Zola Ailesinin Sonu

Her yeri darmaduman eden Finley, üzerine sıçrayan kanlarla birlikte omuzları sarsılarak nefes alıyordu.

Kız kardeşimin bu kadar korkunç bir varlığa dönüşebileceğini hiç düşünmemiştim.

Sanki savaştan zevk alan, savaşmak için yaşayan bir berserker gibiydi.

Finley'nin yanında yere serilmiş olan Zola ve Merce, perişan haldeydi ve ağır yaralanmışlardı.

"Kız kardeşim çok korkutucu..."

Dürüst hislerimi mırıldandığımda, Luxion yanıma yaklaştı.

'Müthiş bir savaşçı yeteneğine sahip. Ancak, bundan sonra işler biraz karışacaktır.'

"Karışacak mı? Zaten ortalık yeterince karışmadı mı?"

'O konuyu sonra konuşuruz. Ondan ziyade──'

Luxion kırmızı lensini Zola'ya çevirdiğinde, bilinci yerine gelen Lutaert'in onlara yaklaştığını gördü.

"A-Anne──"

Zola'yı kurtarmaya mı çalışıyordu? Bu tiplerde bile anne-oğul sevgisi varmış demek.

Esir alacak askerler gelene kadar durumu izlemeye karar vermiştim ki Luxion bağırdı.

'Zayıf da olsa bir Büyülü Zırh tepkimesi mi? Efendim, Zola'nın elinde tuttuğu şey bir Büyülü Zırh parçası!'

"Ne!? Herkes hemen geri çekilsin! Oscar, sen o ikisini koru!"

Finley'yi arkaya doğru itip aceleyle tüfeğimi doğrulttum.

Zola elinde bir şey tutuyordu.

Cam kırığı gibi keskin o nesneyi, kendisine yaklaşan öz oğlu Lutaert'in boynuna saplayıverdi.

Lutaert şoke olmuştu.

"Anne── Ne, neden!?"

Büyülü Zırh parçasını oğlu Lutaert'e saplayan Zola, bana bakarak zafer kazanmış gibi kahkahalar attı.

"Boş bulundun işte! Lutaert, hiçbir işe yaramayan bir aptaldın ama sonunda annenin işine yara bari. Sen onlarla savaşırken ben de kaçıp gideceğim."

Yalpalayarak ayağa kalkan Zola, saplanan parçanın etkisiyle acı çeken Lutaert'i, kaçmak için zaman kazanmak amacıyla kurban etmeye niyetliydi.

Merce de ayağa kalkmıştı.

Elleriyle yüzünü kapatmış, parmaklarının arasından bize nefretle bakıyordu.

"Öldüreceğim. Mutlaka geri dönüp hepinizi öldüreceğim!"

Zola ile birlikte kaçmaya yeltenen Merce'ye doğru Lutaert elini uzatıp ayak bileğini yakaladı.

"Yardım et── Abla..."

Yardım dileyen Lutaert'e, Merce bir tekme savurdu.

"Bırak beni, seni işe yaramaz aptal!"

İkisi de Lutaert'i ölüme terk edip sığınaktan kaçmaya çalışıyordu.

Bu manzara karşısında Lutaert'in tavrı değişti.

Kısık sesle gülmeye başladı ve sırtında çok sayıda göz belirdi.

Vücudu Büyülü Zırh tarafından ele geçirilirken Lutaert'in kol ve bacakları uzamaya başladı.

Uçları sivrileşti ve karnında devasa bir ağız açıldı.

Daha en başından insan formunu koruyamayarak bir ucube haline dönüştü.

"Lutaert, sen..."

Tüfekteki mermiyi çıkartıp şarjörü değiştirdim.

Lutaert ise bizden ziyade kaçmaya çalışan Zola ve Merce'ye yönelmişti.

Canavara dönüşen Lutaert'i gören Zola ve Merce korkudan yere kapaklandılar.

"G-Gelme!"

"O tarafa git! Düşman o tarafta!"

Bu sözleri duyan Lutaert, uzayan boynuyla ürkütücü bir şekilde sırıttı.

'──Lezzetli görünüyor.'

Devasalaşan Lutaert'in gövdesi, olduğu gibi ikisinin üzerine atıldı.

Lutaert'in dikkati o ikisindeyken, ben yanımızdaki üçünü dışarı çıkarmaya koyuldum.

"Çabuk, kaçıyoruz!"

Yeryüzüne çıkan merdivenleri hızla tırmanırken, arkadan kadın çığlıklarıyla birlikte duymak istemeyeceğim sesler yükseldi.

Finley bağırdı:

"O ucube de neydi öyle!"

Oscar, Jena'yı kucağına almış koşturuyordu.

"Benim de hiçbir fikrim yok!"

Jena ise böyle bir durumda bile Oscar'a sıkıca sarılmıştı.

"Herkes acele etsin!"

Yeryüzüne ulaştık ve binadan dışarı fırladık.

Dışarısı hafifçe aydınlanmaya başlamıştı, şafak söküyordu.

"Luxion, Lutaert nerede!?"

Luxion kırmızı lensini parlattı.

'Yeryüzüne çıkmak üzere.'

Luxion sözünü bitirir bitirmez bina çöktü ve harabelerin arasından bir zamanlar Lutaert olan o ucube belirdi.

Lutaert'ten eser kalmamıştı.

Kocaman bir ağzı olan bir et yığınına dönüşmüş, beş tane dokunaç çıkarmıştı.

Bize bakıp iştahla yalanması tüylerimi ürpertti.

"Oscar, sen ikisini alıp geri çekil!"

"E-Emredersiniz!"

Oscar, Jena'yı kucağında taşıyarak Finley ile birlikte oradan uzaklaştı.

Lutaert bana bakıyordu.

Ve o canavar ağzıyla konuştu:

'Hepsi benim. Makam, servet ve güç── Hepsi benim olacak.'

Bana doğru yaklaşırken her şeyin kendisine ait olduğunu sayıklayan Lutaert'in ruh halini, Luxion sadık bir şekilde analiz etti.

'Size karşı büyük bir kıskançlık besliyormuş. Soyluluk unvanınızın, servetinizin ve hatta benim gücümün bile kendisine ait olacağını düşünüyormuş. Gerçekten ıslah olmaz biri.'

"Kesinlikle."

Savurduğu dokunaçlardan sıyrılıp tüfekle ateş ettim; merminin isabet ettiği yer havaya uçtu.

Dokunaçlarından biri kopunca Lutaert çılgına döndü.

Yaklaşık dört metre boyuna ulaşan ucube etrafa saldırdıkça çevredeki binaları yıkıyor, ortalığı moloz ve toz bulutuna boğuyordu.

"Sana acıdığım noktalar var. Bu işi çabuk bitireceğim."

Tüfeği doğrulttuğum anda Lutaert üzerime atıldı.

O devasa gövdesiyle yükseğe zıpladı, beni ezip yemeye çalışıyordu.

Hızla yer değiştirerek saldırısından sıyrıldım. Devasa ağzını bana çeviren Lutaert haykırdı:

'Hepsi benim! Leon'un olan her şey benim! Hepsi── O kadınlar bile!'

"──Ha?"

Lutaert'in bu son sözlerini asla affedemezdim. Hızla tüfeği doğrultup tetiği çektim.

Tek bir atış değil, şarjördeki tüm mermileri boşalttım.

Mermilerin çarptığı her yer infilak ederken, Lutaert'in vücudunun büyük bir kısmı parçalanarak havaya uçtu.

'GYAAAAAAAAAAAAAA!!'

Acı içinde kıvranarak etrafı yıkan Lutaert ağlıyor gibiydi. Ardından vücudundan siyah bir sıvı boşaldı ve kısa süre sonra hareketsiz kaldı.

"Bitti demek."

Luxion, öfkem karşısında şaşırmış bir tonla konuştu.

'Angelica ve diğerlerini elinden alacağını söylediği için mi bu kadar gazaba geldiniz?'

"──Kes sesini."

'Bu kadar öfkelenecekseniz, Mylene-sama'ya herkesin önünde kur yapmayı bıraksanız iyi olur.'

"Sana onun sadece güven vermek için olduğunu söylemiştim, değil mi?"

'Normalde de kur yapıyorsunuz ama? Neyse, görünüşe göre her şey sona erdi.'

Uzaktan Greg'in sesi duyuldu.

"Heey!"

Greg, Jilk'in hava motosikletinin arkasına binmişti. Gökyüzüne baktığımda Einhorn'u ve Chris'in bindiği zırhı da görebiliyordum.

Anlaşılan üzerlerine düşeni yapmışlardı.

Lutaert'in yok olduğu yere gidip geriye kalan Büyülü Zırh parçasına baktım.

"Yine de, bu herifler böyle bir şeyi nereden bulmuşlar?"

'Rashel Kutsal Krallığı'ndan şüpheleniyorum. Neyse──'

Luxion asıl gövdesini yukarı çağırdı ve bir lazer atışıyla yerde duran parçayı tamamen yok etti.

'──İşte şimdi her şey temizlendi.'

İşini bitirmiş olmanın huzuruyla duran ortağıma bakıp iç çekerek omuz silktim.

"Hiç değişmiyorsun."

Başımı kaldırıp baktığımda, devasa uzay gemisi optik kamuflajla gökyüzüne karışmıştı.

Sadece çok dikkatli bakıldığında hafif bir dalgalanma seçiliyordu, yoksa sıradan bir gökyüzünden farkı yoktu.

Tüfeğimi omzuma attım.

"Hering dışındakiler pek de dişli çıkmadı. Kara Şövalye moruk onlardan çok daha korkutucuydu."

Benim bu yorumum üzerine Luxion kendi teorisini dile getirdi.

'Büyülü zırhın parça boyutu önemli bir etken olsa da, kullanıcının kapasitesinin de sonucu büyük ölçüde etkilediğini düşünüyorum.'

"Lutart zayıf olduğu için mi büyülü zırhla canavara dönüştüğünde bile güçsüz kaldı?"

'Kaldıramayacağı kadar büyük bir güce el uzatmanın bedeli diyelim. Zaten en başında büyülü zırh gibi şeylere bel bağlamak bir hatadır.'

Büyük bir güç elde etmenin bedeli, ha?

Öyleyse ben Luxion’u elde ederek neyi feda etmiştim?

Yoksa gelecekte bir şeyleri mi kaybedecektim?

— Neyse, bunu derinlemesine düşünmenin bir faydası yok, zaten bana göre konular değil.

"Beni kandırdın, Roland!"

Huzur odası.

Tahtta bacak bacak üstüne atmış oturan Roland’ın üzerine yürüyüp yakasına yapışarak bağırdım.

Haksız da sayılmazdım; ömrü az kaldı diye düşündüğüm Roland, kargaşa bitip ortalık aşağı yukarı toparlandığında sapasağlam karşımda bitmişti. Haliyle tepem atmıştı.

Roland, yakasından tutmuş olmama rağmen halinden gayet memnun görünüyordu.

"Ödül töreninde bu yaptığın büyük bir saygısızlık ama bugün keyfim yerinde, o yüzden seni affedeceğim."

Kraliyet başkentindeki isyan bastırılmış ve bir ödül töreni düzenlenmesine karar verilmişti.

Bu yüzden şu an içeride isyanın bastırılmasında görev alan soylular ve askerler de vardı.

Onlar da zehirlenip ölmek üzere olan Roland’ın bir anda ortaya çıkışıyla şaşkına dönmüşlerdi.

Yanındaki kraliyet ailesi üyeleri de farksızdı.

Mylene-sama elleriyle ağzını kapatmış, Julius ve Juke ise — "Ah, belliydi zaten" der gibi bir surat ifadesi takınmışlardı.

Anlaşılan bu ikisi, Roland’ın öldürülmeye çalışılsa bile ölmeyecek bir adam olduğunu zaten biliyorlardı.

Bakan Bernard ise sanki her şeyden bıkmış gibi umursamaz bir tavır sergiliyordu.

Roland’ı sorgulamaya devam ettim.

"Zehirlenip ölmek üzere olduğun yalan mıydı yani?!"

"Aptal herif. Zehirlendiğim de, kendimi kötü hissettiğim de gerçekti. Fakat her şey bittikten sonra mucizevi bir şekilde eski sağlığıma kavuştum. Bu süreçte hepinizi çok yorduğum için kalbim sızlıyor, bilesin."

Bu yapmacık sözler karşısında sinirden kanım beynime sıçradı.

"Sen... beni kandırdın!"

"Bunu kulağına küpe yap çocuk. Bu dünyada kandırılan taraf suçludur. Yine de senin bu özverini belli bir düzeyde takdir ediyorum. Rachelle'in hırslarını başarıyla ezip geçmeni ve başkente sızan o baş belalarını temizlemeni ödüllendireceğim."

Sırıtan Roland’a bakarken ensemden aşağı soğuk terler boşaldı.

"Bir dakika, bekle..."

"Maalesef bu isteğini yerine getiremeyeceğim. — Marki Bartfalt, bu başarısından dolayı Dük rütbesine yükseltilmiştir!"

"Ne?!"

Daha fazla yükselemem herhalde diyordum ama kendimi bir üst rütbede buluvermiştim.

Roland beni eliyle kenara itip tahtından kalktı ve neşeyle etrafına bakındı.

"Sevin çocuk! Görünüşe göre Rachelle Kutsal Krallığı, Azize'nin senin tarafından yenilmesine o kadar öfkelenmiş ki sabırları taşmış. Kutsal Kral'ın emriyle başına konan ödül on milyon Dia'ya çıkarılmış. Komşu ülkeler tarihinde bile böyle bir rakam görülmedi. Müthişsin, artık tam bir ünlüsün!"

On milyon Dia. Japon Yeni olarak düşünürsek, başıma on milyar yenlik bir ödül konmuştu.

Rachelle Kutsal Krallığı planlarının suya düştüğünü öğrenir öğrenmez kelleme biçtikleri değeri artırmışlardı.

"O-On milyon..."

Roland’ın o mutlu suratı ne kadar da nefret doluydu.

Sendeleyerek birkaç adım geriledim. Roland yanıma yaklaşıp elini omzuma koydu ve kulağıma fısıldadı:

"Angarya işleri hallettiğin için sağ ol. Rütbenin yükselip Redgrave hanedanıyla eşitlenmesi nasıl bir duygu? Duymayı çok isterim."

"— Berbat."

Roland’a ters ters baktığımda, o sinir bozucu ve yayvan gülümsemesini sergiledi.

"Senin bu lafını duyabilmek için onca çabaya değdi doğrusu."

Çevredeki herkes Roland’a karmaşık duygularla bakarken, ben içimden bu adamdan mutlaka intikam alacağıma yemin ettim.

"Roland benim düşmanımdır."

Ödül töreni bitip bekleme odasına döndüğümde, sandalyeye çökmüş, kamburumu çıkarıp ellerimi kenetlemiştim.

O heriften nasıl intikam alacağımı düşünürken, odadaki Livia mahcup bir tavırla gülümsedi.

"Majestelerine düşman diye hitap edebilen tek kişi sensin herhalde, Leon-san."

"Ondan nefret eden çok kişi var, herkes arkasından saydırıp duruyor zaten."

O pislik, bütün angaryayı üzerime yıkıp kendisi yan gelip yatmıştı.

Bunu öğrenen törendeki herkesin suratı sanki ağzına acı biber sürülmüş gibiydi.

Hatta Mylene-sama bile Roland’a duygusuz ve buz gibi gözlerle bakıyordu.

Acaba ona bir çöp parçasıymış gibi mi bakıyordu?

Mükemmel Mylene-sama'nın bir kusuru varsa, o da kocasının Roland olmasıydı.

Odadaki sandalyeye ters oturup arkalığına sarılan Noel, benim Roland nefretimle dalga geçiyordu.

"Leon, sen pek sevmesen de bir krala karşı böyle davranabilmen, aslında senin ne kadar kabul gördüğünün kanıtı."

"Sonucu da dük olmak işte. Ange'nin ailesiyle aynı seviyeye geldim, ben hayatımın neresinde hata yaptım acaba?"

Uzaklara dalarak pencereden dışarı bakarken Noel omuz silkti.

"Yükselmekten bu kadar mı nefret ediyorsun? Buraya kadar geldikten sonra aradaki fark çok da önemli olmasa gerek?"

"Marki ile dük arasında dağlar kadar fark var! — Değil mi? Vardır herhalde?"

Duvara yaslanmış kolları bağlı duran Ange’den destek bekledim. O da yanılmadığımı kanıtlarcasına durumu açıkladı:

"Küçümsenecek bir fark değil. Şu anki Krallıkta toprak sahibi dük hanesi sadece üç tane. Benim ailem olan Redgrave Dükalığı, eski Düklük olan Fanoss Dükalığı ve şimdi de Leon'un Bartfalt Dükalığı. Krallığa hizmet eden toprak sahibi soylular arasında, topu topu üç dükten biri oldun."

Dük rütbesinin de üzerinde, başlı başına bir devlet sayılan Arşidük haneleri bulunurdu.

Fakat mevcut Holfort Krallığı’nda Arşidük hanesi yoktu.

Yani sadece rütbe bazında bakarsak, krallıktaki en üst birkaç kişiden biriyle eşitlenmiştim.

Başımı ellerimin arasına aldım.

"Bu çok zalimce. Onca çabaladım, ödül olarak rütbemi yükseltmek resmen gaddarlık."

Ben böyle dövünürken Ange’nin yüzünde tarif edilemez bir ifade belirdi.

"Çabaladığın için rütben yükseldi ya zaten? Hem sen de biraz fazla ileri gittin Leon. Luxion'un gücünü o kadar sergileyerek ne yapmaya çalışıyordun ki?"

Odanın içinde süzülüp bize bakan Luxion'a döndüğümüzde, o da hallerimize hayıflanıyordu.

'Efendimin derin bir planı olduğunu düşünmek sizin hatanızdı. Roland ölmek üzereyken bunun son ricası olduğunu sanıp tüm gücünü ortaya koyması yanlıştı.'

"Yoksa sen... Roland'ın iyi olduğunu biliyor muydun?"

'Hayır, Roland gerçekten zehirlenmişti.'

"Ha?"

Leon dük olmanın verdiği ızdırapla boğuşurken;

Roland kendi odasında sakesini yudumluyordu.

"O çocuğun suratını gördün mü, Fred! Ahh! Bugün içtiğim sakenin tadı bir başka!"

Roland’ın birlikte içki içtiği kişi, zehri hazırlayan arkadaşı Fred’di.

Peki, Roland ve Fred neden güpegündüz beraber içiyorlardı?

Bunun bir sebebi vardı.

Fred, Roland’a sitem ediyordu.

"Bir daha asla böyle bir şeye bulaşmam! Bana zehir hazırlatıp o kadına vermemi istediğinizde aklınızı kaçırdığınızı sanmıştım."

Fred’in hazırladığı zehir, Roland’ın talimatıyla Merce’nin eline geçmişti.

Roland, kadehinin içindeki kehribar rengi sıvıya bakarken planının başarısını kutladı.

"Harika bir zehirdi. Sayende o veledi kandırabildim, üstelik yatakta uzanırken o can sıkıcı isyan gürültüsünden de kaçınmış oldum."

Roland bu kargaşayı önceden sezip, arkadaşı Fred'i de kullanarak düşmanın planını kendi lehine çevirmişti.

Bizzat zehri içip her şeyi Leon'a çözdürmek de Roland’ın bir tezgahıydı.

"Burada korkudan ömrümden ömür gitti be!"

Fred, sanki kederinden içiyormuş gibi kadehini bir dikişte bitirdi.

Roland, arkadaşının boşalan kadehine içki doldururken imalı bir tonda konuştu:

"Pekala, ilk hamle için bu kadarı yeterli sanırım. Sayende planın birinci aşamasını tamamladık. Fred, bu senin başarın."

Övülmesine rağmen Fred'in yüzünde en ufak bir memnuniyet belirtisi yoktu.

"Yine mi bir bit yeniği peşindesiniz? Majesteleri de hiç bıkmıyor."

Kötü bir şeyler planladığı söylenince Roland gülümsedi.

"Bu ömürde bir kez gelecek türden bir tezgah. Son zamanlarda ortalık epey karışık. O veledin bundan sonra da elinden gelenin en iyisini yapmasını bekleyeceğiz artık."

Leon'a karşı bir şeyler planladığı her halinden belliydi.

Akademi koridoru.

Yanında Creare ile yürüyen kişi, kendine güvenen adımlarıyla Marie'ydi.

Hemen yanlarında Erika da onlara eşlik ediyordu.

Marie ve Creare, son yaşanan kargaşa hakkında konuşuyorlardı.

"Bu sefer de bir şekilde paçayı kurtardık."

'Öyle görünüyor. Efendi, rütbe aldığı için her zamanki gibi pek memnuniyetsiz ama.'

"Şu aptal abi de bir kez olsun yükseldiğine sevinse ne olur sanki. Neymiş efendim, 'Ben yükselmek istemiyorum~'. Neye söylenip duruyor, anlamak imkansız."

'Efendi de senin hakkında aynı şeyi söylüyordu Marie-chan. Birbirinize gerçekten çok benziyorsunuz. Sizi izlemek çok keyifli.'

"Şu aptal abiyle benzemek mi? Cidden çekilecek çile değil."

Marie, huzursuz bir tavırla söylenirken kendilerini izleyip eğlenen Erika'nın bakışlarını fark etti.

Erika'nın ona yönelttiği şefkat dolu gülümseme, Marie'yi rahatsız ediyordu.

'Hmm, görünüşü benden küçük ama ruhu benden yaşlı... Ona nasıl davranmam gerekiyor acaba?'

İkisi de reenkarnasyon geçirmişti ancak ruhsal olarak Erika çok daha yaşlıydı. Marie, Erika ile arasına nasıl bir mesafe koyması gerektiği konusunda kararsızdı.

Creare, ikisinin yan yana yürüyüşünü keyifle izliyordu.

'Yine de Erika-chan'ın da bir reenkarne olması inanılmaz. Reenkarne olanların sayısı fazla değil mi? Acaba aralarında bir bağlantı falan mı var? Bir ara vücudunu iyice incelememe izin ver.'

Marie, merakına yenik düşen Creare'ye bıkkın bir bakış attı.

"Bir prensese bile '-chan' ekiyle mi hitap ediyorsun?"

'Benim için kraliyet ailesi falan fark etmez.'

Creare için asalet unvanlarının hiçbir önemi yoktu.

Erika, hafif bir mahcubiyetle gülümsedi.

"Vaktim olduğunda neden olmasın."

'Yaşasın! Harika!'

Marie, sevinen Creare'yi uyardı.

"Hey, daha geçen gün abimden azar işitmedin mi sen! Yine tuhaf bir şeyler yaparsan bu sefer seni kesin parçalarına ayırır."

'Sadece hassas bir muayene yapacağım. Ayrıca Efendi ağzına geleni söylese de o kadarını yapmaz.'

Tartışan Marie ve Creare'yi izleyen Erika, Leon hakkındaki konuya ilgi gösterdi.

"Dük hazretleri nasıl biridir?"

Başını hafifçe yana eğerek sorduğu bu soru, Marie'ye nedense tanıdık bir his verdi.

Önceki hayatındaki kızını hatırlayınca göğsüne bir sızı saplandı.

"—Yani, nazik mi desem yoksa fazla mı yumuşak? Avucunun içinde oynattığın sürece işine yarayan bir abi işte. Ama bir kere kontrolden çıktı mı durdurulması imkansız. Onun yüzünden kaç kez başım belaya girdi."

'O çocuk da hep böyle yapardı.'

'Marie-chan, Efendi sana kaç kez o acı ilacı içirdi ama değil mi?'

"Kes sesini be."

Creare'nin lafa karışmasına sinirlenen Marie, eski hayatlarından bahsetmeye başladı.

"Ben de abim de önceki hayatımızda o otome oyununu oynadık ve ölünce kendimizi burada bulduk. Sen de öylesin, değil mi?"

"—Evet, ben sadece üçüncü oyunu oynadım."

"Benim adamakıllı bitirdiğim tek oyun ikincisiydi. Birincisi gerçekten çok zordu, ben de abimin üzerine yıkmıştım. Sonra o aptal, günlerce uykusuz kalıp merdivenlerden yuvarlanarak öldü. Tam bir salak, değil mi?"

Marie, Leon'la dalga geçer gibi konuşsa da yüz ifadesi karanlıktı.

Buna sebep olan kendi davranışlarından dolayı pişmanlık duyuyordu.

Erika, Marie'nin bu içsel durumunu hemen fark etti.

"Abinizi gerçekten çok seviyormuşsunuz."

"Ha? Sen beni dinlemiyor musun? O aptal abiyle olan bağım önceki hayattan kalma bir lanet sadece."

Eğer Leon burada olsaydı kesin bir ağız kavgası başlardı ama o olmayınca Marie bir anlık boşluğa düştü.

"Aslında hep pişmanlık duyuyordun, değil mi? Abinin ölmesine sebep olan durumu senin yarattığını düşünerek..."

"O-o da nereden çıktı şimdi."

"Benim gözümde birbirine çok bağlı iki kardeş gibi görünüyorsunuz."

"Şu an tamamen yabancıyız bir kere!"

Leon ile arasının iyi olduğunun söylenmesi Marie'yi utandırmıştı, bu yüzden hemen reddetti. Fakat biraz düşününce bunun bir cevap olmadığını fark etti.

Marie'nin bu durumun farkına varıp surat asmasını izleyen Erika, artık emin olmuş bir ifade takındı.

"O kızışınız... Gerçekten hiç değişmemişsiniz."

"—Ne dedin sen?"

Sanki kendisini eskiden beri tanıyormuş gibi konuşan Erika'ya sinirlenen Marie, ona keskin bir bakış fırlattı.

O sırada Erika durdu. Marie ise fark etmeden birkaç adım daha ilerledi.

"Annemin iyi olduğunu görmek güzel."

Marie bir an ne dendiğini anlayamadı, duraksadı ve Erika'ya döndü.

Erika'nın duruşuna bakınca, şimdiye kadar hissettiği o garip huzursuzluğun nedenini nihayet kavradı.

Normalde olsa "Ha? Ne diyorsun sen?" diyerek ters bir yüz ifadesi takınırdı ama Marie'nin yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

"Y-yalan söylüyorsun, değil mi?"

Erika başını sallayınca uzun, dalgalı saçları omuzlarında uçuştu.

"Sürekli bir şeyler çeviren ama aslında çok nazik olan annem. En başından beri öyle olduğundan şüphelenmiştim ama emin olamamıştım. Fakat abimden —yani dayımdan— bahsettiğini duyunca hiçbir şüphem kalmadı."

Bir oyunu abisine zorla oynatıp onun ölümüne sebep olmak, pek rastlanır bir hikaye değildi.

Marie, ağlamamak için elleriyle ağzını kapattı.

Önceki hayatındaki kızının ismini hatırlayamıyordu ama Erika'nın üzerinde kızının gölgesi apaçık duruyordu.

"N-nasıl anladın..."

Kendi kimliğini nasıl fark ettiğini sormak istiyordu ama kelimeler boğazına düğümlendi. Erika onun ne demek istediğini anlayıp cevapladı:

"Hep içimde böyle bir his vardı. Saraya da Azize-sama veya Baron —yeni Dük— hakkında haberler geliyordu. Bir şekilde annem olabileceğini hissetmiştim. Karşılaştığımızda ise tavırlarının ne kadar benzediğini gördüm."

Görünen o ki Erika, Marie ile bizzat tanışmadan önce onun önceki hayatındaki annesi olduğunu sezmişti.

Marie, Erika'ya sıkıca sarıldı.

"Neden daha önce söylemedin beee!! Ben, ben var yaaaa!!"

Marie, kızına sığınıp hıçkıra hıçkıra ağlarken, Erika onu şefkatle kucakladı.

"Özür dilerim, anne."

Erika, küçük bir çocuğu teselli eden bir anne havasına bürünürken, yanlarında havada duran Creare olduğu yerde kendi etrafında dönmeye başladı.

'Marie-chan burada daha çok çocuk gibi görünüyor.'

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.