Saat yedi otuz dördü gösterdiğinde Hodgins, Leidenschaftlich Ulusal Emlak Alım Kurumu’nun şubelerinden birine varmıştı bile. Burası, CH Posta Servisi’nin genel merkez binasının inşası için seçtiği ve güvendiği yerin ta kendisiydi. Yakından tanıdığı yetkiliyle görüşmek istediğini söyleyince resepsiyonist onu hiç bekletmeden içeri buyur etti. Özel bir odada, aralarındaki masanın iki ucunda karşı karşıya oturmuş, sessizce gözlerini birbirine dikmişlerdi.
Şube müdürü John Wishaw, Hodgins’i dinledikten sonra yüzünü ekşitti. "İyi de Başkan Hodgins, öyle deseniz bile..."
Yirmili yaşlarında gösterecek kadar genç duran, otuzlarının ortasında bir adamdı. Bu genç görünüşü yüzünden çoğu zaman hafife alınsa da yine de bu şubenin yöneticiliğini yapıyordu.
"Bir sorun mu var?" Claudia Hodgins’in konuşma tarzı yaşlarına uygun bir olgunluktaydı ancak şıklık ve karizma konusunda karşısındakinden fersah fersah üstündü. Normalde insanlarla hafifçe dalga geçen, alaycı tavrıyla bilinirdi fakat böyle kritik anlarda takındığı o ciddi ifade, hemcinslerinin bile yüreğini sızlatacak cinstendi.
John, Hodgins’in üzerindeki o keskin bakışlarından rahatsız olup geriye doğru sindi. "Söylediğim gibi, talebinizi kabul etmek neredeyse imkansız. Bahsettiğiniz Ritorno köyünün arazisini satın almaktan bahsediyoruz. Bütün köyü geçtim, tek bir parseli koparmak bile ölümüne zorken..."
"Aslına bakarsan sadece tren istasyonu da işimi görür ama hazır el atmışken köyün tamamını kapatmak ikimiz için de çok daha karlı olur."
"İstasyon köyün ortak malı, yani öyle şahsi emlak müzakerelerine konu edilemez."
"Yoo, orada yanılıyorsun işte. Buraya gelmeden önce Leidenschaftlich Adalet Bakanlığı Sicil Dairesi ile görüştüm. O istasyon şahsi mülk. Köy muhtarı Bayan Ian’a atalarından miras kalan koca arazinin sadece bir parçası. Bahsi geçen ataların madencilik işi için döşettiği demiryolu da o dönem inşa edilen istasyon da doğrudan Ritorno köyünün mülkiyetinde. Leidenschaftlich Ulusal Demiryolları o istasyonu sadece lokomotiflerin su ikmali yapması için bir durak olarak kullanıyor, yolcuların orada inmesine izin yok. Çünkü orası özel mülk. Önündeki tapu kayıtlarına bakarsan sen de göreceksin. Elindeki dosyayı açar mısın lütfen?"
John, istemeye istemeye de olsa Ritorno’nun arazi kayıtlarını içeren belgeleri önüne açtı. Hak sahibi gerçekten de Ritorno kömür madenlerinin işletmecisi olarak görünüyordu.
"Gerçekten de... her şeyi araştırmışsınız."
Hodgins’in dediği her şey harfi harfine doğruydu.
"Oldukça meşhurdur aslında. Kimsenin inemediği o gizemli istasyon. Kulağa biraz romantik geliyor, değil mi? Ama aslında durum tam olarak öyle değil. Ritorno madenlerinde çalıştığına dair belgesi olanlar ya da doğrudan köy sakinleri orada inebiliyor. Özel mülk olduğu için dışarıdan gelen birinin resmi izin alması ve o zahmetli prosedürlerle uğraşması gerekiyor. Neyse, asıl konumuza dönelim. Benim tek istediğim, kıtalararası trenin üzerinden geçeceği o demiryolunun bulunduğu arazi."
Seni ikna edeceğim. Ne yapıp edip seni ikna edeceğim. Seni kesinlikle yola getireceğim.
Hodgins, adeta sahnede devleşen bir tiyatro oyuncusu gibi jestler yaparak John Wishaw’u kendi hikayesinin içine çekiyordu. Gözlerini hafifçe kıstı ancak bakışlarında en ufak bir şefkat kırıntısı bile yoktu. "Bu anlaşmanın ne kadar işe yarayacağını bir kez daha basitçe anlatayım mı? Ritorno köyünün nüfusu her geçen gün eriyor. Bir zamanlar madenleriyle ünlüydü ama birkaç yıl önceki o kazadan sonra madencilik tamamen bitti. Demiryolu hala orada duruyor ama işçi sayısı her geçen gün azalıyor, gençler birer birer köyü terk ediyor. Turistik bir yer de değil. Yakında tamamen hayalet bir kasabaya döneceği gün gibi ortada. Demiryolu döşenirken köy arazisinin bir kısmı kiralanmıştı. Köylüler şimdi köşe bucak o kiralardan gelen paraya tutunarak hayatta kalmaya çalışıyor. Şu an köyde kaç kişi yaşıyor biliyor musun?"
"Doksan civarı..."
"Yani birkaç düzine haneden oluşan, büyük bir aile yemeği kadar. Bu kışa dayanabilecekler mi sanıyorsun? Gurbette çalışan gençlerin göndereceği üç kuruşa muhtaç olmadan yaşamaya devam edebilirler mi?"
"Muhtemelen... çok zorlanıyorlardır."
"Bu hikayenin sonunu şimdiden görebiliyorum. Ama elimizde bunu hiç bitmeyecek bir masala dönüştürecek bir fırsat var. Şirketimiz şu an sadece posta hizmeti veriyor ve otomatik anı oyuncakları gönderiyor olabilir ama yakın zamanda yeni bir sektöre adım attık. Üretim sektörü. Şu an mektup kağıtlarını, pulları ve mühür mumlarını başka firmalardan alıyoruz ama gelecekte kendi ürünlerimizi üretip satmayı planlıyoruz. Eli iş tutan kim varsa, yaşlısından çocuğuna kadar tüm köylüleri bu işte istihdam edeceğim." Hodgins ayağa kalktı ve John’un oturduğu koltuğun yanına gelip yerleşti.
Aralarında az da olsa bir mesafe vardı ama yine de birbirlerine çok yakındılar. John’un gerginliği iyice tırmansa da karşı karşıya oturdukları ana kıyasla biraz daha rahatlamış hissetti.
Yan yana oturarak konuşmak, göz göze gelmekten psikolojik olarak her zaman daha az tehditkar hissettirirdi. Karşıdakinin yüzüne ne kadar az bakmak zorunda kalırsan, üzerindeki baskı da o kadar azalırdı. Hodgins’e bunu kimse öğretmemişti, tamamen kendi hayat tecrübelerinden yola çıkarak hareket ediyordu.
"Seni endişelendiren ne?"
"Satın alınacak arazinin yakında bir savaş alanına döneceğini duyup da bu anlaşmaya hemen imza atacak tek bir emlakçı bulabilir misiniz?"
"Anlıyorum... İçinde bir direnç var. Hak veriyorum, gerçekten anlıyorum. Tabii ki seni zorlamayacağım." Empati dolu bu sözleri arka arkaya sıraladıktan sonra önceden sunduğu şartları biraz daha esnetti. "Eğer Ritorno köyünün tamamını satın alamazsam, sadece belirlediğim o bölgeyi alırım. Her halükarda orayı satın alacağım. Sana en başından beri sebebini anlatıyorum. Şu an devam eden o tren kaçırma olayını, ordunun hantal hareketlerinden çok daha hızlı bir şekilde çözmek istiyorum. Bunun için de silah seslerinin yükseleceği bir alana ihtiyacım var. Sadece istasyonu değil, tüm köyü satın almak istememin sebebi onlara bir gelecek, bir güvence sunmak. Biliyor musun, benim de bu işte canım yanıyor." Bu kez şartları doğrudan duygulara hitap edecek bir tonda dile getirdi. "Hayatımın en değerli dostunun bana emanet ettiği, kendi kızım gibi gördüğüm o küçük kız şu an o trende. Onu kurtarmak istiyorum. Leidenschaftlich ordusunda tanıdıklarım var. Onlara danıştım ve şu anki duruma bakılırsa tren durmadığı sürece bir kurtarma operasyonu yapmak imkansız gibi görünüyor. En mantıklı plan, trenin su ikmali yapacağı noktayı hedef alıp pusu kurmak, yolcuların kaçmasını sağlamak ve orada bir çatışma ortamı yaratmak. Ancak ordu güçleri sadece bir ön seziyle hemen harekete geçemez. Bu kendi ülkemizin sınırları içinde bir destek operasyonu değil, Kuzey ordusunun işgal ettiği topraklarda yapılacak bir pusu saldırısı olur. Bu tarz olaylar sıradan askeri birliklerin yetki alanını aşar; devreye girecek olan tek güç Özel Silahlı Saldırı Birliği’dir."
Özel Silahlı Saldırı Birliği, Leidenschaftlich’in sınırları içinde ya da denizaşırı topraklarında askeri polisin yetersiz kaldığı durumlarda sevk edilen seçkin taarruz birlikleriydi. Tarih boyunca işgallerle mücadele etmiş olan Leidenschaftlich, bu saldırıları her zaman başarıyla püskürtmüş ve bunun bir bedeli olarak işgalci ülkelerin topraklarında askeri üsler kurmuştu. Kıta Savaşı sırasında bu üsler aynı zamanda mühimmat deposu olarak da kullanılmıştı. Özel Silahlı Saldırı Birliği, bu askeri tümenlerin içinde mutlaka yer alır ve çevre bölgelerin asayişini sağlardı. Bu kez harekete geçecek olan birlik, trenin çoktan arkasında bıraktığı istasyona yakın olan tümen değil, yolun daha da ilerisinde konuşlanmış olan diğer tümendi.
"İşte bu yüzden, trenin yakında geçmesi beklenen su ikmal noktasının bulunduğu o araziyi satın alacağım."
John, Hodgins’in bu kararlı sözleri karşısında yutkundu.
"Orayı satın alıp rayları havaya uçuracağım. Ordunun rahatça hareket edebileceği bir alan yaratacağım. Bu durum, onlardan önce oraya varacak olan Özel Silahlı Saldırı Birliği’nin de işini kolaylaştıracak. Onlar geldiğinde bu mevzu çok daha hızlı çözüme kavuşur, öyle değil mi? Her ne olursa olsun, o hedefi durdurmak zorundayım. Bunun yapılıp yapılamayacağı umurumda bile değil. Gerekirse tek başıma yapacağım. Benim çalışanım o trenin içinde. John, evli misin? Değilsin, biliyorum. Peki, anne babanın sağlığı yerinde mi? Güzel. Peki ya şu an o kaçırılan trende anne babanın olduğunu ve kafalarına silah dayandığını bilseydin ne yapardın? Eğer şimdi bana yardım edersen, ölecek insan sayısının çok daha az olacağına inanıyorum. Ama beni reddedersen, kim bilir kaç insanın canından olacağı o risk katlanarak büyüyecek. Karar senin; ya bir kahraman olacaksın ya da bir azrail."
"A-Ama bunu hükümetin izni olmadan yapacağız, değil mi?"
Hodgins’in yüzünde tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Sorumluluk sana ait olmayacak. Sonuçta alıcı benim. İşler bittiğinde, kendi arazimde canımın istediğini yapmış olacağım, hepsi bu."
Bu akıl almaz bir şey. Şahsi ordunuz falan olduğunu mu söylüyorsunuz? Treni tesadüfen durdurmayı başarsanız bile yolcuları kurtarmanız imkansız.
Hodgins, korkudan ne yapacağını şaşırmış bu genç adamın karşısında en ufak bir sabırsızlık belirtisi göstermedi. Aksine, elini gencin dizine koyup eskisinden de yumuşak, adeta kadife gibi bir ses tonuyla konuştu.
Neyin imkansız olup olmadığına ben karar veririm.
Ses tonu ne kadar yumuşaksa, etrafını saran aura da bir o kadar baskın ve güçlüydü.
Ben de aptal değilim. Muharebe meydanlarına yabancı olduğumu sanma. Pek övünülecek bir şey olmasa da geçmişte askerlere komuta etmiştim.
John, hayatı boyunca hiç aşina olmadığı bir kokunun Hodgins’ten yayılıp burnunun ucuna kadar geldiğini hissetti. Yan gözle baktığında göz göze geldiler. Adamın grimsi mavi gözleri, yapılı vücudu, geniş omuzları ve sıcak göğsü tam karşısındaydı.
Benim sahip olduğum savaş gücü... Aslında buna savaş gücü demek istemiyorum ama yine de... Şimdi bana güçlerini ödünç veren insanların gücüne güvenerek yoluma devam ediyorum.
John’un dizindeki eli, gencin fark etmesine bile fırsat vermeden parmaklarını onun eline doladı.
Hodgins’in en büyük uzmanlığı, insanları etkisi altına alan o tatlı diliydi; fakat asıl gücü sadece bundan ibaret değildi.
Sen sadece bir aracı değil misin? Senden yapmanı istediğim tek bir şey var.
İnsanları kandırmak için zehir ile balı birbirine karıştırma yeteneği gerçekten de eşsizdi.
Bu anlaşmayı köy muhtarına sunmanı istiyorum. Hepsi bu, John.
John sessizliğini koruyunca, Hodgins diğer elini de gencin dizine koydu.
Senin o insani dürüstlüğünü... Yakından tanımak istiyorum.
Bağışla beni, temiz kalpli çocuk.
Satranç tahtasında bir hamle daha yapmaya hazırlanan Hodgins, vicdanının sızladığını hissetti.
Seni böyle bir işe alet ettiğim için gerçekten üzgünüm. Ama orayı savaş alanına çevirmek isteyen biri var.
John Wishaw’u köşeye sıkıştıran o son hamleyi yaparken yüzünde yine o sıcak tebessüm vardı.
E, sen de kurtarıcılardan biri olacak mısın? Yapamam dersen, köyle bizzat iletişime geçmemin benim için hiçbir mahzuru yok. Sen bir yöneticisin, ben de bir tüccarım. İkimiz de laf cambazlığında iyiyizdir ama iş bana kalırsa, bir müşteriyi ikna etmem beş dakikamı almaz. Sana bu becerimi seve seve gösteririm.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.