanın gürültüsü, adeta tıkırtılardan oluşan bir melodi gibiydi. Güneşin zarafetiyle yıkanan berrak, masmavi gökyüzü, aşağıdaki insanlara adeta bir lütuf gibi parlıyordu.
O gün rüzgar, öğleden sonradan akşama doğru aniden şiddetini artırmıştı. Bu güçlü hava akımı, bedenini dalgalandırarak yeryüzünü çiğneyen bir ejderhayı andırıyordu. Rüzgardan ejderhanın geçtiği her yerde, yaprak hışırtıları ile kuşların ve böceklerin çığlıkları birbirine karışıp bir koro oluşturuyordu. Ormanlarla çevrili Leidenschaftlich ordusunun hava kuvvetleri üssü de rüzgarın bu coşkulu oyun alanından payını almıştı.
Bu özel günün hatırına durmaksızın sefer yapan yolcu kamyonundan, yeni gelen kalabalık bir davetli grubu indi. Kamyon, içi boşalır boşalmaz yeniden şehre doğru yola koyuldu. Araçtan inenler, orman yolunda neşeyle sohbet ederek ilerliyordu. Ağaçların arasındaki patikada yürürlerken, gökyüzünde süzülen savaş uçaklarının çıkardığı o derinden gelen, uğultulu seslerle birlikte kalabalığın coşkulu çığlıkları ve sevinç nida sesleri yükseldi.
Yedinci Havacılık Sergisi tüm hızıyla devam ediyordu.
Bu kalabalığın arasında, Claudia Hodgins önderliğindeki CH Posta Servisi çalışanları da yer alıyordu. Ofisteki memurlardan, teslimatlarını bitirip gelen postacılara kadar herkesin yüzünde özgürlüğün getirdiği o rahatlama okunuyordu.
“Neşelen biraz, küçük Lux.”
Herkes eğleniyor gibi görünürken, bir tek Lux’ın yüzü asıktı. Otuz yaşını devirmiş olan başkan, onu biraz olsun gülümsetebilmek için çırpınıp duruyordu.
Hala çocuk gibi davrandığını düşünen Lux, içindeki o anlam veremediği hisleri dışa vurdu: “Hayır, keyifsiz falan değilim. Ben sadece… Ne yaptıysam bir türlü çözemediğim o mesele, sizin tek bir sözünüzle çözüldü ya, başkanım… Bu dünyanın nasıl işlediğini bir kez daha anladım. Yetişkinliğe giden o merdivenleri tırmanıyorum işte… Bu dünya gerçekten de çok…”
“Kamu dairesinin teslim tarihini uzatması o kadar mı kötü bir şey? Ama bak, onun sayesinde şirketteki herkesi festivale getirebildik. Buraya gelmeyi çok istedikleri için işlerine dört elle sarılan bu insanlar için ben de bir şeyler yapmak istedim…”
“Ama o kamu dairesindeki memur sizin eski sevgilinizdi, değil mi Başkan Hodgins?”
“Aa… Şey, öyle miydi acaba?” diye geçiştirdi adam. Aralarındaki ilişki pek de öyle sevgili denecek türden değildi; sadece birbirlerinin çıplak bedenlerini tanıyorlardı, o kadar.
“Kısacası, birbirinizin kusurlarını görmezden geldiğiniz karşılıklı bir çıkar ilişkisi… İşte bu yüzden, o ricayı ben etseydim hiçbir işe yaramayacaktı… Sırf bu yüzden…”
Hodgins, suratından binbir çeşit komik ifade geçen Lux’ı önce endişeyle izledi, fakat sonra bu durum ona komik gelmeye başladı ve en sonunda kendini tutamayıp hafifçe güldü. İş hayatında epey yol katetmiş olsa da insan ilişkilerinin o ince detaylarına hala çok uzak olan bu kızın çocuksu yanı ve aşırı masumiyeti gerçekten çok sevimliydi.
“Küçük Lux. Böyle şeylere canını sıkmak olmaz. Sen benim sekreterimsin, bu yüzden bundan sonra benim bu kirli yöntemlerimi yavaş yavaş öğreneceksin. Ne diyorduk, başkanın sözleri…?”
“K-Kanundur.”
Kıza ne öğretmeye çalışıyordu böyle?
“Hiç enerjin yok. Bir daha söyle. Başkanın sözleri…?”
“K-Kanundur!”
Hodgins, memnun bir ifadeyle Lux’ın kafasını okşadı. “Küçük Lux çok tatlı. Seni toplum için harika bir birey olarak yetiştireceğim.”
Kızı bir kedi ya da köpek gibi sevmeye devam ederken, diğer çalışanlar araya girip elini tuttular.
“Başkanım, bu yaptığınız yüzünden tutuklanırsınız. Hem de askeri inzibat tarafından.”
“Lux, sen de başkanın her dediğine bakma. Sen bu şirketin umut ışığısın, böyle haddini aşan durumlarda başkanı bıçaklayacakmış gibi karşılık vermelisin.”
“Yahu, hepiniz ne kadar acımasızsınız?”
Çalışanlar gülüşmeye başlayınca, Lux da ister istemez onlara katıldı. Onların bu halini gören Hodgins nihayet rahat bir nefes aldı. Kadınların yüzünün asılmasına hiç dayanamıyordu.
——Şimdi gelelim asıl aklımı kurcalayan diğer kıza.
Lux’ın eline cüzdanından çıkardığı güvence parasını sıkıştırıp herkesin canı ne istiyorsa almasını söyledikten sonra, Violet ve Cattleya’yı aramak üzere yanlarından ayrıldı. Biri ona yolda yürümeye devam ederse onları bulacağını söylemişti ama gökyüzünde süzülen mektuplar etkinliğine gelen ziyaretçi sayısı geçen seferkinin iki katına çıkmış, rekor kırmıştı. Üstelik hava üssü oldukça geniş bir alana yayıldığından, onları bulmanın pek de kolay olmayacağını biliyordu.
——Aralarındaki buzları eritip kaynaşmalarını istemiştim ama acaba bunu başarabildim mi?
Violet ve Lux’ın aksine, bu ikilinin arkadaş olabilme ihtimali oldukça düşüktü. Yine de Hodgins, kendisi ve Gilbert arasındaki o sarsılmaz dostluğu hatırlayarak, bu ikisinin de şaşırtıcı bir şekilde yakınlaşabileceğine inanmak istiyordu. Şu sıralar Gilbert ile iletişimi kopmuştu ama bunu düşünmemeye çalıştı.
Rastgele yürümek yerine doğrudan genel dinlenme alanına yöneldi. Cattleya’nın ofisten ayrılmasının üzerinden birkaç saat geçmişti. Sergilerin ve stantların çoğunu gezip güzel vakit geçirmiş olmalıydılar.
Böyle kalabalık ortamlarda uzun boylu olmanın ne kadar büyük bir avantaj olduğunu bir kez daha anladı. Cattleya’yı fark etmesi uzun sürmedi. O kadar gösterişli, hatta kibirli denebilecek kadar göz alıcı bir kadının kalabalıkta dikkat çekmemesi imkansızdı.
Cattleya, bir bankta tek başına oturmuş, yalnız görünüyordu.
“Demek başaramadım?”
Ona seslenmek için yeltendiği sırada, başka bir adam ondan önce davranıp Cattleya’nın yanına gitti. Kadın onu görmezden gelmeye çalışınca, adam zorla ayağa kaldırmak ister gibi koluna yapıştı. Muhtemelen onu festivali birlikte gezmeye ikna etmeye çalışıyordu.
“Bu kötü oldu…”
Hodgins, Cattleya için endişelenmiyordu. Kalabalığı yararak hızlı adımlarla oraya doğru ilerledi.
“Bana öyle uluorta dokunma!”
Tiz bir çığlık koptuğunu duyunca önündeki insanları hiç sakınmadan kenara itti. Ancak yardıma yetişmek için bir adım geç kalmıştı. Cattleya çoktan ayağa fırlamış, kolunu kavrayan eli kıvrak bir hareketle ters çevirip kendini kurtarmıştı. Ardından adamın yakasına yapıştığı gibi dizini tam apış arasına geçirdi. Bu acının tarifi olamazdı. Adam tek bir ses bile çıkaramadan yere yığıldı.
Cattleya vurmaya devam edecek gibi görünce, Hodgins seslenerek onu durdurdu: “Cattleya, buraya gel!”
“Ah, başkanım!” Kadın sevinçle ona el sallayıp koşarak yanına geldi.
Hodgins şüphe dolu bir gülüşle karşılık verip el salladı.
Cattleya adamın göğsüne atıldı. Çevredeki insanların dik dik bakışları can sıkıcı olsa da o an önceliği Cattleya’nın moralini düzeltmekti. Ona hafifçe sarılıp geri çekildi, yüzündeki o ışıl ışıl gülümsemeyi görünce iyi olup olmadığını sordu.
“Sanırım zamanında yetişemedim…”
“Başkanım, bana yardım etmeye mi çalışıyordunuz? Ben alt olmam. Ama şuna bak… Eğer böyle durumlarda biraz zayıf görünürsem beni kurtarmaya geleceksiniz demek. Birkaç saniye daha öylece beklemeliymişim.”
“Yok, yani… Tabii, öyle.” Asıl kurtarmaya çalıştığı kişinin yerdeki adam olduğunu itiraf etmedi. “Ama biliyorsun, Cattleya… Sana böyle durumlarda meseleleri tatlılıkla çözmen gerektiğini kaç kez söyledim…”
“Yumruklarımı kullanmadım ki. Benim gibi eski bir dövüş sanatçısının sıradan bir insana yumruk atması yakışık almaz diye düşündüm, ben de bacaklarımı kullandım. Sonuçta bacaklarım o kadar güçlü değil. Övün beni başkanım, hadi övün.”
Cattleya Baudelaire adındaki bu genç kadın, tek bir bakışıyla tüm erkekleri parmağında oynatabilecek kadar çekici ve göz alıcı bir güzelliğe sahipti ancak iç dünyasında adeta sevimli bir köpek yavrusundan farksızdı. Yaptığı hiçbir şeyde kötü bir niyet olmadığı için son derece saf, masum ve bir o kadar da hırslıydı. Belki de fiziksel gücüne çok güvendiğinden, her sorunu kaba kuvvetle çözmeyi alışkanlık haline getirmişti.
“Kendini bilmezin birine pabuç bırakmaman güzel ama aşırı müdafaa da hoş değil, buradan puan kırdım. Hadi gidelim buradan, herkes bize bakıyor.”
“Ama övün beni… Ah, şey… Fakat…”
Yerde kıvranan adam, onlar konuşurken fırsattan istifade sürünerek oradan kaçmıştı.
Giden adamın arkasından kısa bir bakış atan Cattleya, tekrar Hodgins’e döndü. “Burada beklemek zorundayım. Violet bir yerlere koştu. Ama buraya geri döneceğini söyledi. Eğer gidersem birbirimizi ıskalarız.”
“‘Bir yerlere koştu’ mu… Yani nereye gittiğini bilmiyor musun?”
“Evet. Sanırım… O bahsettiği Binbaşı denilen kişinin peşinden gitti.”
Hodgins, Cattleya’nın bu sözleri karşısında donakaldı. Yüzündeki şaşkınlık ve korkuyla, titreyen ellerini kadının omuzlarına koydu. “Askeri üniformalı, siyah saçlı bir adam mı?!” Hayatında nadiren bu kadar yüksek sesle konuşurdu.
Onun bu telaşı Cattleya’ya da geçmiş olacak ki o da titremeye başladı. “B-Bilmiyorum. Ben görmedim. Ama Violet onun eskiden kendisini kullanan kişi olduğunu söyledi.”
“Ne tarafa gitti?!”
Bu baskıcı ve hiddetli tavır karşısında neye uğradığını şaşıran Cattleya, ürkek bir hareketle kalabalığın olduğu tarafı işaret etti. “O-O tarafa… Ama gideli epey oldu.”
“Ben onun peşinden gidiyorum. Onu geri getireceğim. Kusura bakma Cattleya, şirketteki herkes mektupların toplanacağı alana gidiyor, sen de gidip onlara katıl.”
"Y-Yine mi tek başıma kalacağım yani?"
"Uslu bir kız ol da git hadi! Tamam mı?! Birileri sana sataşsa bile öyle ulu orta kavga edip delilik yapma sakın!"
"Başkanım!" Cattleya sanki ona tutunmak ister gibi Hodgins'in peşinden koşacak oldu ama yolun yarısında vazgeçti. Artık takati kalmamıştı.
Bugün ikinci kez arkasından koşup giden birinin ardından bakakalarak içini çekti. Violet'ı adeta evlatlık edinen korumacı bir baba gibi üzerine titreyen Hodgins'e karşı gelmesinin imkanı yoktu. Cattleya çaresizce, sendeleyen adımlarla yürümeye başladı. Keşke kendisi de başkalarının arkasından böyle koştuğu biri olabilseydi diye düşünürken, yalnızlık hissi bir kez daha içine çöktü.
Bugün iyi bir gün müydü yoksa kötü bir gün mü? Bilmiyordu.
Violet'la nihayet biraz olsun konuşabilmiş olmayı hanesine artı olarak yazdı. Ama kızın kendisini öylece bırakıp gitmesi kesinlikle bir eksiydi. Gerçi birazdan şirkettekilerin yanına varacak, yalnızlığı son bulacaktı. Bir artı daha. Fakat Hodgins'in Violet'ı kendi önüne koyması yine koca bir eksi demekti. Şöyle bir tartıp duygularındaki iniş çıkışları değerlendirdiğinde, kesinlikle berbat bir gün geçirdiğine karar verdi.
Yalnız kalmaktan nefret etmesinin sebebi, sanki hiç çekiciliği yokmuş gibi hissetmesine yol açmasıydı.
İnsanlar karizmatik kişilerin etrafında kendiliğinden toplanırdı. Hodgins de onlardan biriydi. Tıpkı balın cazibesine kapılan bir kelebek gibi, Cattleya da onun çekimine kapılmıştı. Yine de hiçbir zaman onun gibi olamayacağını çok iyi biliyordu.
Dudağını hafifçe ısırdı. Kalbi adeta kuruyup soluyordu. Ayın ilk gününe ne kadar da güzel bir başlangıç olacaktı oysa. Geçen aydan beri bu günü iple çeken o heyecanlı yanından eser kalmamış, tamamen çökmüştü.
"Hey, aptal kadın. Tek başına mısın?"
İçi ne kadar çökmüş olursa olsun...
"Benedict..."
Arkasından gelen bu iğneleyici sesle, gözyaşları anında akıp gitti.
Tüm bu karmaşanın merkezindeki Violet Evergarden ise sanki bir düellodaymış gibi bir adamla karşı karşıyaydı. Kalabalıktan uzakta, tatbikat alanını çevreleyen erik ağaçlarının gölgesinde duran bu ikili dışarıdan bakıldığında tıpkı bir çifti andırıyordu. Davetlilerin gözünden tamamen uzak sayılmazlardı; uzaktan bakan biri, onların gizli bir randevuda olduğunu düşünebilirdi.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu."
Siyah saçlar. Yeşil gözler. Adam, sanki canı feci şekilde sıkılmış gibi o yeşil gözlerini dikmiş, Violet'a bakıyordu. Kalabalığın arasında onu birkaç kez gözden kaçıracak gibi olsa da nihayet kolunu yakalayıp durdurduğu andan beri adamın yüzü asıktı.
"Lütfen bekleyin."
Adam, Violet'ın sımsıkı tuttuğu kolunu sertçe geriye çekerek arkasını döndü. Karşısındaki genç kızın büyümüş, serpilmiş figürü son gördüğü halinden çok farklı olduğundan, adamın durumu idrak etmesi biraz zaman aldı.
Karşısındakinin kim olduğunu anladığı an, hiç çekinmeden dilini şaklattı ve omuzlarından iterek onu kendinden uzaklaştırdı. "Dokunma bana."
Violet'ın zihninde kalan adama çok benziyordu ama yine de farklı bir şeyler vardı. Kendisini sertçe itmesine rağmen Violet'ın tek bir milim bile kıpırdamaması, darbeyi gövdesiyle öylece göğüslemesi adamın tiksintiyle bakmasına sebep oldu.
"Beni hatırlamıyor olabilirsiniz ama..."
"Hatırlıyorum. Silah arkadaşlarımı katleden o ölümcül canavarı unutmam mümkün mü?"
Karşısında duran kişi, Gilbert'ın ağabeyi Dietfriet Bougainvillea'dan başkası değildi.
Violet, kendisini tam kalbinden vuran bu sözler karşısında gözlerini yavaşça kırptı. Dietfriet, daha önce karşılaştığı Edward Jones gibi değildi ama geçmişini yüzüne vurma konusundaki acımasızlığıyla ona fena halde benziyordu.
"Anlıyorum," diye mırıldandı Violet, durumu kabullenerek.
"Ne işin var burada...? Senin gibi birinin göz hapsinde tutulması gerekir. Usta nerede, sana ne oldu?"
Dietfriet'ın üzerinde deniz kuvvetlerinin o dik yakalı üniforması vardı. Muhtemelen görev icabı buraya uğramıştı.
Violet ne diyeceğini bilemeyip sessiz kalınca, Dietfriet dilini şaklatarak devam etti: "Gilbert'ı kastetmiyorum. Son zamanlarda onun bir arkadaşının yanına sığınmışsın, seni kullanıyormuş diye duydum. Çabuk oraya dön. Peşime takılma." Bir köpeği kovalar gibi elini salladı.
"Biliyor muydunuz?"
Violet'ın akıcı ve sakin konuşma tarzı Dietfriet'ın kafasını karıştırmış gibiydi. Onunla ilk karşılaştığında, tek bir kelime bile edemeyen, düşük zekalı bir canavardan ibaretti.
"Benimle kafa bulma." Genç kızın bu güzel görünümü ve yetişkin figürü sanki içindeki korkuyu daha da körüklüyormuş gibi dik dik baktı. "Bu benim kardeşimi ilgilendiren bir mesele. Hem de berbat edilmiş bir meseleyi. Bahsettiğimiz kişi benim küçük kardeşim. Şimdi yürü git, seni böyle kalabalık içinde görmek beni huzursuz ediyor." Dietfriet'ın öfkesi yüzünden okunuyordu. Bu hiddetle Violet'ın kolunu kavrayıp sertçe çekti. Metalik bir gıcırtı sesi yükselince şaşkınlıkla elini çekti. Önce tuttuğu kola, sonra da Violet'ın yüzüne baktı.
İkisi de adeta taş kesilmişti. Bozkırın ortasında karşı karşıya gelen bir otoburla etobur gibi, hangisinin ilk hamleyi yapacağını kestiremiyorlardı.
"Yanımda... hiçbir silah taşımıyorum. Artık kimseyi öldürmeyeceğim. Bana... artık öldürmemem söylendi. Ve ben... emredilse bile bunu yapmayacağım." Violet, silahsız olduğunu kanıtlamak istercesine iki elini de açıp gösterdi.
"Sana inanacağımı mı sanıyorsun? Gerçekten öyle mi? Sen... emirlerden başka hiçbir şey istemeyen bir araçtan ibaretsin, değil mi? Şimdi seni serbest bıraktım ama sana bir şey emretsem yapmaz mısın yani? Söylesene. Eskiden ben sana emrettiğimde gıkını çıkarmadan yapardın, değil mi?"
"Yapmayacağım."
Dietfriet parmağını bir silah gibi Violet'ın göğsüne bastırdı. Tırnağı, dekoltesine hafifçe battı. Bir erkeğin uzun parmağının tenine değmesi, genç kızın içindeki o eski savunma mekanizmasını harekete geçirecek gibi oldu. Normalde olsa anında tepki verir, adamı etkisiz hale getirirdi. Ancak kıpırdamadı bile.
"Kendini öldür."
Violet'ın nefesi kesildi. Bir, iki, üç saniye boyunca öylece kaldı. Ciğerleri yeniden havayla dolsa da yüzü kireç gibi bembeyazdı. Taptığı, canından çok sevdiği adama fena halde benzeyen bu adamın dudaklarından dökülen kelimeler, sanki kalbini tamamen durduracakmış gibi hissettirdi.
Yine de Violet, tüm gücünü toplayarak, acı dolu bir sesle karşılık verdi: "Yapmayacağım. Bana... yaşamam emredildi."
"Hadi canım? Direkten dönmüşüz desene. Seni Gil'e teslim ettikten sonra... hep bunu düşündüm. Sana ölmemeni falan söyledi, değil mi...? Gerçekten inanılmaz. Fazla yumuşak kalpliydi. Gilbert seni kullanırken geberip gitsen çok daha iyi olurdu. Ama sen hâlâ hayattasın, sapasağlam karşımda duruyorsun. Ben ise... hâlâ senin katlettiğin insanların ailelerini ziyaret edip onlara para taşıyorum."
Violet'ın mavi gözlerindeki dünya bir anlığına sarsıldı, bulandı. Göğsünden çekilen parmak tenini kanatmamıştı belki ama o sözler, fiziksel bir darbeden çok daha ağır bir şekilde ruhunu paramparça etmişti.
"Eğer... yapabileceğim... bir şey—"
"Hiçbir şey istemiyorum! Hele senden asla!"
Sesi yükselince etraftakilerin bakışları onlara döndü. Dışarıdan bakıldığında, üniformalı bir subay sivil bir kadını köşeye sıkıştırmış, gözünü korkutuyor gibi görünüyordu.
"Sen de git artık. Defol git."
"Hâlâ... sormak istediklerim var."
Dietfriet çok ama çok derin bir iç çekti. Perçemlerini karıştırıp, Violet'a sanki dünyadaki en nefret ettiği şeymiş gibi öfkeyle baktı. Ardından, az önce sertçe ittiği o yapay kolu kavradı. "O zaman kimsenin şüphelenmeyeceği bir şekilde benimle gel. Başka bir yere gidiyoruz."
Violet, durumu idrak ederek Dietfriet'a olabildiğince yakın yürüdü. Yakındaki konuklar muhtemelen sıradan bir sevgili kavgasına tanık olduklarını düşünüyorlardı.
Bir süre sessizce yürüdüler. Dietfriet'ın bir kadına eşlik ederken sergilediği o kibar tavırlar, az önce ağzından çıkan zehirli sözlerle tamamen tezat oluşturuyordu. Bunu tamamen refleks olarak mı, yoksa farkında olmadan mı yaptığı yüzündeki ifadeden anlaşılamıyordu. Ne de olsa deniz kuvvetlerinin üniformasını taşıyordu; bu asil davranışlar onun hamurunda vardı. Yetişkin bir adamın koruması altındaymış gibi yürümek, dışarıdan son derece doğal görünüyordu.
Violet, askeri üniformalı birinin elini tutarak gülen, eğlenen insanların arasından ilk kez geçmiyordu ancak bu, hayatındaki nadir anlardan biriydi. Bu seferki durum geçmiştekinden tamamen farklıydı. Peşinden koştuğu kişi, kendisine bakan o gözlerin yüksekliği, her şey bambaşkaydı.
Eski bir asker olan genç kız, elini gayriihtiyari göğsündeki zümrüt broşa götürdü. Belki de çocukken çok daha yenilmezdi. Şimdi ise büyümüş, bir Otomatik Anı Kuklası olmuş Violet, içindeki o yoğun endişeyle sarsılıyordu.
İnsanların seyreldiği bir noktaya geldiklerinde, Dietfriet onun kolunu adeta fırlatır gibi bıraktı.
"Benimle ne işin var? Eğer bana karşı beslediğin bir kin veya düşmanlık varsa, hiç dinlemem."
"Size karşı... kin beslemiyorum."
Dietfriet alayla güldü. "Ondan pek emin değilim. Her taraftan hem övgü hem de nefret topluyorum. Ne de olsa böyle biriyim. Bazen, sanki bir gün öylece havaya uçurulacakmışım gibi hissediyorum."
"Bunu yapmam. Size... asla böyle bir şey yapmam."
Violet'ın bu cevabı karşısında adamın yeşil gözleri tarifsiz bir şekilde kısıldı. Gözlerinde beliren şey, az önceki tiksintiden çok daha derin, hiddetli bir öfkeydi.
Dietfriet üzerine doğru yürürken, Violet sanki onun heybeti altında ezilmiş gibi birkaç adım geri çekildi. Sırtı koca bir ağacın gövdesine dayandı. Ancak bakışlarını ondan kaçırmadan, inatla gözlerinin içine bakmaya devam edince, hemen yüzünün yanından sert bir yumruk geçti. Darbe ona isabet etmemişti ama ağaç kabuğundan kopan bir kıymık yanağını hafifçe çizdi. Kanayan tek kişi o değildi. Göz ucuyla baktığında, Dietfriet'ın kendi yumruğundan da kan süzüldüğünü gördü.
Hatırlıyor musun? Küçükken seni nasıl dövüp tekmelediğimi.
Evet.
Sende ne zaman öldürme niyeti göremesem, benden mutlaka her türlü şiddeti görürdün. Senin yanındayken ben de bir canavar haline geliyorum. Beni bu hale sen getiriyorsun.
Ben mi... sizi bu hale getiriyorum?
Doğru. Hepsi senin suçun. Şimdi bile öyle. Seninle bir arada olmak, konuşmak bile beni çileden çıkarıyor. İçim bir an olsun huzur bulmuyor. Bunu bana sen yapıyorsun. Arkadaşlarımı sen öldürdün. O zamanlar yaşananlar tekrar tekrar rüyalarıma giriyor. Senden ölümüne iğrensem de senden nefret etmiyorum. Hayır, belki de senden sadece baş edemeyeceğim kadar çok nefret ediyorumdur ama bu his içimde bir kin gibi değil. Daha çok kabullenmişlik. Senin gibi kusurlu bir varlığın bu dünyada var olduğu gerçeğine boyun eğmekten başka çarem olmadığını düşünüyorum. Nedenini biliyor musun?
Dietfriet diğer yumruğunu da ağaca geçirdi.
Violet gözlerini kaçırmadı. O mavi gözleriyle inatla karşısındakine bakmaya devam etti. Belki de gözleri fazla mavi ve berrak olduğundan, Dietfriet'a kendisini tamamen çıplak kalmış gibi hissettiriyordu.
Öldürdüğün yoldaşlarımdan biri sana tecavüz etmeye kalkışmıştı. Sen de bu yüzden canına kıydın onun. Her şey, her şey, her şey, her şey bir kısır döngüden ibaret! Her şey birbirini kovaladığı için işte! Bu yüzden hiçbir şeye öfke duymuyorum, dedi Dietfriet.
Benim yaptıklarım... ve sizin bana yaptıklarınız mı?
Aynen öyle. Bunu sana daha önce kimse söylemedi mi?
Violet hafifçe başını iki yana salladı. Hayır, bana bundan bahsedildi.
Hodgins'in o zamanlar yaptığı tahmin, sanki tam üstüne basmış gibi şimdi Violet'ın zihninde yankılanıyordu: Ve sonra, ilk kez vücudundaki o pek çok yanık izini fark edeceksin. Ayaklarının altındaki ateşin hâlâ sönmediğini anlayacaksın. O ateşin üzerine yağ döken insanların olduğunu göreceksin. Tüm bunları bilmeden yaşamak belki daha kolay olurdu. Şüphesiz ağlayacağın zamanlar da gelecektir.
Göz kapakları sonsuzluk için kapanana dek, bedeninin yandığı hissini asla tam olarak kavrayamayacaktı. O, böyle bir canavar olmaya mahkum edilmişti. Yine de o canavar, o araç, Violet artık bir insan gibi yaşıyordu. Hayatını kaybeden bir genci memleketine geri götürürken ağladığı andan beri, hatta çok daha öncesinden beri böyle yaşıyordu. Alevler içinde kavrulup yandığının kokusunu almasına rağmen, yaşamayı seçmişti.
İşte bu yüzden bana kin beslesen bile sana diyeceğim tek şey, umrumda bile olmadığıdır.
Bir insan olarak yaşamayı seçmesinin bir nedeni vardı. Ancak bu, o canavar kızın hayatındaki tek ışık kaynağıydı.
Yanılıyorsunuz, öyle değil... Sözünüzü kestiğim için özür dilerim. Ben... sadece... Binbaşı hakkında soru sormak istemiştim.
Dietfriet yumruğunu yavaşça gevşetti. Beyazlaşan parmak eklemlerinden kan sızıyordu. Senin yüzünden hayatı altüst oldu, ne olmuş ona?
Ne yapmalıyım?
Ha?
Violet Evergarden, Dietfriet Bougainvillea'ya sordu: Ben... bir araç olmama rağmen onu koruyamadım. Ama... bana yaşamamı söyledi, bu yüzden yaşıyorum. Eğer... yapabileceğim... başka bir şey varsa, bana söylemenizi istiyorum. Hayatta kalmam... doğru mu? İçim... hislerle dolup taşıyor. İnsanlarla bağ kurmaktan gelen hislerle. Sadece onlarla bağ kurduğum için bile. Ben... Binbaşı'nın aracı olmama rağmen... bana yaşamam söylendi... ben... Binbaşı'ya karşı...
Eskiden biri canavar, diğeri ise onun bakıcısıydı; biri silah, diğeri ise onu kullanan el. İlişkilerindeki her şey değişmişti.
Ben nereden bileyim! Neden bana soruyorsun?
Yine de hizmetçi, eski usta tarafından eğitilmeyi bekliyordu.
Çünkü eskiden... sizin aracınızdım.
Issız bir adadan alıp getirdiği o canavar artık büyümüş, konuşmayı öğrenmiş ve huzursuzluktan titrer hale gelmişti.
Eğer bir araçsan, kendi iraden varmış gibi davranma!
Huzursuzlukla titriyor ve yardım arıyordu.
Çünkü... siz... eskiden... benim... ustamdınız.
Dietfriet, Violet'ın bu sözleri karşısında gafil avlanmıştı.
——Benim senin efendin olduğumu mu düşünüyordun?
Violet'ın mavi gözleri adeta duru bir ayna gibi parıldıyordu. Bu yüzden Dietfriet'a geçmişte ona yaptırdığı her şeyi bir ayna gibi yansıtarak hatırlatıyordu.
Atıp fırlattığım bir araç umrumda bile değil! Sen küçük kardeşimin hayatını mahveden bir canavar ve felaketten başka bir şey değilsin!
İnsanların başkalarına yaşattığı her şey, zamanla dönüp dolaşıp kendilerini buluyordu.
Bay Dietfriet... öyleyse neden... beni... Binbaşı'ya verdiniz?
İçinde hem acı hem de şefkat barındıran o bakışlar adeta adamı delip geçiyordu. Ona tutunmaya çalışan ama bunu dile getirmeyen bir bakıştı bu. Dietfriet ile yolları ayrılırken ona attığı bakışın aynısıydı. O zamanlar bu bakışla sarsılmış, onu o uzak adadan alıp getirmiş ve ailesinden bağını koparmadığı tek kişi olan küçük kardeşine emanet etmişti.
Onu neden Gilbert'a teslim etmişti? Tıpkı Violet'ın dediği gibiydi.
Kullanışlı bir araçtı ama Dietfriet onunla başa çıkamayacağını anlamıştı. Onu emanet ederken küçük kardeşinin bu aracı hakkıyla kullanabileceğinden emin değildi. Onu hayatta tutup satabileceği fikri de aklından geçmiş olmalıydı. Sanki Gilbert'ı buna kendisi zorlamış gibi hissediyordu.
Dietfriet, Violet'ı Gilbert'a bırakırken aklından ne geçiyordu? Gerçekten Gilbert'tan başka seçeneği yok muydu? Ya diğer deniz subayları? O zamanlar kesinlikle başka seçenekleri de vardı. Yine de onu kendi ailesinden birine vermişti.
İnsan hislerinden anlıyor musun sen? Dietfriet elini uzatıp Violet'ın yakasına yapıştı.
Ona vurmak mı istiyordu? Onu öldürmek mi? Yoksa sadece bir nasihat miydi bu?
Eğer anlıyorsan, geber o zaman. Öfkemi ve acımı dindir. Ama sen... öl de desem ölmezsin, değil mi?
Evet.
Ben de ölmeyeceğim. Senin kafanı neyin kurcaladığını da anlamak istemiyorum. Ben geçimimi sağlamak için senin yaptıklarından çok daha kötülerini yaptım. Ama ne olmuş yani? Yaşıyorum işte. Öldüğümde her şey bitmiş olacak. Benim de feryatlarım, zorluklarım var. Bazen ölmenin çok daha iyi olacağını düşündüğüm, bunu aklımdan geçirdiğim anlar oluyor. Sürekli sadece kendin acı çekiyormuşsun gibi bir surat asıp duruyorsun; herkes zorluk çekiyor. Öldürdüğün o adamlar bana bulaşmasaydı ölmeyecekti. Belki de benim suçumdu. Komutanları bendim çünkü. Onlara liderlik ederken korumayı beceremedim. Ama biliyor musun canavar... eğer... yaptıkların için en ufak bir pişmanlık duyuyorsan ve ne olursa olsun ölmeyeceksen... birileri seni öldürene ya da ömrün tükenene kadar yaşa. Ölmektense...
Ona vurmak mı istiyordu? Onu öldürmek mi? Yoksa...
...hayatta kalmak daha zordur.
Belki de...
Hayatta kalmak çok daha zordur. Yine de hepsini içine sindir ve yaşamaya devam et. Bunu yapamayanlar zaten ölüp gidiyor. Eğer kendi canına kıymayacaksan, günahlarını asla başkasına yükleme ve yaşa. Yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa, yaşa... Dietfriet birden Violet'ın yakasını bıraktı, ...ve sonra geber git.
Violet, Dietfriet'a Gilbert'a baktığından çok daha farklı, ama kesinlikle efendisine bakan birinin gözleriyle baktı. Bay Dietfriet. Binbaşı gerçekten... hayatını kaybetti mi?
Sana... ne dememi istiyorsun?
Bu sözler üzerine Violet derin bir nefes aldı. Gökyüzünde parıldayan bir şeyler görüyordu. Siz de... herkes gibi 'evet' demeyeceksiniz, değil mi? Az önce bundan emin oldum. Eğer Binbaşı ölmüş olsaydı, siz kesinlikle, ne yapıp edip... beni çoktan öldürmüş olurdunuz.
Violet'ın görüş açısında, Dietfriet'ın başının üzerindeki mavi gökyüzünden aşağıya, tıpkı kar gibi, çiçek gibi bir şeyler dökülüyordu.
O yaşıyor, değil mi?
Uçan Mektuplar gökten yağmur gibi yağıyordu. İkisinin arasından uğuldayarak esen sert bir rüzgar geçti. Mektuplar adeta bir kar fırtınası gibi havada uçuşuyordu.
Sarı uçaklar gökyüzünü yırtarcasına süzülüyordu. Pek çok insanın duygularını taşıyan mektupları, aşağıdaki insanlara ulaştırmak için dört bir yana saçıyorlardı. Sanki, Bunların arasından birini seç. Düştüğünde eline alacağın o mektup, kaderine yön verecek, demek istiyorlardı.
Violet! Görüş açısının kapandığı o karmaşada biri adını haykırdı ve onu adeta bir eşya gibi kucaklayıp hızla uzaklaştırdı.
Dietfriet'ın silueti gitgide uzaklaşıyordu. Onun adını fısıldamaya çalıştı ama sesini ulaştıramadı. Onunla ilgili gördüğü son şey, arkasını dönüp hızla uzaklaşması oldu. Arkasına dönüp tek bir bakış bile atmamıştı.
Violet, kendisini adeta kaçırırcasına hızla koşan adama seslendi. Başkan... Hodgins.
Başını eğik tut!
Her şey yolunda, Başkan Hodgins.
Değil! Neden... o kadar tehlikeli bir adamla yan yanasın?!
Violet, az önce gökyüzünde gördüğü o parıltının olduğu yere tekrar baktı. Artık orada hiçbir şey görünmüyordu.
Gerçekten sorun yok. Tepedeki keskin nişancının beni hedef aldığını çoktan fark etmiştim.
Keskin nişancı mı dedin?!
Korumaları yanında değildi ama ona yaklaştığım an tehlikeyi hissetmiştim. O kişi... her zaman korumalarıyla gezerdi... Bu yüzden etrafta kimseyi göremeyince durumu anladım. Ama bu sadece önlem amaçlıydı. Ateş emri vermeye niyeti yoktu. Başkan Hodgins, işler yolunda gidiyor mu?
Onun bu her zamanki sakinliği normalde güven verirdi ama böyle bir durumda adama sadece pes etmek kalıyordu.
Hodgins, içindeki öfke ve sabırsızlığın yanı sıra hissettiği derin rahatlamayla karışık bir tonda cevap verdi.
Cattleya ağlayacak diye ödüm koptu, bu yüzden işi olabildiğince çabuk bitirdim. Sonra da senin askeri üniforma giymiş bir adamın peşinden gittiğini duydum. İliklerime kadar titredim. Gilbert’ın ağabeyinin yanına bir daha asla gitme, Küçük Violet. O adamla Gilbert arasında kan bağı olsa da birbirlerinden tamamen farklılar. Eski efendin bile olsa olmaz. Çok tekinsiz biridir. Senden nefret ediyor. Boş bulundum. Bundan sonra festival falan olsa da katılmıyoruz. Seni yeniden orduya sürükleyecekler sandım. Bugünlük hemen eve dönüyorsun, tamam mı?
Evet.
Sana bir şey dedi mi? İyi misin?
Violet hemen cevap vermedi. Elini gökyüzüne doğru uzattı. Hâlâ Hodgins’in kucağındayken, havada süzülen mektuplardan birini yakalayıp avuçlarının arasına aldı.
Hey, tuhaf bir şey söyledi mi? Küçük Violet?
Bir insanın bir başkasına fısıldadığı o derin düşünceleri gökyüzünden söküp aldı.
Hayır, hayır. Hiçbir şey demedi. Sadece bir şey aldım.
Yaşa.
Ne aldın?
Asla kimseyi suçlamadan, yaşa. Yaşa. Yaşa.
Bir parça cesaret.
Ve sonra da öl.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.