Gece Trenindeki Avcı

Akşam tam yedi otuz sekizdi. Neden buralarda kimsecikler yoktu?

Hava korsanlarından biri, ikinci yemekli vagonun halini görünce dehşetle çığlık attı. Etrafına bakındı. Karanlık vagonun içi, lokomotifin buhar düdüğüyle sarsılıyordu.

Bir süredir durmakta olan tren nihayet yeniden hareket etmeye başlamıştı. Leidenschaftlich Ulusal Demiryolları, eylemcilerin taleplerine boyun eğmiş ve zavallı makinist Samuel LaBeouf'un yanına yeni personel göndermişti. Makinist, hemen arkasında kafasına silah dayamış bir başka korsanla treni yürütmeye çalışıyordu.

Olaylar artık akıl sır ermez bir boyuta ulaşmıştı. Adamın şaşkınlıkla izlediği boş yemekli vagon da bu anlaşılmaz durumlardan biriydi. Sadece yolcular değil, ikinci yemekli vagonu kontrol altında tutması gereken arkadaşları da ortadan kaybolmuştu.

Kuzeydeki memleketinde anlatılan tekinsiz bir hayalet hikayesi geldi aklına. Gece yarısı hızla giden bir araçtayken, bu ister bir at arabası, ister bir otomobil, hatta bir tren olsun, asla ön cam dışında bir yerden dışarıya bakılmaması gerektiğini söylerdi o hikaye.

Bunun sebebi ise...

Açık bırakılmış tek pencerenin pervazına elini koydu.

...insan dışı varlıkların ay ışığından beslenerek treni takip etmesidir.

Vagonun arkasını görebilmek için pencereyi iyice açtı.

Korkunç bir hayalet, dişlerini bileyerek arkamızdan koşuyor olabilir.

Ancak treni takip eden tek şey, gece göğünde süzülen aydan başkası değildi. Karanlık bozkırın kokusu, tren denen bu kutunun içinde sıkışıp kalmış adama korkudan ziyade hafif bir ürperti veriyordu.

"Hah." Adam elini göğsüne götürdü. Doğaüstü varlıklar gerçek değildi, bundan artık emindi. Asıl çözülemeyen gizem, yolcuların ve yoldaşlarının nasıl bir anda sırra kadem bastığıydı.

"Bunu ben alıyorum." Adam bu sözleri hiç beklemeyeceği bir yönden işitti. Ne olduğunu anlayıp kelimeleri zihninde tarttığı an, yakasından kavrandığı gibi kendini dışarıda buldu.

Tren hareket halindeydi. Çok hızlı gitmiyordu belki ama bu hızda düşen birinin yara almadan kurtulması imkansızdı. Adam yere çakılmadan hemen önce, trenin tepesinden kendisine dik dik bakan mavi gözleri ve ay ışığında parıldayan altın sarısı saçları gördü. Bu büyüleyici güzellik karşısında nefesi kesilen adam, küçük bir top gibi toprağın üzerinde yuvarlanıp gitti.

Violet, hızla ilerleyen trenin üzerinde dengesini kurdu. Az önce dışarı fırlattığı adamdan ödünç aldığı askeri kılıç belindeydi. Üzerinde, diğer korsanlardan topladığı bir sürü silah zaten mevcuttu.

Şık kurdeleli elbisesine hiç uymayan kılıç, hançer ve tabancalı kılıcı sırayla deneyip hangisinin eline daha iyi oturduğuna baktıktan sonra yine ilk kılıçta karar kıldı. Silahların ağırlığı henüz onu zorlayacak düzeyde değildi. Hepsini yine ganimet olarak ele geçirdiği silah kılıflarına yerleştirdi.

Violet tıpkı bir örümcek gibi savaşıyordu. İlk başta, yük vagonundaki garipliği fark edip kontrol etmeye gelen tek bir korsanı gafil avlamıştı. Ancak geri dönmeyen arkadaşlarını aramak için yeni adamların geleceğini bildiğinden, bunu iyi bir fırsat olarak görüp pusuda beklemeye karar vermişti. Korsanlar ne olduğunu anlayamadan, pencereden aşağı sarkan ters bir kadın figürü görüp çığlık atıyor, ardından kendilerinden geçiyorlardı. Ağını örmüş, tuzağına düşen avları tek tek topluyordu.

Birinci yemekli vagondaki rehineleri gözleyen dört kişi vardı. İçerideki kalabalığın ortasında nöbet tutan son korsan, yan vagondan gelen tekinsiz sessizliğe daha fazla dayanamayarak destek istemek üzere ön vagona doğru yöneldi.

Tren durduğunda ikinci yemekli vagondaki yolcular kurtarılmıştı ancak nöbetçinin gözünden kaçılsa bile birinci vagondakileri hemen kurtarmanın bir yolu yoktu. Violet gözlerini ileriye dikti. Bir sonraki hedefi makine dairesini ele geçirip treni yeniden durdurmaktı.

Violet trenin tepesindeki dar yolda ustalıkla ilerledi. Tek başına, sessizce bir çatışmaya doğru giderken kararlılığından en ufak bir ödün vermiyordu. O artık bir çocuk asker değildi. Yanında emir alacağı bir komutanı yoktu. Arkasını kollayacak kimsesi olmadan, kendi kararlarını kendi vermek zorunda olduğu bir hayatın içindeydi artık. Bu yüzden, kimseden talimat beklemeden yolcuları kurtarmak için harekete geçmişti. Violet Evergarden olarak elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

"Binbaşım."

Bindikleri tren ele geçirilmişti. Eğer insanları kurtaracak bir yeteneği varsa, bunu yapması gerekirdi. Geriye dönüp baktığında, eğer efendisi gerçekten hayattaysa ve hala ordudaysa, onun da ne yapıp edip bu treni kurtarmanın bir yolunu düşüneceğinden adı gibi emindi. Kendi yaptıklarından haberi olmasa bile ona olan güveni tamdı.

"Türbin sesi mi?" Violet başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı. Trenin gürültüsüne karışan, gökten gelen bambaşka bir ses çalındı kulağına. Trenin hemen üzerinde süzülen birkaç uçan araç seçiliyordu.

"İşte orada! Suçlu o!"

Geceyi yırtan bir kurşun sesiyle birlikte bir adamın bağırdığı duyuldu. Lokomotifin içinden ona doğru ateş ediliyordu. İçerideki kargaşada yolcuların nereye kaybolduğunu arayan ve tüm bu olanların sorumlusunu bulmaya çalışan korsanlardan biri, trenin üstünde koşan Violet'ı nihayet fark etmişti.

Violet dikkatini gökyüzündeki araçlardan çekip tamamen savaşa odaklandı. Gövdesini alçaltarak lokomotife doğru hızlandı. Mesafeyi koruyarak içerideki suçluları ateşle baskı altına aldı ve koşmaya devam etti. En doğrusu bir an önce vagonun içine sızmaktı ama bu o kadar da kolay görünmüyordu.

"Sen de kimsin?! Arkadaki yolcuları kaçıran sendin, değil mi?!"

Korsanlar Violet'ı köşeye sıkıştırmak için yolcu vagonunun pencerelerinden yukarı tırmandılar. Üzerlerinde Kuzey amblemi taşıyan adamlar, önünü ve arkasını keserek onu kıskaca alıyordu.

"Cevap ver! Kimsin sen?!"

"Sadece bir yolcuyum."

"Yalancı! Planlarımızdan haberin var mıydı? Hayır... Bilseydin buraya tek başına gelecek kadar aptal olmazdın zaten. Gel buraya! Seni bir güzel sorgulayacağız. Silahlarını bırak."

Violet elindeki silahı kılıfına koydu.

"Öyle değil! Silahları ayaklarının dibine atacaksın!"

Bu emre uymayan Violet büyük bir adım attı. "Kim..." derken, kendisini tehdit eden adamın göğsüne inip yumruğunu yüzünün tam ortasına geçirdi.

Böylesine narin bir kadından beklenmeyecek kadar ağır bir yumruktu bu. Adam geriye doğru savrulurken arkasındaki birkaç kişiyi de beraberinde sürükledi.

"Size itaat edeceğimi de nereden çıkardınız?" Kısık bir sesle mırıldandığı bu sözlerin ardından dövüş başladı.

Adamlar her iki taraftan da üzerine çullandı. İlk önce arkasından saldıran adamın bıçak darbelerini savuşturdu. Sol eliyle kendini koruyup adamın yüzünü kavradı ve onu geriye doğru itti. Dengesi bozulan adama çelmeyi takıp sert bir tekmeyle trenin üzerinden aşağı fırlattı.

Önünden gelen iri yarı, kalıplı bir adam ise onu çıplak elleriyle alt etmeye çalışıyordu. Fiziksel gücüne güvendiği her halinden belliydi. Doğrudan Violet'ın yüzünü hedef aldı. Gelen yumruk darbelerini kollarıyla savuşturan Violet, bir boşluk yakalayıp elini trenin tavanına koydu ve uzun bacaklarıyla havada dönerek adama vurdu. Adam bu darbeyle sarsılırken, boşta kalan eliyle onun midesine sert bir yumruk indirdi. Ancak adamın kıyafetlerinin altında sert bir koruyucu plaka vardı. Bir şeylerin büküldüğünü hissetse de kemik kırılma sesi duyulmadı.

"Senin o güzel yüzünü dağıtacağım! Geber!" Adam aldığı darbenin şaşkınlığını üzerinden atıp yumruğunu tekrar kaldırdı.

Violet adamın elini tek hamlede yakaladı, diğer eliyle kılıfından çektiği silahla adamın uyluğuna çok yakın mesafeden ateş etti.

"Seni... Bu hile..."

Savaş meydanlarında büyümüş olan Violet için adil dövüş diye bir şey yoktu. Yere yığılan adamın omzundan hafifçe ittirmesi yetti; adam acı bir çığlıkla karanlığın içinde kayboldu. Violet yine tek başına kalırken, rüzgarın ve trenin gürültüsü kulaklarında uğuldamaya devam etti.

İşte bu, Violet Evergarden denen kadının gerçek gücüydü. Leidenschaftlich ordusunun kayıtlarında adı bile geçmeyen bir silahın, ne kadar ölümcül olabileceğinin kanıtıydı.

Korsanların treni kaçırma planı adım adım suya düşüyordu. Saldırganlar aceleyle ve plansızca hareket etmişlerdi belki ama asıl başarısızlık nedeni bu değildi. Sıradan yolcuları zapt edecek kadar askeri güçleri vardı. Ancak hesaba katmadıkları şey, karşı konulmaz bir savaşçı gücüne sahip olan bir Otomatik Anı Kuklası'nın o yolcuların arasında olmasıydı.

Gökyüzündeki ay, gece bulutlarının ardına gizlenip bir an için gözden kaybolmuştu ama gümüş ışığı yavaş yavaş dünyayı yeniden aydınlatmaya başladı. Ay ışığı Violet’e bir kez daha yol gösterdiğinde, karşısında farklı bir düşman dikiliyordu. Davet edilmemiş olsa da Violet kendini onlara göstermekten çekinmedi.

Kısık sesli bir adamın konuşması duyuldu. "Sen... Leidenschaftlich askeri misin?" Sesi oldukça sakindi. Hatlarında şeffaf ve kararlı bir ifade vardı. Gecenin karanlığında rengi soluk görünse de üzerinde masmavi bir palto vardı. Paltonun üzerinde Rohand’ın ulusal arması işliydi. Nedendir bilinmez, elinde uzun bir kutu tutuyordu.

"Hayır, artık asker değilim. Benim de bir sorum olacak. Bu treni ele geçirenlerin içindeki en güçlü kişi siz misiniz? Mümkünse, o kişi her kimse onunla dövüşmek isterim."

Adam elindeki kutuyu sıkıca kavradı. Bunu yapmasıyla birlikte kutunun dış muhafazası yerinden çıkıp ayaklarının dibine düştü ve ortaya bir kasatura çıktı. Kusursuz bir görgü kuralları sergileyerek Violet’in önünde eğildi. "Ben Rohand şövalye birliğinin lideriyim... İsmime gelince, onu çoktan geride bıraktım. Aradığın en güçlü kişi benim. Seni... savaş alanında görmüştüm. Leidenschaftlich’in cadısı sensin, değil mi?" Şövalye birliğinin lideri, ay ışığının altında Violet’i tarif edilemez bir gözlerle süzdü. Bakışlarında, savaş alanlarının o genç iblisinin bu kadar büyümüş ve yeniden karşısına dikilmiş olmasının verdiği korku ve öfke okunuyordu. Yine de karşısındaki kadın nereden bakarsa baksın son derece güzeldi ve bu durum kafasını karıştırıyordu. "Savaşırken... tıpkı vahşi bir ilah gibiydin... Kıta Savaşı bittikten sonra hakkında hiç söylenti duymamıştım ama... Demek şimdi böyle gizli işler yapıyorsun."

Liderden yayılan hava, Violet'in daha önce dövüştüğü adamlarınkine hiç benzemiyordu.

"Beklentilerinizi karşılayamadığım için üzgünüm ama bahsettiğiniz cadı bu dünyadan çoktan göçüp gitti, artık bir asker değil. Ben sadece bir gezginim. Üstelik bir suikastçı gibi de davranmıyorum. Arkadaşlarınıza biraz sert davrandım ama hayatta olduklarından eminim. Haddimi aşmak istemem ama bu trenin bir yolcusu olarak sizden bir ricam var. Lütfen tüm rehineleri serbest bırakın."

"Bu imkansız."

"Tahmin etmiştim... Bir tür pazarlıkta koz olarak kullanılıyoruz. Bu kadarını ben bile anlayabiliyorum. Neden böyle bir şey yapıyorsunuz?"

"Sizin gibilerin çiğneyip geçtiği şeyleri... ve insanları... geri almak için."

"Yeni bir savaş mı başlatmak istiyorsunuz?"

Şövalye lideri hafifçe kıkırdadı. Sesi kahkahaya dönüştü ama bu neşe gözlerine ulaşmadı. "Bağışla ama sana bir şey sormak istiyorum. Savaş senin için bitti mi gerçekten?"

Böyle bir soruyla karşılaşacağını hiç düşünmemiş miydi? Violet bir an kas katı kesildi.

"Yüzün hiç renk vermediği için ne düşündüğünü anlayamıyorum ama cevap vermeyişin aklından bir şeylerin geçtiğini gösteriyor, değil mi? Asker olmak tam da böyle bir şeydir. Ne yaparsak yapalım... o vahşet dolu anılarımız, birer yanma izi gibi zihnimize kazınır ve asla silinmez. Benim için bu savaş hiçbir zaman bitmeyecek."

Bu konuşma tuhaf bir aşinalık hissi uyandırıyordu.

"Yine de... aslında her şey çoktan bitti."

"Olsun, savaş bir kez daha patlak verecek."

Bu sözler, Violet’in geçmişteki halinin özü gibiydi.

"Ölen yoldaşlarımın yüzleri. Ceset kokusu. Bir düşmanın ölü bedeninden aldığım tüfeğin ağırlığı, bir üst rütbeliden nedenini bile bilmeden dayak yedikten sonra acı içinde geçirdiğim o gece... Tüm bunlara dayanabildim... Çünkü bir gün savaşın biteceğine ve gelecekte beni harika bir hayatın beklediğine inanmıştım. Peki gerçekte ne oldu? Benimle aynı hayalin peşinden koşan arkadaşım hapse atıldı, savaşı başlatan rütbeliler keyif çatıyor ve şimdi kendi devletimiz bize düşman kesiliyor. Canlarını dişine takıp halkı koruyan askerlere işe yaramaz damgası vuruluyor, köylüler arkalarından taş atıyor. Korumaya çalıştığımız vatanımızın üzerine, galip gelen ülke kendi trenleri için ray döşerken memleketim haritadan silindi. Ben de her şeyi unutmaya çalıştım. Ama kalbimin derinliklerinde, her zaman, şimdi bile..."

Şövalye liderinin gözlerinin altında derin, kara halkalar vardı.

"...sabah uyanıp akşam uyusam da, nefes almaya devam etsem de, hiç beklenmedik anlarda içimde bastıramadığım bir öfke yanıp kavruluyor. Bunu dindirmenin tek yolu, beni bu hale getiren ülkenizi yok etmek. Sadece Güneyi de değil. Onlarla iş birliği yapan Batıyı da. Bu henüz sadece küçücük bir başlangıç. Asıl hayatımız bundan sonra başlayacak. Bu kadar açıklama yeter mi? Konuşmakta pek iyi sayılmam, o yüzden bundan sonrasını yumruklarımla anlatacağım."

Liderin neden "bizim" dediği çok geçmeden anlaşıldı. Onunla aynı mavi paltoyu giymiş bir, iki, üç kişi daha ortaya çıktı; uzun kutularından kasaturalarını çıkarıp silahlarını Violet’e doğrulttular. Hareket halindeki trenin tepesinde, ellerinde kasaturalarıyla eski şövalye birliği üyeleri ve birkaç farklı silah kuşanmış eski bir kız asker karşı karşıya gelip dövüş vaziyeti aldılar.

Bu adeta kaçınılmaz bir hesaplaşmaydı. Ne kadar zaman geçerse geçsin, Violet’in geçmişi peşini bırakmıyor, onu zincirlerinden azat etmiyordu.

Violet, göğsündeki broşa sadece bir kez dokundu. Acımasız şeyler yaşandığında herkesin aklına gelen "Neden... neden işler bu noktaya geldi?" sorusu onun zihninden geçmedi. Çünkü bir zamanlar efendisi olan kişi ona, "Asla kimseyi suçlamadan, yaşamaya devam et," demişti.

"Ben de pek konuşkan biri değilim, bu yüzden böylesi daha kolay olacak." Violet kılıcını kınından sıyırdı ve asil bir hanımefendi gibi eğilerek selam verdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.