***

BAŞLIK: Gökyüzüne Salınan Mektuplar ve Saklı Kalan Sırlar

İçinde bulundukları festival alanını bir uçtan diğer uca gezen ikili, kollarına sığdıramayacak kadar çok yiyecek satın alıp birbirleriyle paylaştı. Gökyüzünde süzülen savaş uçaklarının peşinden koşan çocukları görünce gözleri şefkatle kısıldı. Yanlarında bir erkek olmadan dolaşan iki kadın olduklarını görüp kendilerine laf atan adamları sertçe terslediler, bir yandan da ordunun basın sözcülerinin konuşmalarını dinleyip üzerlerinden geçen birkaç savaş uçağını alkışladılar. Çocukların arasına karışıp, göçmen lunaparkı denilen o yerde atlıkarınca ve dart gibi çeşitli oyun alanlarının da tadını çıkardılar. Cattleya başlarda, kişiliğini bir türlü çözemediği Violet’e karşı temkinli yaklaşmış olsa da, doğasında var olan sıcakkanlılık ve neşe sayesinde onunla nasıl vakit geçireceğini kısa sürede bulmuştu.

“Violet, lütfen bekle. Violet.”

“Bak bu çok lezzetliymiş. Gerçekten harika. Hadi, aç ağzını.”

“Yemek istemiyorum.”

“Bu bir görev, o yüzden aç ağzını.”

“Sırf görev olduğunu söylediğinizde her şeye boyun eğeceğimi mi düşünüyorsunuz?”

“Aaaah. Bak, düşecek şimdi. Düşerse sorumlusu sensin.”

Baskıya karşı şaşırtıcı derecede zayıftı. Cattleya muhtemelen bu yüzden, yürüyüşe çıkardığı bu küçük kızı çok sevimli bulmuştu. Abla rolünü oynamak da Cattleya’ya oldukça iyi hissettiriyordu.

Bir süre eğlendikten sonra mola vermeye karar verdiler. Yaz mevsiminin sonları olsa da dışarıda güneşin altında uzun süre kalmak insanı fazlasıyla yoruyordu. Sivillerin serinlemesi için kurulmuş, güneşi kesen devasa bir çadırın altındaki banklardan birine oturdular. Buradan uçuş talimlerini de rahatça izleyebiliyorlardı.

“Henüz bitmedi mi?”

“Bu mektupların tam olarak nereye gideceğini bilmiyoruz. Üstelik birer moral mektubu olmaları gerekiyor. Bu durum bir otomatik anı oyuncağının yeteneklerini doğrudan sınar.”

Violet, Gökyüzü Mektupları için yazıyordu. Toplanan bu mektuplar pilotlara teslim edilecek ve uçaklardan festival alanının üzerine bırakılacaktı. Mektupları taşıyacak olan pervane tipindeki hafif uçaklar zaten şimdiden toplanmaya başlamıştı. Sarı renkli gövdeleri mavi gökyüzünde ışıl ışıl parladığı için kadınlar ve çocuklar bir anda görevlilerin etrafını sarmıştı.

Kendi mektubunu çoktan bitirip yapacak bir şeyi kalmayan Cattleya, burnunu Violet’in işine sokmaya karar verdi. Karşısındaki kız mektup yazma konusunda günden güne kendini geliştiriyordu.

Bir tepki almak isteyen Cattleya dudaklarını büzdü. “Yahu, kimin yazdığını zaten kimse bilmeyecek, ne istiyorsan onu karala işte.”

“Bu olmadı. Yeniden yazacağım.” Violet az önce yazdığı mektubu zarfa koyup kaldırdı. Yeni bir kağıt çıkardı ama tek bir harf bile yazamıyor gibi görünüyordu. “Siz ne yazdınız, Cattleya?”

Tavsiye istendiğini anlayan Cattleya, zaten dolgun olan göğsünü daha da kabartarak yanıtladı: “‘Mektubumu bulduğun için çok şanslısın! Kesinlikle başına iyi bir şey gelecek. Gelmese bile, ucunda ölüm yok ya’.”

“Bunu mu yazdınız?”

“Evet.”

Tam Cattleya’ya göre bir mektuptu. Ancak Violet için pek de yol gösterici olmamış gibiydi.

“Ne yani? İş dışında hiç mektup yazmaz mısın sen? Bu kadar zor olan ne?”

“Kişisel mektup yazmayı çoktan bıraktım. Sadece iş için yazıyorum.”

Sadece bir anlığına da olsa, Violet’in ifadesindeki o hafif değişim Cattleya’nın gözünden kaçmadı. Zaten insanlara sokulmayı seven bir yapısı vardı, şimdi aralarındaki mesafeyi iyice daralttı. “Bak bu konu ilgimi çekti. Neden peki? Anlat bana.”

Violet biraz uzaklaştı. Cattleya üzerine gitti. Violet yine çekildi. En sonunda, bankın köşesinde birbirlerine tamamen yapışmış halde buldular kendilerini.

“Neden anlatayım ki?”

“Çünkü gizemli duruyor. Neden bıraktın yazmayı? Tahmin edeyim mi? Alıcı bir erkekti, değil mi? Hem de özel biri. Anne baba ya da kardeş dışında, bir kadının en çok ilgisini çekecek türden bir adam.”

“Cinsiyetini nereden bildiniz?” Violet ilk kez gözlerini doğrudan Cattleya’ya dikti.

“Senin müşterilerinle benimkiler bir değil tatlım. Benimkiler… genelde aşk mektubu yazdırmak isteyen genç kızlar. Hani şu aşık periler var ya, onlar işte. Bir erkeği parmaklarında nasıl oynatacaklarını öğrenmek isteyenler. Ya da kadın ruhundan anlamayan, bir kızın dikkatini nasıl çekeceğini soran adamlar. Sık sık tüyo isterler benden.”

“Sadece omzuna dokunup adını seslenmek yetmez mi?”

“O anlamda değil.” Cattleya parmağıyla Violet’in alnına hafifçe vurdu. “Eee, nasıl biri peki? Şu hoşlandığın adam diyorum.”

“Öyle… bir durum… söz konusu değil.”

“Nefret mi ediyorsun yoksa?”

“Olamaz… Öyle bir şey olamaz…”

Cattleya gülümsemesini bastıramadı.

Ne yapsam acaba? Onu kızdırmak o kadar eğlenceli ki.

Violet Evergarden; sırlarla dolu, kurallara sıkı sıkıya bağlı, ifadesiz ve sessiz bir kız. Asla tereddüt etmeyen demirden bir kadın. Ama şimdi, Cattleya’nın tek bir cümlesiyle darmadağın oluyordu.

“O zaman hoşlanmaktan başka çare kalmıyor. Ama bu… normal bir hoşlanma değil, değil mi? Yüzün hiç öyle demiyor çünkü. Beni hafife alma kızım, ben bu yazıcılık işinde aşk danışmanlığı yaparak para kazanıyorum.”

Violet ne diyeceğini bilemez halde ağzını açıp kapattı, gözlerini oradan oraya kaçırdı.

Tıpkı yeni kalp verilmiş bir oyuncak gibi. Ne tuhaf.

Cattleya onun geçmişine dair hiçbir şey bilmediği için, ona sadece yaşıtı olan genç bir kız gibi davranıyordu.

“Hadi ama. Söylesene.”

Sadece onunla yakınlaşmak, arkadaş olmak istiyordu.

“Hadi, nasıl biriydi?”

Yaptığı bu ısrarın Violet üzerinde nasıl bir etki yaratacağından tamamen habersizdi. Açmaya çalıştığı o kutunun içinde değerli bir mücevher saklı olduğunu sanıyordu.

“Ona nasıl seslenirdin?”

Oysa Violet Evergarden’ın kalbinde yatan şey…

“Binbaşım.”

…bir mücevherle kıyaslanamazdı.

“Binbaşı mı? Kulağa çok havalı geliyor. Demek askerdi. E sen de eski askersin tabii. Kaç yaşındaydı peki? Tipi nasıldı?”

…hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.

“Hiç sormadım. Muhtemelen otuz yaşına basmak üzereydi.”

“Olamaz. Senden çok büyükmüş. Yani aranızdaki yaş farkı… neredeyse Başkan’la olan fark kadardı?”

Violet uzun zamandır o kişi hakkında konuşmamıştı.

“Saçları koyu renkti ama sizinkinden farklı bir tondaydı, Cattleya…”

Daha önce onun nasıl biri olduğunu anlatmıştı ama hiçbir zaman konunun bu kadar derinlerine inmemişti. Claudia Hodgins ile ikisinin ortak noktası o adam olsa da, birbirlerinin yanında bu konuyu açmaktan her zaman kaçınmışlardı.

Violet, üzerinde henüz tek bir harf bile bulunmayan kağıttan gözlerini kaçırıp kalabalığa baktı. Eskiden kendisinin de giydiği o morumsu siyah üniformalı askerler de kalabalığın arasındaydı. Savaş bitmiş, gökyüzü açılmış ve artık tek bir kelime bile yazmayı bilmediği o günler geride kalmış olsa da, bu kalabalık ve askeri postalların çıkardığı o tıkırtılar onu yine fenerlerle aydınlatılmış o eski şehre, geçmişe götürdü.

Sonsuza dek peşinden gideceği, hayatındaki tek bir insan vardı.

“Zümrüt yeşili gözleri vardı…”

Dünyanın en güzel varlığıydı o.

“Beni yanına aldı, büyüttü ve kullandı.”

Onlar, bir alet ve onun ustasıydı.

“Ama artık burada değil.”

Onun sadece bir aleti olmasına rağmen, onu korumayı başaramamıştı.

“Gilbert öldü.” Hodgins’in bu sözleri, bir lanetin ağırlığı ve acısıyla Violet’in zihninde defalarca yankılandı.

“Binbaşı çok uzaklara mı gitti?”

“Evet. Çok uzaklara gitti. Henüz… dönmedi.”

“Hâlâ bekliyor musun?”

“Evet.”

Cattleya’nın soruları karşısında, istese de istemese de Violet o günü düşünmeden edemedi.

“Bekliyorum.”

Anlamadığını iddia ederek direndiği, o gün söylenen o sözlerin cevabını zihninde arıyordu.

“Bana defalarca bunu yapmayı bırakmam söylendi. Ancak ne olursa olsun, ben… ben…”

“Seni seviyorum.”

“Seni seviyorum, Violet.”

“Dinliyor musun?”

“Senden… hoşlanıyorum.”

“Violet, sevmek… demek…”

“Sevmek… dünyada en çok onu korumak istemektir.”

“…kendimi hep Binbaşı’nın gelmesini beklerken buluyorum.” Yüzünde derin bir acıya katlanmaya çalışan bir ifade vardı.

Bu, Cattleya’nın şimdiye kadar şahit olduğu, Violet’in en insani duygularını gösterdiği andı. Bu mesafeli ve tuhaf kızın içinde küçük bir kırılma yaşanmıştı. Duyguları yoğun yaşayan insanların fark bile etmeyeceği kadar sessiz, derinden gelen bir kıpırtıydı bu.

Aah. Cattleya’nın zihninde bir ışık yandı.

Henüz yakın değillerdi. Arkadaş da sayılmazlardı. Violet hakkında pek bir şey bildiği de söylenemezdi ama şimdi onu gerçekten anlamaya başladığını hissetti.

Giderken kalbindeki tüm neşeyi de yanında götürmüş. Bu yüzden mi bu kadar duygusuz görünüyor? diye düşündü Cattleya.

“Sen… artık burada olmayan birine körkütük aşıksın.”

Cattleya’nın tahmin ettiğinin aksine, kurcaladığı o küçük çalı aslında devasa, karanlık bir ormanın girişiydi.

“Aşık mı?”

O balta girmemiş ormanda kaybolan genç kız, oraya nasıl düştüğünün bile farkında değildi. Gözleri bağlıydı, o bağı nasıl çözeceğini bilmiyordu ve karanlıkta el yordamıyla yaşamaya mahkum edilmişti. Cattleya onun bu haline içten içe acıdı. Aslında burası, böyle bir konunun konuşulacağı yer değildi.

"Hoşlanmak... ne demek?"

Kalbi elinden alınmış bir oyuncak bebek gibi duran, kendisinden yaşça küçük bu çalışma arkadaşı, gönül vermenin ne anlama geldiğini henüz bilmiyordu.

"Yok, senin hissettiğin zaten aşk."

"Aşk... mı?"

Tören alanı, geldikleri ana kıyasla şimdi çok daha kalabalıktı. İnsan seli giderek daha da coşkulu bir hal alıyordu.

Cattleya yanlarından geçip giden kalabalığı işaret etti. Her yaştan, her cinsten insan vardı orada. Her birinin hayatı, dışarıdan bakıldığında asla fark edilemeyecek sayısız zorlukla doluydu.

"Birçok çeşidi vardır bunun; kardeşlik, arkadaşlık, dostluk, yoldaşlık gibi. Ama seninki, doğrudan romantik bir aşk."

Bunun canlı kanıtı olan birbirine uyumlu çiftler her yerdeydi. Dünya, kendi doğal akışı içinde aşkla dolup taşıyordu.

Yine de Violet bunu kabul etmedi. Kaşlarını çatıp dudaklarını ısırarak başını iki yana salladı. Israrcı bir tavırla, "Ben... aşık... olamam," diyerek reddetti.

"Ama olmuşsun işte."

"Hayır, olamam. Ben böyle şeyleri anlamam."

Dışarıdan bakan biri herhalde tartıştıklarını düşünürdü. Kavga etmiyorlardı ama ikisi de tek bir adım bile geri atmıyordu. Biri bunun aşk olduğunu iddia ediyor, diğeri ise inatla reddediyordu. İkisinin düşünceleri de tamamen birbirine karşı çıkıyordu.

Cattleya içten içe öfkelense de yine de pes etmedi. "Ben bile... böyle bir şeyin tam olarak ne olduğunu kesin olarak söyleyemem. Aşk belirsizdir, hele o romantik olanını ben de pek iyi anlamam. Ama ne zaman ortaya çıksa hemen hissederim. Aşık olan insanlar da sana baktıklarında bunu hemen anlarlar. Senin aşkın işte tam da böyle bir şey. Gözlerinle göremediğin birine karşı olsa bile..."

"Gözlerinle göremediğin biri" sözleri Cattleya’nın ağzından dökülür dökülmez, Violet’in mavi gözleri kederle titredi. Bu gerçeği başkasından duymak, kendi kendine fısıldamaktan çok daha ağır gelmişti. Yüzünde öyle bir ifade belirdi ki, bunu gören herhangi biri dayanamayıp "Bak işte, yine öyle bakıyorsun, nasıl olur da aşık olmadığını söylersin?" diye çıkışırdı.

"Hayır, olamam. Gerçekten... yapamam... Binbaşı..." diyerek direndi Violet. Sarı, uzun kirpikleri aşağı süzüldü. Başını öne eğerken bakışları kendi göğsüne kaydı.

Orada, her zamanki gibi zümrüt yeşili broşu duruyordu. Hiç solmayan, göz alıcı bir parlaklıkla ışıldıyordu.

"Binbaşı..."

Büyüleyici ay gökkuşaklarının açtığı baharlar, erken yağmurlarla gelen yazlar, altın sarısı yaprakları savuran rüzgarlı sonbaharlar ya da ayazın her şeyi dondurduğu kış geceleri geçip gitse de tıpkı Gilbert Bougainvillea adındaki adamın Violet’in kalbindeki varlığı gibi, o broş da asla solmayacaktı.

"Binbaşı hayatını kaybetti." Bir an fısıldadığı bu kelimeler son derece acımasızdı.

Cattleya ve Violet’in arasındaki zaman adeta durdu. Gerçekte böyle bir şey olmamıştı elbet ama ikisi de sanki zaman hakikaten donmuş gibi tek bir hareket bile yapmadı. Göz kırpışları, nefes alışları dünyanın zaman ekseninde bir saniyeliğine biçilip yok olmuştu.

Zaman nihayet yeniden akmaya başladığında, Cattleya ancak kekeleyerek cevap verebildi. "N-Nasıl?" Sesi adeta kısıldı.

"O öldü. Onu... koruyamadım... Bu yüzden Binbaşı... öldü. Onun sadece bir aleti, kalkanı ve kılıcı olmama rağmen."

Cattleya’nın sırtından aşağı yavaşça soğuk terler süzüldü.

Demek kalbi çalınmıştı... ama sadece buralarda olmayan biri tarafından değil, ölmüş biri tarafından mı?

"Şaka yapıyorsun, değil mi?" diye sordu Cattleya ama Violet’ten hiçbir cevap alamadı. Zoraki bir gülümseme denemesi başarısız oldu, dudaklarından sadece yarım kalmış tuhaf bir gülüş döküldü. Yüzü kasıldı. O ana kadar söylediği patavatsızca şeylerin ağırlığı boğazına düğümlendi, tükürüğünü bile düzgünce yutamadı. "Violet, bu bahsettiğin kişi... Büyük Savaş’ta mı öldü?"

"Evet."

"Gerçekten mi?"

"Bana öyle söylendi. Bu broş... ondan geriye kalan tek yadigar."

Cattleya onu ilk tanıdığından beri bu eşya kızın göğsünde parıldayıp duruyordu. Violet’in yapay parmak uçlarıyla sayısız kez o broşa dokunduğunu görmüştü. Hep bunun bir tür uğur tılsımı olduğunu düşünmüştü.

Söylemek istediği daha pek çok şey vardı ama tavrında ister istemez bir temkinlilik belirdi. İçinde bir şeyler huzursuzca kıpırdandı.

"Ama sen... buna... inanmıyorsun... değil mi?"

Kötü bir önseziye benzer bir ürperti Cattleya’nın tüm bedenini sardı. Violet için bu sorunun cevabı büyük bir tabu olabilirdi.

"Hey, bana ciddi cevap ver."

Violet sessizliğini korurken, Cattleya’nın eskiden sadece duygusuz olarak gördüğü o yüz hatları, şimdi gözlerine son derece yalnız ve kimsesiz görünüyordu.

"Ben..."

Bu tatsız huzursuzluk Cattleya’nın tüm benliğini öylesine sarmıştı ki, bu hissi bir an önce söküp atmak istiyor, dayanamıyordu. "İnanmıyorsun, değil mi? Onu beklediğini... söylemiştin."

Cevabı bilmek istiyordu.

"Ama Başkan Hodgins—"

"Bırak başkanı, bana sadece kendi ne düşündüğünü söyle."

"Evet..." Violet, mahkumiyetini kabul eden bir suçlu gibi günahını itiraf etti. "İnanıyorum... Binbaşının... yaşadığına."

Kim bilir ne kadar zamandır bunu düşünüp duruyordu? Belki de onun ölüm haberi kendisine verildiği andan beri bu haldeydi. Istırap içinde kıvranırken, kendisini hayata bağlayan o umut kırıntısını yok etmeye çalışırken bile, için için onun yaşadığını söyleyerek her şeyi reddetmiş olmalıydı.

"Sen... Sen..."

"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye çığlık atmak istedi Cattleya.

Uzaklardaki birine karşı romantik hisler beslemekle, ölmüş birini körü körüne sevmek bambaşka şeylerdi. Tıpkı Violet ve Cattleya arasındaki mesafe gibi, fiziksel uzaklıklar çabayla aşılabilirdi. Ancak ölüler asla geri dönemezdi.

"Bu söylediğin... kollarını geri istemekle aynı şey!"

Böyle beyhude bir iş uğruna ömrünü harcaması, o güzel varlığına kimsenin yaklaşmasına izin vermemesi ve ölmüş bir insanın hayaline inanması tam bir israftı. Cattleya ona bunu hemen bırakmasını söyleyerek haddini bildirmek istiyordu. Kollarının da, sevdiği adamın da bir alternatifi bulunabilirdi.

"Bundan sonra hayatını hep böyle mi geçirmeyi planlıyorsun? Sen, Violet..."

"Farkındayım," dedi Violet hiç duraksamadan. "Faydasız. Hiçbir anlamı yok. Bana hiçbir kazancı da yok. Ama Binbaşı olmadan, ben de aynıyım. Benim de hiçbir anlamım kalmıyor."

"Başka biri olsa olmaz mı yani? Şimdi zor gelse bile, günün birinde o sadece bir anı olarak kalacak. Henüz vaktin varken..."

"Hayır... hayır." Bu sözleri söylerken sanki yaşayan her şeye savaş ilan ediyor gibiydi. "Benim için tek bir kişi var, o da Binbaşı Gilbert Bougainvillea."

Cattleya ağzı açık bir şekilde donakaldı. Gökyüzünden o sırada popüler bir uçuş birliği geçtiği için etraftan büyük bir tezahürat yükseldi.

Sanki Violet hem oradaydı hem de çok uzaklarda. O güçlü mavi gözlerin hissettirdiği tuhaf duygu tam olarak buydu.

Bu kız da neyin nesiydi böyle? İnsanların içini deşer gibi, onları nasıl bu kadar derinden üzebiliyordu?

Değer yargıları Cattleya’nınkinden çok farklıydı. Cattleya’nın göğsünde, gidecek yeri olmayan duygular acı verici bir şekilde dalgalandı.

"Bu tavrımın insanları rahatsız ettiğinin farkındayım."

Bu kadar inatçı olabilmek için acaba neler yaşamak zorunda kalmıştı?

"Beni görmezden gelin. Lütfen... beni kendi halime bırakın."

"Sen... aptalın tekisin, değil mi?"

Yaptığı şey beyhude diye eleştirilse, yıllarca mantıksız olmakla suçlansa bile yine de inanmaya devam edecekti. Birileri ona "bunun hiçbir faydası yok, vazgeç artık" dese bile sadece kulaklarını tıkayacaktı.

"Evet. Ben bir aptalım... ve budalanın tekiyim."

Sadece tek bir kişiyi istiyordu.

Cattleya tek eliyle alnına vurup hırıldar gibi bir ses çıkardı. Çok düşünmekten beyni sulanmış, başına ağrılar girmişti. Mektup yazarken uygun kelimeleri bulmaya çalıştığı anlardan bile daha fazla hararet basmıştı şimdi onu.

Bu böyle gitmezdi.

Violet her zaman, ama her zaman tek bir dileği içinde taşımıştı.

Kendisi gibi pek de akıllı olmayan biri bile bunu kolayca anlayabilirdi.

"Seni görmek istiyorum, seni görmek istiyorum."

Bu durum, uçurumun kenarında ağlayan bir çocuğu aşağı itmekle tehdit etmek gibiydi.

Broşunu sıkıca kavrayarak hep dua etmişti.

Onu suçlayamazdı.

Bu budalalık, Violet Evergarden’ın ta kendisiydi.

Cattleya sanki ağzından gümüş bir zehir akıtıyor gibi acı bir sesle, "Tamam. Anladım," dedi. "Anladım işte. Aptalsın... ve... bence de bu işi bıraksan çok iyi olur... Gerçekten öyle düşünüyorum ama... bazen de... elden bir şey gelmediğini biliyorum."

O mavi gözlerin ışıltısı bir an değişti. "Gerçekten mi? Başkan Hodgins bana bunu bırakmamı söylüyor."

Cattleya kızın omzuna hafifçe vurdu. Aslında Hodgins’e hak vermek istiyordu ama en azından kendisinin Violet’in yanında durması gerektiğini düşünüyordu.

"Çünkü yaşamak için sevgiye ihtiyaç var. Sevgi dediğin, mutlu şeylerin sembolü gibi bir şey değil midir zaten? Çiftler evlenir, sonra günün birinde biri ölür... ama diğeri o insana dair hatıralara tutunarak yaşar. Bunun illa romantik bir aşk olması da gerekmez... Sana verilen sevgi asla yok olmaz. Anne babalar da buna dahildir. Ben... evden kaçtım ve Başkan Hodgins beni yanına aldı. Buralarda hiç tanıdığım olmadığı için çok yalnızlık çektiğim anlar oldu. Berbat ebeveynlerim vardı ama onların başımı okşadığı o anlar... işte öyle şeyler... Ne zaman kimsesiz hissetsem hep onları hatırlarken bulurdum kendimi..."

Cattleya’nın geçmişine dair hiçbir şey bilmeyen Violet, şaşkınlıkla, "Öyle mi?" diye fısıldadı.

İkisi nihayet gerçekten yüz yüze konuşuyordu. Sohbetleri artık tek taraflı bir sorgu olmaktan çıkmıştı.

"Yani sevgi... bir... ihtiyaç mıdır?"

"Evet, öyledir. Hayata tutunmak için neye güvenirsin ki başka? Şimdiye kadar hayatında sana kibar davranıldığı anlar oldu, seni mutlu eden şeyler ve sözler duydun, değil mi? İşte tüm bunlar... içinde biriktiği için... hayattasın."

"Bu… o…" dedi Violet, kelimeleri kesik kesik dökülüyordu dudaklarından. "Hiçbir şeyim olmasa bile… yine de yaşıyor olurdum."

Cattleya başını yana eğdi. Bu sözlerin ne anlama geldiğini kavrayamamıştı.

"Şimdi bile, hayattayım. Binbaşıyı aklımdan çıkaramıyorum. İşte bu yüzden… bu hissettiğim aşk değil."

Cattleya, Violet’ın bir zamanlar ıssız bir adada tek başına yaşadığından habersizdi. Kızın hiçbir şeye sahip olmadan da hayatta kalmasından bahsettiğini duyunca, bunu kendi kafasında binbaşıyla tanışmadan önceki döneme yordu.

"Violet, bak hele."

"Benim durumum… öyle değil. Ben bir aracım, bu yüzden en başta bu tarz şeylerin…"

"Beni dinle. Araç mı? Sen ne diyorsun öyle? Eski bir asker olduğun için mi böyle düşünüyorsun? Savaşçıların birer araç olduğunu mu söylüyorsun yani? Bu ülkeyi koruyan insanlara karşı biraz… saygısızlık etmiyor musun?"

"Öyle değil. Çok uzun zaman öncesinden beri, ben… bir araçtım. Eğer öyle… kalmazsam…"

Violet kendini tam olarak ifade edemediği için olsa gerek, Cattleya onun mekanik parmaklarını sıkıca kavradı.

"Binbaşı için bir hiç olurum."

Cattleya parmaklarını öyle bir kenetlemişti ki kolayca çözülecek gibi değildi.

"Ben bir insan değilim. Araç olmazsam… hiçbir işe yaramam. Araç olarak kalmazsam… düzgünce savaşamam. Ayrıca Binbaşının yanında olmayı dileme hakkımı da kaybederim. Sırf onun yanında kalmayı dileyebilmek ve birinin aracı olabilmek için, bu tür duyguların… bastırılması gerek."

Cattleya, başını yana eğmiş halde sıradan düşecekmiş gibi görünene kadar kıza bakmaya devam etti. "Dur, şunu bir netleştirelim." Yerini korumak istercesine elini hafifçe kaldırdı.

"Peki," diyerek uysallıkla kabul etti Violet. Cattleya’nın kafasındaki her şeyi tartıp düzene koymasını bekledi.

"Senin şu Binbaşın öldü."

"Evet."

"Ama sen onu seviyorsun ve her an geri dönmesini bekliyorsun. Yaşadığına inanıyorsun."

"Yaşadığına inanıyorum, evet."

"Bence bu aşktır. Sen de aşıksın işte. Ama bunun aşk olmadığını söylüyorsun… Çünkü aksi takdirde artık hayatta olmayan Binbaşının işine yaramayacağından korkuyorsun."

"Evet."

"Sırf onunla birlikte olabilmenin bir yolunu bulmak adına kendini aşka kapatıyor… ve bir araç olmaya zorluyorsun. Ne dediğini… hiç anlamıyorum. Violet… Yani artık savaşman için hiçbir neden kalmadı, değil mi? Binbaşı vefat etti ve sen artık bir asker değilsin."

"Evet." Bu gerçek canını sıkmış olacak ki Violet’ın sesi oldukça kısık çıktı.

"Ordudan ayrıldın ve artık bizimle çalışıyorsun, değil mi? Aşka ihtiyacım yok diyerek bunu reddetmenin ya da bunun aşk olmadığını iddia etmenin artık hiçbir mantığı kalmadığını anlamıyor musun?"

"Farkındayım… bunun… farkındayım."

Violet bu sözlerin ardından sessizliğe gömüldü. Ne diyeceğini tartıyor gibiydi. Cattleya ile kenetlenen parmaklarından gözlerini kaçırdı, bir süre yere baktıktan sonra başını kaldırdı. Tam dudaklarını aralamıştı ki ansızın gözleri fal taşı gibi açıldı.

Bir şey görmüştü.

Mücevher gibi parıldayan o iri, mavi gözlerine uzun boylu bir adamın yansıması düşmüştü. Adam kalabalığın arasında bir görünüp bir kayboluyordu. Violet’ın eli gayriihtiyari ona doğru uzandı.

"…başı," diye fısıldadı Violet, dudakları titrerken sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Adamın ışıl ışıl parlayan siyah saçları vardı.

"Hey, böyle sessiz kalırsan seni anlayamam. Hem neden kendine sürekli bir araç diyorsun?" Karşı tarafın cevap vermesini beklemekten sıkılan Cattleya, sessizliği bölerek kıza seslendi.

O anda Violet aniden ayağa fırladı. Cattleya onun yüzündeki o ciddi, kararlı ifadeyi görünce şaşakaldı.

"Ü-üzgünüm. Kızdın mı?" diye sordu çekinerek. Violet ise kısaca "Hayır," dedi.

"Eğer…" Violet, sanki aklı tamamen başka bir yerdeymiş gibi kalabalığa doğru çekilerek banktan bir iki adım uzaklaştı.

"Violet?"

Adının seslenilmesiyle Violet bir anlığına arkasını dönüp Cattleya’ya baktı. "Eğer o kişi hayattaysa, bana ihtiyaç duyacağı bir an geldiğinde görevimi düzgünce yerine getirebilmek için… Cattleya, bana biraz müsaade eder misin?" Yüzündeki o az önceki ruhsuz, hayaletimsi ifadeden eser kalmamıştı.

"Ne, dur…! Nereye gidiyorsun?!"

"Onun peşinden gitmeliyim. Göreve kesinlikle zamanında yetişeceğim."

"Kimin peşinden?!"

Cattleya’yı orada öylece bırakıp gidecek kadar acelesi olan bu kişi de kimdi?

Cattleya da aceleyle ayağa kalktı. Ancak bu telaşla eşyaları ve mektuplar ayaklarının dibine dökülüp yuvarlandı.

"Eski… kullanıcım." Violet sadece bunu söyledikten sonra kalabalığın arasında gözden kayboldu.

Cattleya ayakta dikilmiş, donakalmıştı. "Ne, Binbaşı mı?" Sonunda o kişinin kim olduğunu idrak edebilmişti. "Violet, hey, beklesene!"

Ancak artık çok geçti. Kız çoktan gözden kaybolmuştu. Sakin ve zarif duruşu yüzünden adımları aslında o kadar da hızlı görünmüyordu ama çeviklik konusunda tam bir asker gibiydi.

"Yalnız kaldım iyi mi," diye söylendi Cattleya. Yine de şaşkınlığı, yalnızlık hissinin çok önüne geçmişti. Yapacak başka bir şeyi olmadığından, yere saçılan eşyaları toplamaya koyuldu; dolma kalemler, yazı kağıtları, zarflar ve kendi yazdığı mektup…

Ve…

"Ah." Yerde bir mektup daha buldu. Kendi mektubu değildi bu.

Bu Violet’ın yarım bıraktığı mektubuydu. Onu bir zarfa koymuş ve olduğu gibi dizinin üstünde bırakmıştı. Düzgünce yazamadığını söyleyip yarıda kestiği mektuptu bu.

Cattleya, Violet yazarken buna dikkat etmemişti ama eline aldığında oldukça zarif bir eşya olduğunu düşündü. Otomatik Anı Kuklaları insanların yerine mektup yazmak için sık sık kağıt ve zarf kullandıklarından, bunlar genellikle çalıştıkları şirketler tarafından seri üretilirdi. Tabii ki müşterilere sunmak üzere kaliteli olanları da yanlarında bulundururlardı ancak Violet’ın evden getirdiği bu takımın kalitesi bambaşkaydı. Dokunulduğunda hoş bir his bırakan beyaz kağıdın kenarlarına gümüş rengi güller işlenmişti. Büyük ihtimalle bunu kendi biriktirdiği parayla satın almıştı.

——Artık kişisel mektuplar yazmadığını söylediği halde…

Mektup yazma alışkanlığı olan insanlar, bunların ne kadar değerli parçalar olduğunu hemen anlardı. Öyle seçilmişlerdi ki kağıdın ve zarfın zarafeti bile gönderenin alıcıya olan saygısını tek başına ifade etmeye yeterdi. Sırf pahalı olmaları onları bu denli asil göstermezdi; ancak bu seçilenler, daha ilk bakışta kalitesini ve önemini belli ediyordu.

Cattleya, Violet’ın gözden kaybolduğu yöne doğru dik dik baktı. Altın sarısı saçlarını savurarak koşan o genç kızın figürü artık ortalıkta yoktu.

"Beni burada tek başıma bırakmanın cezası olsun bu." Cattleya, içinde uyanan merakla ve biraz da muziplikle zarfın içindekileri okumaya karar verdi.

Daha sonra Violet söz verdiği gibi geri döndüğünde, bu mektupla ona takılacaktı. Kız mektubu düzgünce yazamadığını söylediğine göre, içindekiler kesinlikle çok sıkıcı olmalıydı. Cattleya bu düşüncelerle kağıda hızlıca göz gezdirdi.

"Budala kız."

Mektubun içeriği Cattleya’nın tahmin ettiği gibi çıkmamıştı. Tek bir sayfa olduğu için okuması uzun sürmedi. Parmak uçlarıyla yavaşça Violet’ın el yazısının üzerinden geçti.

——Neden acaba? Neden… böyle yazmak… zorundaydı ki…

Mektupta yazılanlar tamamen kişisel, Cattleya ile hiçbir alakası olmayan şeylerdi. Onunla daha bugün düzgünce konuşmaya başlamıştı. Dolayısıyla hissedebileceği empatinin de bir sınırı vardı.

——…insanın yüreğini bu denli… sızlatan kelimelerle…

Yine de ametist rengi gözlerinde yavaş yavaş bir gözyaşı tabakası birikti. Violet’ın bugün yaptıkları konuşma sırasında neler hissetmiş olabileceğini ya da nasıl anılarla yaşayıp gittiğini hayal etmeye yüreği dayanmıyordu.

Mektupta şunlar yazılıydı:

Nasılsınız? Değişen bir şey var mı? Şu an neredesiniz? Bir sıkıntınız var mı?

İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış gelip geçiyor, bu döngü sonsuza dek tekrarlanıyor ama sadece sizin olduğunuz o mevsim bir türlü gelmiyor. Ne zaman uyansam, uykuya dalsam ya da zihnim bulansa, kendimi sizin siluetinizi ararken buluyorum. Pek rüya görmediğim için yüzünüzü unutmaktan korkuyorum. Defalarca, defalarca sizli anılarımı zihnimde canlandırıyorum.

Gerçekten artık hiçbir yerde yok musunuz? Tüm dünyayı köşe bucak gezdim. Pek çok ülkeye gittim. Hiçbirinde yoktunuz. Sizi bulamadım. Yine de aramaya devam ediyorum. Öldüğünüz söylenmiş olsa bile, hala aramaktan vazgeçmiyorum.

Emrinize uyuyorum. Hayattayım. Yaşıyorum, yaşıyorum ve yaşamaya devam ediyorum. Hayat bittiğinde geriye ne kalır? Bunu bilmesem de sadece yaşamaya devam ediyorum. Yine de—

Violet, siyah saçlı adamın kolundan kavradı. "Lütfen bekleyin."

Arkasını dönen adamın gözleri, Bougainvillea hanedanına özgü o zümrüt yeşili gözlerin ta kendisiydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.