Bartfault Kız Kardeşler

Kraliyet Başkenti her yerde çıkan isyanlarla çalkalanıyordu.

Başkent sakinleri can havliyle kaçışırken, Finley de o kalabalığın arasındaydı.

Sol elinde henüz yeni satın aldığı kıyafetlerin ve aksesuarların olduğu kağıt poşetleri sıkıca tutuyor, sağ elini ise önünde hızla ilerleyen Jenna kavramış onu sürüklüyordu.

— Acele et Finley!

— Ablacığım, bekle!

Finley'nin o sırada Akademide olmamasının sebebi, Jenna ile birlikte Başkentte vakit geçiriyor olmasıydı.

Finley, bir paralel sokaktan gelen silah sesini duyunca omuzlarını içeri çekti.

— Neler oluyor? Hey, ablacığım!

Normalde Akademiye dönmüş olmaları gereken saatti ama Jenna'nın ısrarıyla okulun giriş saatini ihlal etmişlerdi.

İkisi dışarıda eğlenirken aniden bu kargaşa patlak vermişti.

Daha ne olduğunu anlayamadan Başkentin dört bir yanında çatışmalar başlamış, kendilerini can havliyle kaçarken bulmuşlardı.

Jenna bu acil durum karşısında paniklemişti, konuşma tarzı sertleşmişti.

— Bilmiyorum! Her neyse, sadece kaçmamız gerek!

— Ama Akademi tarafında da bir tuhaflık var. Hava gemileri geldi, Başkent semalarında zırhlar birbiriyle savaşıyor, bu çok saçma!

Kaçmaya devam eden ikili, aslında nereye sığınmaları gerektiğini bile bilmiyordu.

Jenna adımlarını yavaşlatmadan sadece başını geriye çevirdi ve Finley'ye bağırdı:

— Sadece koş! Nix ve Leon da orada, yakında yardıma gelirler!

Jenna, normalde küçümsediği abisine ve erkek kardeşine şimdi bel bağlamış gibi görünüyordu.

Finley ise Akademiye girene kadar aile evinde yaşadığı için, abilerinin gerçekten güvenilir olup olmadığı konusunda şüpheliydi.

— Gerçekten işi abimlere bırakmak güvenli mi?

Jenna, koşmaktan bitkin düşen Finley'yi kolundan tutup bir ara sokağa soktu ve gizlenerek nefesini düzene sokmaya çalıştı.

— Sen gerçekten aptalsın.

Nefesi kesilen Finley, alnından boşalan terleri silerken Jenna'ya laf yetiştirdi:

— Ne demek aptal? Hepsi senin yüzünden! Ben tam dönecekken 'Bir kereden bir şey olmaz' diyerek beni peşinden sürükleyen sendin abla!

Finley'nin kuralları çiğnemesinin tek nedeni Jenna'nın onu gezmeye davet etmesiydi.

Jenna da durumun farkında olsa da, yine de kabullenemediği kısımlar vardı.

— Sen de gayet hevesliydin ya! 'Şık bir restorana gitmek istiyorum' diye bir sürü istek sıraladığını ne çabuk unuttun?!

Kız kardeşler tartışmaya daldığı sırada, ara sokağın derinliklerinden elinde tabanca olan bir adam belirdi.

Adamın yüzünü gören Finley ve Jenna dehşete düştü. Korkmuşlardı ama asıl şaşkınlıklarının sebebi adamın tanıdık biri olmasıydı.

Akademideki müstahdemlerin giydiği iş kıyafetlerini kuşanmış olan adam, silahını onlara doğrultarak konuştu:

— Şansım sonunda döndü demek. İkiniz de uslu durun ve dediklerimi yapın.

Jenna, Finley'yi korumak istercesine öne atıldı ve adama ters ters baktı.

— Lutoart, demek Başkentteydin.

— Bana adımla seslenme! Normal şartlarda ben bir Baron, hayır, bir Marki olacak adamdım!

Leon'un tüm başarılarının aslında kendisine ait olması gerektiğini ima eden bu sözlere, Jenna'nın arkasına saklanan Finley dürüstçe bir yorum yaptı:

— Sen mi Marki olacaktın? Kesinlikle imkansız değil mi?

Jenna panikle Finley'yi uyardı:

— Aptal, adamı kışkırtma yoksa—

Jenna sözünü bitiremeden Lutoart tetiği çekti. Güm diye bir patlama sesi duyuldu ve Jenna olduğu yere yığıldı.

— Ablacığım?!

Sağ uyluğunu eliyle bastıran Jenna, böyle bir durumda bile dik başlılığından taviz vermiyordu.

— Berbat bir durum. Kesin izi kalacak.

— Abla, ya-yaralandın!

— Sadece sıyırdı.

Güçlü görünmeye çalışsa da Jenna'nın bacağından oluk oluk kan akıyordu. Şans eseri kurşun delip geçmişe benziyordu ama durumun hafif olmadığı her halinden belliydi.

Lutoart ifadesiz bir yüzle onlara yaklaştı.

— Haddinizi bilin. Sizinle benim aramda statü farkı var.

Dibe vurmuş olsa bile kibri tavan yapmış olan Lutoart, onları ne için kullanacağını açıkladı:

— İkiniz de Leon'a karşı rehine olacaksınız. Ölmek istemiyorsanız emirlerime itaat edin.

Leydiler Ormanı'ndaki sığınak.

Temsilci ve pek çok kişinin dışarıda olması nedeniyle ıssızlaşan o yerde, elleri arkadan kelepçelenmiş Finley ve Jenna duruyordu.

Jenna bacağını bir bez parçasıyla bağlamıştı.

Soğuk taş zemine fırlatılan ikili, o sırada tartışan üç kişinin sesini duyabiliyordu.

İkisi için de, hatta tüm Bartfault ailesi için talihsizlik olan o üç kişi...

Biri Zola'ydı. Eskiden şatafatlı elbiseler içinde dolaşırken, şimdi üstünde kir pas içinde giysiler vardı.

Saçı ve cildi mahvolmuştu, gerçek yaşından çok daha yaşlı görünüyordu.

Zola'nın ellerinde siyah eldivenler vardı.

Aklı oldukça karışmış görünen Zola, hırsını etrafındakilerden çıkarıyordu.

— Neden bu ikisi?! Prenses nerede? O şeyi alıp döndüğümde temsilciler de gitmişti, ne olup bittiği belli değil. Bana hemen bir açıklama yapın!

Diğeri Merce'ydi.

O hala gösterişli giyiniyordu ama eskisine nazaran gece hayatına uygun, ağır bir makyajı vardı. Birkaç yıl öncesine göre zayıflamıştı ve hayli zorluk çektiği her halinden okunuyordu.

— Gerçekten hiçbir işe yaramıyorsun! Rehine alacaksan bir dük kızı ya da bir halktan biri falan olsaydı bari! Yabancı ülkelerin prensesleri bile buradayken, nasıl birini bile yakalayamadın!

Bu iki kadının hışmına uğrayan kişi ise azarlanmaktan sinmiş olan Lutoart'tı.

Korku içinde bahaneler üretmeye çalışan hali, demin Finley ve Jenna'ya karşı sergilediği tavırdan fersah fersah uzaktı.

Görünüşe göre Lutoart, aile içindeki statü hiyerarşisinin en dibindeydi.

— B-ben de daha yüksek statülü bir kızı getirmek isterdim elbette! Ama aniden Prens ve yanındakiler ortaya çıkınca kaçmak zorunda kaldım. Yolda giderken bunları bulunca rehine olarak yanıma aldım işte.

Lutoart bakışlarını Finley ve kardeşine çevirdi.

Aynı anda Zola ve Merce'nin de bakışları onlara odaklanınca, Finley hırsla onlara bakmaktan başka bir şey yapamadı.

'Abimin sözünü dinleyip vaktinde dönseydim keşke.'

Eğer kuralları çiğnemeyip Akademiye dönmüş olsaydı, ne yakalanacaklardı ne de Jenna yaralanacaktı.

Jenna, acı çekmesine rağmen Finley'den özür diledi.

— Özür dilerim Finley. Benim yüzümden bu haldesin.

— Onu boş ver de, senin yaran ne alemde abla?

— Bu kadarcık şeyden bir şey olmaz.

Jenna'nın ne kadar zorlandığını gören Finley, kendi tedbirsizliği yüzünden pişmanlık duydu.

O an, adamı boş yere kışkırtmamış olmayı diledi.

Kız kardeşlerin fısıldaşmalarını duyan Merce, sinirle yanlarına yaklaştı.

— Şu kadarcık yara için dır dır edip durmayın!

Merce ayağıyla Finley'nin kafasına bastırdı.

— Sizi gördükçe tepem atıyor. Gerçek soylu bile olmadığınız halde, bizim artıklarımızla kendinize soylu dediniz!

Merce ayağıyla kafasını ezerken, bugüne kadar biriktirdiği tüm öfkeyi kusuyordu.

Bu öfkenin temelinde, kendi sefil durumlarına duyduğu tahammülsüzlük yatıyordu.

— Asıl asil kanı taşıyan biziz! Öyleyken nasıl olur da siz soylu kalırsınız da biz halktan biri muamelesi görürüz! Üstelik bu kıyafetleri giymeye zorlanıp, hayatta kalmak için sevmediğim adamlarla düşüp kalkıyorum! Sizi asla affetmeyeceğim!

— Ah, acıyor!

Finley canının acısıyla bağırınca, Merce ayağını çekip defalarca sertçe üzerine bastı.

Finley, Merce'nin darbeleri altında ezilirken, kalbindeki öfke de çığ gibi büyüyordu.

'Bu herifleri asla affetmeyeceğim. Mutlaka intikam alacağım.'

Bu durumda bile içinde savaşçı bir ruh taşıyan Finley'nin üzerine aniden bir şey kapandı.

"Ablacığım!?"

Finley'yi korumak için Jena üzerine kapaklanmıştı. Merce, kız kardeşlerin bu halini görünce iyice tepesi atmış olacak ki bu sefer Jena'yı çiğnemeye başladı.

"Yüce bir kardeşlik bağı mı sergiliyorsunuz? Sizin gibi tipler beş para etmez. O Leon bile sizi kesin gözden çıkaracaktır. Sizi burada işkence ederek öldüreceğim!"

Finley, Merce'nin sözleri üzerine Leon'un gerçekten de onları terk edebileceğini düşündü. Normalde aralarında kavga eksik olmazdı ve Leon'un kız kardeşlerine karşı soğuk tavrı hep ön plandaydı.

Eğer bu kişi küçük kardeşleri Colin olsaydı hemen yardıma koşardı ama Leon'un kendileri için o kadar ileri gitmeyeceğini hissediyordu.

'O aptal abi, bizi bırakıp gidebilir. Kahretsin... Keşke ona biraz daha yaltaklansaydım. Eğer öyle yapsaydım, ablam da...'

Üzerine kapanıp Merce tarafından tekmelenen Jena için endişeleniyordu.

Zola da onların bu acınası halini izleyip alaycı bir tavırla güldü.

"Merce, hırpalayabilirsin ama öldürme. Değersiz de olsalar belki bir işe yararlar, değil mi?"

Nefesi hızlanmış, dudaklarını bükerek sadistçe bir gülümseme takınan Merce, Zola'nın sözüne itaat etti.

"Haklısın anneciğim. Ama ölmedikleri sürece ne yapsam sorun olmaz herhalde!"

Merce böyle diyerek Jena'nın karnına bir tekme savurdu.

"Igh!"

"A-abla!?"

Böğrüne aldığı darbeyle acı içinde kıvranan Jena'nın sesini duyan Lutart ellerini çırpıyordu.

"Harika bir gösteri."

Lutart'ın o aşağılık gülüşünü gören Finley'nin kanı beynine sıçradı.

'Siz var ya... Size mutlaka cehennemi yaşatacağım.'

Kraliyet Sarayı'ndaki toplantı odası.

Buraya birbiri ardına düşman sığınaklarının ele geçirildiği veya isyanın bastırıldığına dair raporlar ulaşıyordu.

Odaya girip çıkan şövalyelerin yüzünde hiçbir karamsarlık yoktu, aksine müjdeli haberler getiriyorlardı. Şövalyeler de böylesine güzel haberler verdikleri için keyifli görünüyordu.

"Kraliyet başkentinin kuzeyindeki kargaşa tamamen bastırıldı! Einhorn doğuya hareket etti, birlikleri indirmeye başladı!"

"Hava motosikleti birliği, kaçanları yakaladı! Sorgulamalar yapıldı bile, Raschel ile olan bağlantılarını itiraf ettiler."

"Batıya gönderilen birlikten müjde var! Eski soylulardan oluşan grubun yakalanması başarıyla sonuçlandı!"

Masanın üzerindeki haritada düşmanları temsil eden işaretler birer birer siliniyordu. Herkesin bakışları benim üzerimde toplanmıştı.

"Pekala, sıradaki hedef neresi olsun?"

Hangi birliği nereye göndermeliydim? En verimli yol hangisiydi?

Ben bunları düşünürken, yanımda duran Julius haritayı işaret ederek bir öneride bulundu.

"Şurada eski bir gözcü kulesi var. Oraya barikat kurarlarsa can sıkıcı olur. Düşman orada toplanmadan önce vurmak daha iyi."

"Ah, orası mı? Birkaç kez görmüştüm."

Şimdi sadece eski bir bina olduğu için pek dikkatimi çekmemişti.

"Başkent genişlemeden önce gözcülerin beklediği bir yerdi ama şu an depo olarak kullanılıyor. Yine de iç yapısı savaşmak için tasarlandığından uğraştırıcı olabilir."

"O zaman zırhlı birlikler olmaz. Greg'i mi göndersek?"

Başkentin benim bilmediğim detaylarına hakim olan Julius'u kurmayım yaparak bir sonraki rotayı belirliyorum. O sırada Luxion anında söze girdi.

'Greg'e yeni hedefin talimatını ilettim ancak mühimmat ikmali talep ediyor. En kısa yol değil ama ikmal yapabilmesi için onu şu rotadan geçireceğim.'

Luxion, Greg'in birliğinin izleyeceği yolu gösterdiğinde, ikmal birliğinin bulunduğu noktadan geçip gözcü kulesine yönelecekleri anlaşıldı. Bir itirazım olmadığı için başımla onayladım.

"O zaman Jilk ve diğerlerine de ikmal yaptıralım."

'Öyleyse Einhorn'u görevlendiriyorum.'

Ben kararları peş peşe verirken, Mylene-san ellerini sımsıkı kenetlemiş bizi izliyordu. Çevredeki herkes iyi haberlerin gelmesiyle kriz ortamından kurtulup gülümsemeye başlamışken, o tek başına gergin göründüğü için seslendim.

"Bir sorun mu var?"

"—Hayır, sadece ne kadar muazzam bir Kayıp Eşya olduğuna hayran kaldım. Alzer Cumhuriyeti'nde neden o kadar parladığınızı şimdi anlıyorum. Şaşkınlığı geçtim, artık korkutucu gelmeye başladı."

Zoraki bir tebessüm sergileyen Mylene-san, Luxion'dan korkuyor gibiydi. Gerçekten de muazzam bir performansa sahip olan Luxion, Mylene-san için bir tehdit olarak algılanabilirdi. Korkması doğaldı.

"Korkmanıza gerek yok Mylene-san."

"Efendim?"

"Luxion korkutucu olabilir ama benim emirlerime uyar. Size zarar verecek bir şey yapmasına asla izin vermem."

"Marki— hayır, Leon-kun."

Ben kendimden emin bir tavırla onu sakinleştirince, Mylene-san'ın yanakları kızardı. Yanımdaki Julius ise bu duruma fena halde tiksinerek bakıyordu.

"Leon, anneme kur yapacaksan en azından bunu gözümün önünde yapmasan olmaz mı?"

"Kur falan yapmıyorum. Sadece içini rahatlatıyorum."

"Öyle mi? Etrafına baksan da aynı şeyi söyleyebilecek misin?"

Uyarısıyla bakışlarımı çevrede gezdirdiğimde, toplantı odasındakilerin benden gözlerini kaçırdığını gördüm. Görünüşe göre herkes yanlış anlamıştı.

Bakan Bernard gibi isimler, utanan Mylene-san'ı görünce ufak bir şaşkınlık yaşıyordu.

"Bu hanımefendiye böyle bir yüz ifadesi verdirebilen tek kişi Marki olsa gerek."

"Bu da ayrı bir mutluluk verici tabii."

Luxion, havaya giren beni azarlamaya başladı.

'Zamanı ve mekanı gözetmeniz iyi olur. Üstelik Angelica da buradayken.'

"Aa, sıçtık."

Hatt Bir anlık farkındalıkla odadaki Angelica'ya baktım. Eğer böyle bir şeyi görürse yine sinirlenip kulağımı çekerdi. Bundan korkarak ona baktım ama o şu an Deirdre Senpai ve Clarice Senpai ile ciddi bir şeyler konuşuyordu. Görünüşe göre az önceki konuşmayı duymamıştı.

"Güzel, duymadı."

Ben derin bir nefes alırken Julius bana bıkkınlıkla bakıyordu.

"Gerçekten sen... Neyse, bu gidişle isyan yakında tamamen biter."

Bakışlarımı haritaya çevirip Luxion'a sordum.

"Peki Jena ve Finley'lerden bir haber var mı?"

Tahliye sırasında akademide Finley yoktu. Kız öğrencilerden duyduğuma göre Jena ile gezmeye çıkmışlar ve eve dönüş saatini geçirmelerine rağmen dönmemişler. En berbat zamanda kural ihlali yapmak da ancak bu kadar şanssızlık olurdu.

'Şu an araştırıyorum.'

"Çabuk bul onları."

—Ölüp giderlerse hem vicdan azabı çekerim hem de aileleri perişan olur.

Toplantı odasının pencere kenarı.

Orada Deirdre ve Clarice ile konuşan Angelica, pencereden görünen başkente bakıyordu.

'Bu kargaşa artık çocuk oyuncağı gibi geliyor.'

Eski soyluların merkezinde olduğu bu isyan, plansız ve darmadağındı. Leon olmasaydı bile bastırılırdı ancak Angelica'nın derdi başkaydı.

Deirdre gizlice fısıldadı.

"Ablam, Raschel'den gelenleri yakalamış. O Dışlanmış Şövalye'yi devlet düşmanı ilan edip ona epey kin besliyorlarmış. Bu kargaşanın arkasında Raschel'in desteği olduğuna dair kanıtlar da çıkmış. Bunu Marki'ye güzelce ilet, tamam mı?"

Deirdre, kendi ailesinden gelen bilgileri Angelica'ya aktardı. Clarice için de durum aynıydı.

"Bizimkiler, kendilerine Leydi Ormanı diyen bir grubu yakalamış. Görünüşe göre Leon-kun ile aralarında bir husumet varmış, istersen onları sana teslim edebilirler."

İkisi de durumu kraliyet sarayına bildirmek yerine, kararı Ange'ye bırakmayı tercih etmişti.

Bu durum Ange'nin canını fazlasıyla sıkıyordu.

"Öncelikle saraya haber vermeniz gerekirdi."

Ange bu bariz gerçeği dile getirip onları uyardığında, ikisi birbirine bakıp hafifçe gülümsedi.

'Şaka yapıyor olmalısın' der gibi bakan yüzleri, Ange'nin içinden geçenleri okuyor gibiydi.

Clarice, toplantı salonunda Leon'un yakınında duran babasına kısa bir bakış attıktan sonra Ange'ye mevcut durumdan bahsetti.

"Boşuna gizlemeye çalışma Angelica. Düklük ailesinin orduyu harekete geçirmemesinin sebebi, kraliyet ailesinden umudu çoktan kesmiş olmaları değil mi?"

Clarice'in sözleri, çevredeki kimsenin duyamayacağı kadar kısıktı.

Ancak Ange onu azarladı.

"Burası bunları konuşacak yer değil."

Buna rağmen Deirdre'nin de durmaya niyeti yoktu.

"Galibiyet ya da mağlubiyet üzerine kafa yormaya bile gerek yok. Baksana bizim kouhai'ye— Marki hazretlerine. Orduyu ne kadar isabetli yönetiyor, değil mi?"

Leon, her zamanki o isteksiz tavrıyla orduya komuta ediyordu.

Ancak asıl mesele, ortaya koyduğu sonuçlardı.

Her hamlesi o kadar isabetliydi ki, etrafındakiler hayranlık duyarken bir yandan da korkuya kapılıyordu.

Bilgiler sürekli olarak gerçek zamanlı akıyordu.

Dışarıda olup bitenlerin anında, henüz toplantı odasındayken öğrenilebilmesi Ange için bile şaşırtıcıydı.

Ordular, bilgiyi hızlı ve doğru bir şekilde elde edebilmek için azımsanmayacak bütçeler ayırırdı.

Çünkü istihbaratın değerini bilirlerdi.

Yine de anlık ve kesin bilgiye ulaşmak normalde imkansızdı.

İmkansızı başaran Luxion'a hükmeden Leon, burada bulunanlar için hem güven verici hem de korkutucu bir varlıktı.

Deirdre, Ange'nin kulağına eğilip fısıldadı.

"İçini ferah tut Angelica. Savaşsalar bile asla kaybetmeyecekler."

Kraliyet başkentini merkez edinmeyen Leon, şu an her şeyi avucunun içine almış durumdaydı.

Clarice, Ange'ye gerçekleri hatırlattı.

"Er ya da geç, istesen de istemesen de onlarla savaşmak zorunda kalacaksın. Mevcut kraliyet ailesi için bu, asla görmezden gelinebilecek bir durum değil. Kendilerini her an devirip yerlerine geçebilecek bir varlık, onlar için korkudan başka bir şey ifade etmez."

Holfort Krallığı'nın kozu sayılan kraliyet gemisi, Düklük ile yapılan savaşta kaybedilmişti.

Böyle bir ortamda, elinde güçlü bir Kayıp Eşya tutan Leon'un varlığı kraliyet için büyük bir tehditti.

Nitekim Mylene, Luxion'u bir tehdit olarak değerlendiriyor ve tetikte bekliyordu.

Ange, tüm bunların farkında olmayan Leon'un biraz daha ölçülü davranması gerektiğini düşündü.

'Aptal. Elinden geleni yapacaksan bile en azından yeteneklerini biraz gizle.'

Alzer Cumhuriyeti'nde Luxion'un asıl gövdesini sergilediğinden beri, Leon'un ipin ucunu kaçırdığını hissediyordu.

'Şu saatten sonra kendine hakim ol desem de artık çok geç sanırım. Ama en azından neler yapabileceğine dair önceden bana danışsaydı—'

Ange bakışlarını Leon'a çevirince, sanki ona kapılmışlar gibi Clarice ve Deirdre de kafalarını o yöne döndürdü.

Üçünün de yüzü kaskatı kesildi.

Deirdre gözlerini kaçırdı.

"Pekala, bir sorun varsa o da Kraliçe hazretleridir herhalde."

Clarice de Leon'a soğuk bakışlar fırlatıyordu.

"Epey samimi görünüyorlar."

Üçünün bakışlarının odaklandığı noktada, Leon'un Mylene'in endişelerini gidermeye çalıştığı o an vardı.

Nereden bakılırsa bakılsın Leon resmen kadına kur yapıyordu ve bu durum üçünün de hiç hoşuna gitmemişti.

Ange gözlerini yumarak iğneleyici bir tavırla konuştu.

"Leon'un Kraliçe hazretlerine olan sadakati gerçekten baş ağrıtıcı."

'Orada öylece hiçbir şey yokmuş gibi Kraliçe'ye kur yapacağına, biraz kendi geleceğini düşün. Sonra seninle hesaplaşacağız.'

Ange için bu katlanılması güç bir manzaraydı ama Leon'un çekinmeden kur yapması, aslında niyetinin ciddi olmadığını da ona hissettiriyordu.

Leon'un o zahmetli karakterini Ange çok iyi çözmüştü.

Deirdre, Leon'un hareketlerini överken bir yandan da laf soktu.

"Herkesin önünde kur yapma cesaretini takdir etmek lazım. Gerçi takdir edilecek tek yönü de o ya, neyse."

Clarice hoşnutsuz bir ifadeyle elini beline koymuştu.

"Tek endişe kaynağımızın Kraliçe hazretleri olduğu kesinleşti."

Ange bakışlarını Leon'dan çekip diğer ikisine ciddi bir ifadeyle baktı.

'Asıl mesele, bu durum atlatıldıktan sonrası.'

Ange gelecek hakkında endişelenirken, toplantı odasındaki atmosfer aniden değişti.

Az önce sakin duran Leon'un gazaba geldiği sahne herkesin dikkatini çekti.

"Luxion, az önce dediğini tekrarla."

Sesi alçaktı ama kelimelerinden öfke sızıyordu.

Öfkeden gözü dönen Leon'un bakışları, ortağı Luxion'un üzerindeydi.

'Her ikisi de rehin alınmış durumda. Elebaşı, Leydi Ormanı kalıntıları olan Zola ve grubu. Lutaert ve Merce'nin de orada olduğu teyit edildi.'

Luxion'un raporunu duyan Leon, başkomutanlık sorumluluğunu bir kenara itti.

"Ben gidiyorum."

Toplantı salonu bir anda çalkalanırken, Ange, Leon'un yüzündeki ifadeye bakınca onu durdurmanın faydasız olacağını anladı.

Çevresindekiler ise Leon'u engellemeye çalışıyordu.

"Marki hazretleri, bu durumda buradan ayrılmanız işleri zora sokar!"

"İş bitti zaten diyorum size! Geriye sadece etrafı toparlamak kaldı."

"İşte o toparlanma süreci için de emirleriniz gerekiyor!"

"Dönünce emir veririm, gerekirse dışarıdan da hallederim!"

Bir anda gürültüye boğulan toplantı salonunda Leon'un etrafı kalabalık tarafından sarılmıştı.

Ange hafifçe iç çekerek Leon'a yardım etmek için öne çıktı.

"Bırakın gitsin."

Leon ve etrafındakilerin bakışları Ange'ye döndüğünde, Ange elini beline koyup Leon'a ters ters baktı.

"Madem burnunun dikine gideceksin, o zaman sorumluluğunu da yerine getir."

"—Ange."

Leon, Ange'nin kendisini durduracağını sanmış olmalı ki, şaşkın bir ifadeye büründü.

Ange'nin yüzünde bir gülümseme yayıldı.

"Hadi, çabuk bitir de gel."

"—Hemen dönerim."

Leon, Luxion'u da yanına alıp toplantı odasından fırlayınca Mylene yanına geldi.

"Ona çok güveniyorsun. Ama bu verdiğin karar yanlıştı."

"Ben de öyle düşünüyorum. Fakat bu Leon için geçmişten gelen bir hesaplaşma ve aynı zamanda değerli ailesini kurtarmak için gidiyor."

Ange gitmesine neden izin verdiğini açıklayınca, Mylene bıkkınlıkla kısa bir iç çekti ve Leon'un çıktığı kapıya baktı.

"Onu yanlış tanımışım."

"Yanlış mı?"

Mylene, Leon hakkındaki değerlendirmesini güncelledi.

"Her işi el çabukluğuyla kıvıran, güçlü bir çocuk olduğunu sanıyordum ama aslında özünde çok beceriksiz biriymiş."

Onu beceriksiz olarak nitelendiren Mylene, hüzünlü bir şekilde gülümsedi.

"Zavallı çocuk... Ange, ona sıkıca destek olmalısın."

Mylene sadece bunu söyleyip Ange'nin yanından ayrıldı.

Ange, Mylene'in "zavallı çocuk" sözüne anlam veremese de aklına yatan birkaç sebep vardı.

'Zavallı, ha. Gerçekten de bu durum Leon'un hiç istemediği bir şey.'

Toplantı odasından çıkıp koridora yöneldiğimde, her nedense orada Prens Jake ve Oscar duruyordu.

Üstelik Prens Jake'in yanında Are-chan da vardı.

Görünüşe bakılırsa beni bekliyorlardı.

Oscar yanıma yaklaştı.

"Marki! Finley-san hala bulunamadı mı!?"

"Rahat ol. Şimdi onu kurtarmaya gidiyorum."

Her nedense Finley için endişelenen Oscar'a bakarken, ne düşüneceğimi bilemiyordum. Kız kardeşimin aşk hayatına taş koymak gibi bir niyetim yoktu ama Oscar da sonuçta bir fetih hedefiydi.

Mümkünse Mia-chan ile gitmek isterdim ama bu tamamen benim bencilliğim olurdu herhalde.

Jenna ve Finley'i kurtarmaya gitmek üzereyken Oscar, bana eşlik etmek için izin istedi.

— O zaman ben de geliyorum!

— Olmaz. Sen uslu uslu yerinde otur.

— A-ama...

Finley'i kurtarmak için can atan Oscar'a, dürüst hislerini merak ederek sordum.

— Sen Finley hakkında ne düşünüyorsun? Onu kurtarmaya gitmek isteyecek kadar ondan hoşlanıyor olmalısın.

Oscar bu sorum karşısında zoraki bir gülümsemeyle muğlak bir cevap verdi.

— Ben de tam olarak bilmiyorum. Sadece ondan nefret etmediğimi düşünüyorum. Nasıl desem, benim için iyi yürekli, ilgili bir ablacığım gibi mi acaba?

— Ablacığın mı!? Finley mi!?

Minyon tipli Finley'i ablası gibi gören Oscar'a şaşkınlıkla bakarken, Prens Jake konuşmamıza daldı.

— Bartfault, ben de sana eşlik edeceğim.

— Ha?

— Ben ağabeyimden daha yetenekliyimdir. Kesinlikle işine yarayacağımı kanıtlayacağım.

Prens Jake kendisini de götürmem için ısrar ediyordu ama gözü sürekli arkadaki Are-chan'daydı. Sevdiği kızın önünde hava atmak istediği yaşlardaydı herhalde.

— Julius da Jake de harbi kardeşler...

Bana "Siz kafayı mı yediniz!?" dedirtmekte üstlerine yoktu.

— Bir prensi peşimde sürükleyebileceğimi de nereden çıkardın? Sen kesinlikle burada kalıyorsun. Git Julius'a yardım et.

— S-sen, ben her ne kadar öyle olsam da bir prens—

— Hazretleri, ayak bağı oluyorsunuz.

Prens Jake'in teklifini soğuk bir şekilde reddettiğimde, henüz ikna olmayan Oscar tarafından kenara itildi.

— Oscaaar!? Ben bir prensim, sen de benim süt kardeşim değil misin!?

Yere kapaklanan Prens Jake'i görmezden gelen Oscar, doğrudan gözlerimin içine baktı.

— Lütfen bana da yardım etme şansı verin. Ayak bağı olmayacağım. Yalvarırım!

Oscar'ın bu kadar derinden baş eğmesi karşısında pes ettim.

— Sizinle uğraşarak vakit kaybediyorum. Eğer engel olursan seni uçururum, haberin olsun.

Oscar'ın eşlik etmesine izin verdiğimde yüzünde güller açtı; Prens Jake ise yerde öylece kalmış, ağır bir moral bozukluğu içindeydi.

Are-chan onu teselli ediyordu.

— Prens Jake, lütfen uslu duralım.

— Alçak Bartfault...

Nedense bana kin besliyor gibiydi ama ikinci bir prensi dışarı çıkarırsam azar işitecek olan benim.

Siz kardeşler el birliğiyle başıma bela açıyorsunuz. Bu da mı Roland'ın kanından geliyor acaba?

— Gözlerini aç, ablacığım!

Leydi Ormanı'ndaki sığınak.

Orada, Merce'nin şiddetine maruz kalan Jenna kan revan içindeydi. Nefesi zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.

Kendisini korumaya çalışan Jenna'nın bu halini gören Finley gözyaşı dökerken, elinde kırık bir sopa tutan Merce gülüyordu.

Jenna'yı dövmekten kırılıp kullanılmaz hale gelen sopayı bir kenara fırlattı.

— Ne oldu? Daha çok bağırmazsan eğlenceli olmaz ama!

Onun yanındaki Lutart da Jenna'yı tekmeliyordu. Her ikisi de şu anki durumlarını kabullenememiş, birikmiş öfkelerini Jenna'dan çıkarıyorlardı.

— Biraz daha devam ederseniz ölecek. Gerçi biri hayatta kalsa da olur, pek umurumda değil.

Duyguları felç olmuş bu iki çocuğu izleyen Zola, sığınaktaki sandalyelerden birine oturmuştu. Tek düşündüğü intikam planıydı.

— Harika. Ölü kızının halini görünce Balcus da kiminle aşık attığını sonunda anlayacaktır. Kime karşı geldiklerini onlara öğretmemiz gerek.

Jenna'yı dövmekten yorulan Merce, odadaki tahta bir kutunun üzerine tünedi.

— Plan başarılı olursa yeniden soylu hayatımıza döneceğiz. Bu sefer sizi kölemiz yapıp sefil bir hayat yaşatacağım.

Zola ailesi zafer kazanmış gibi kasılıyordu. Finley ise o an küçüklüğüne dair anılarını hatırladı.

'Bunlar gerçekten aşağılık insanlar. Evet, eskiden beri hep böyle berbatlardı.'

Bartfault malikanesi.

Normalde hiç uğramayan Zola ailesi, o gün Balcus'a şikayet etmek için gelmişti. Küçük Finley, misafir odasında Zola tarafından aşağılanan Balcus ve Luce'yi kapı aralığından izliyordu.

— Ödeneklerin azalması da ne demek oluyor!? Bu sözleşmeye aykırı. Asla kabul edilemez. Bir taşra soylusu bu kadarcık sözü bile tutamıyor mu!?

Zola'nın bizzat gelme sebebi, Bartfault hanesinden gönderilen paranın az olmasıydı. Fakat bunun bir sebebi vardı.

Balcus mahcup bir tavırla konuştu:

— Ö-özür dilerim Zola. Biz de elimizden geleni yapıyoruz ama bu yıl yaşanan felaketler yüzünden paramız kalmadı.

Felaket sonrası yeniden yapılanma için insan gücü ve bütçe harcanmış, üstüne bir de mahsul kötü gelmişti. Kıtlık olmasa da verim her zamankinden düşüktü.

Bu yüzden malikanede satılabilecek her şeyi satmış, bir şekilde para denkleştirip göndermişlerdi.

Finley, annesi Luce'nin kıyafetlerini ve elindeki birkaç parça takıyı bile elden çıkardığını biliyordu. Malikanedeki eşyalar azalmış, kendileri yiyecek yemek bulmakta bile zorlanıyorlardı.

Fakat Zola bunu zerre umursamıyordu.

— Ee, yani? Sizin acı çekmenizin benimle ne ilgisi var? Eğer söz verdiğiniz parayı göndermezseniz benim de yapacaklarım var. Bu konuyu saraya taşımamı ister misin?

Balcus, konunun saraya gitmesinin felaket olacağını bildiği için Zola'nın önünde eğildi.

— L-lütfen, sadece bunu yapma!

Saray, yerel derebeylerinden ziyade Zola gibi kadınları kayırıyordu. Bu tarz bir şikayette derebeyi haksız bulunur ve üstüne ağır para cezaları kesilirdi. Bazen topraklara el konulurdu; bu yüzden Balcus'un özür dilemekten başka çaresi yoktu.

— O zaman ne yapıp edip o parayı bul. Gerçekten, böyle bir şey için beni buralara kadar yordunuz ya, tam bir işe yaramazsınız.

Bunu söyleyen Zola, içindeki tüm nefreti ikisinin üzerine kusuyordu. Finley, anne ve babasının bu halini görmeye dayanamayarak oradan uzaklaştı.

Koridorda yürürken, kendisinin aksine pahalı kıyafetler içindeki Lutart ve Merce ile karşılaştı. Finley'i fark ettiklerinde Merce onunla alay etti.

— Ne rüküş bir hal bu. Taşralı çocuklardan gerçekten nefret ediyorum.

Lutart, Finley'e bakıp omuz silkti.

— Aynı fikirdeyim. Hiçbir şeyin olmadığı böyle bir yerde nasıl yaşayabiliyorlar hayret doğrusu.

Onların başında duran kişi ise Zola'nın özel hizmetçisi olan elfti.

— Küçük hanım, küçük bey; diğer odada başkentten getirdiğimiz tatlıları hazırladım.

Tatlı lafını duyunca Finley'in karnı guruldadı. Elf, elini ağzına götürüp küçümseyerek güldü.

— Maalesef senin için hiç kalmadı.

Bunu dedikten sonra çocukları alıp odaya yöneldi. Merce, karnını tutan Finley'e bakıp haince sırıttı.

— Ne yazık, sana yok!

Lutart ise tatlı haberine pek de sevinmiş görünmüyordu.

— Muhtemelen her gün yediğimiz şeylerdir. Artık bıktım onlardan.

Bu durum Finley'i deliye döndürüyordu. Kendileri yemek bulmakta zorlanırken, Zola ailesi nasıl oluyordu da tatlılara kadar her şeyi önünde buluyordu?

Açlığa göğüs geren Finley'in içindeki Zola ailesine duyduğu nefret, o gün iyice körüklendi.

'Öyle ya. O günlerden beri içimde hep bir ukde vardı. Bu aşağılık tiplerin sefa içinde yaşaması, bizim paramızı sömürmeleri sayesindeydi.'

Zola ve ailesine lüks bir hayat yaşatmak için kendilerinin sefalet çektiğini bilen Finley, hırsından kuduruyordu.

Leon mevki sahibi olunca son zamanlarda durumlar biraz düzelmişti ama o vakte kadar zorlu bir hayata mahkûm edilmişlerdi.

Hepsi de Zola ailesi yüzündendi.

'Kendi ettiklerini bulmalarına rağmen neden bizden nefret ediyorlar ki? Asıl nefret etmesi gereken biziz.'

Finley’in içindeki kin dalga dalga büyüyordu.

Tam o sırada, sığınağın kapısının tekmeyle parçalandığı duyuldu.

Aynı anda bir erkeğin gür sesi yankılandı.

— Finley-san!!!

Seslenen Oscar’dı.

Ardından, aşina olduğu abisinin sesini de duydu.

— Baskın sırasında bağırma be!

İçeri dalan Leon, sığınaktaki Zola ailesini görür görmez silahına davranan Luthart’a tüfeğini doğrulttu.

Namlunun ucundaki Luthart panikle tabancasını Leon’a çevirmeye çalıştı ama yetişemedi.

Tetiği çeken ilk kişi Leon oldu ve mermi Luthart’ın sağ kolunu delip geçti.

Luthart elindeki tabancayı yere düşürdü. Kolundan boşalan kanı görünce dehşet içinde sendeledi.

— Ciyak! Ko-kolum! Kolum gitti! Kan, her yer kan!

Zola ve Merce, çığlıklar atan Luthart’a bakakalmışlardı. En başta, neler olup bittiğini kavrayamadıkları için donup kalmışlardı.

Leon o ikisini tehdit olarak görmedi bile. Luthart’ın yanına gidip tüfeğinin dipçiğiyle kafasına öyle bir vurdu ki adam yere serildi.

Leon, Finley ve Jenna’ya bir bakış atıp gözlerini kıstıktan sonra, yerde kıvranan Luthart’ın karnına var gücüyle bir tekme savurdu.

Ardından üstüne çıkıp dipçikle Luthart’ı evire çevire dövmeye başladı. Merhametin zerresi yoktu; Leon her zamankinden farklı olarak vahşi bir öfke kusuyordu.

— Bi-biri... yardım... ah!

— Kes lan cıyaklamayı! Başımıza ne işler açtınız be. Şimdiye kadar yaptıklarınızın acısını tek tek çıkaracağım sizden.

Finley, Leon’un bu öfke patlamasını izlerken Oscar yanına geldi.

— Finley-san, iyi misiniz?

— Oscar-san...

Onu kurtarmaya gelen Oscar’ın duruşu, Finley’e inanılmaz güven vermişti.

Luxion ortaya çıkıp kırmızı lensinden lazer fırlatarak kelepçeleri parçaladı.

'Görünüşe göre her şey bitti.'

Luxion sayesinde kurtulan Finley, hemen ablasına baktı.

— Yuvarlak şey, yalvarırım ablacığımı da kurtar!

'Elbette kurtaracağım. Yoksa Efendi’nin dırdırından kurtulamam.'

Luxion kırmızı lensini Leon’a çevirdiğinde, Leon nefes nefese ayağa kalkıyordu.

Luthart’ın yüzü tanınmayacak hale gelmişti. Yaşıyordu ama bilinci kapalıydı.

Leon tüfeğini doğrultup nişanını Zola ve Merce’ye çevirdi.

— Bitti. Uslu uslu teslim olun.

Leon’un sözleri üzerine Merce, tir tir titremesine rağmen diklenmeye çalıştı.

— Aptal herif. Artık her şey için çok geç. Dışarıda devrim çoktan başarıya ulaşmıştır. Tutuklanacak olan biz değil, sizsiniz!

Merce, planlarının tıkır tıkır işlediğine yürekten inanıyordu.

Zola da farklı değildi.

— Aynen öyle! Seni küçük pis velet, daha ne kadar tepemize çıkacaksın? Senin gibi bir erkek, uslu uslu sözümüzü dinleseydi her şey yolunda olurdu!

Ancak Leon bu sözlere sadece dudağını büktü.

Bu küçümseyici tavır Zola’nın damarına basmış olacak ki, kadının alnındaki damarlar çatlayacak gibi şişti ve tiz bir sesle haykırmaya başladı:

— Senin gibi züğürt ve hiçbir vasfı olmayan bir erkek, biz kadınların kölesi olarak kalmalıydı! Haddini aşıp krallığın düzenini bile mahvettin! Her şey senin suçun! Ülkeyi bu hale getirip de yanına kâr kalacağını mı sanıyorsun!

Leon, ona bağıran Zola’dan namluyu hafifçe yana kaydırıp yanındaki ahşap kutuya ateş etti.

O tek el ateşle Zola suspus olunca, Leon sinir bozucu bir şekilde sırıtmaya başladı.

— Ne çok kafa ütüledin be. Yani diyorsun ki, "bizim hiçbir suçumuz yok". Aileme yaptığınız onca pislik, erkekleri aşağılamanız... Hepsi adalet miydi yani? Harbiden gerizekalısınız.

Zola ellerini sıktı, siyah eldivenlerinden gıcırtı sesleri geldi.

— Bir erkek olmana rağmen fazla özgüvenlisin.

— Erkek, demek erkek ha... Evet, şu an toplum tam da erkeklerin işine gelecek bir hal aldı. Sizin için talihsizlik olabilir ama benim için şahane bir durum!

— Bu... bu adam resmen...

Zola’nın sinirleriyle oynayan Leon’un yüzündeki gülümseme bir anda silindi, yerini ciddiyete bıraktı.

— Gerçekten aptalsınız. Şu an bu duruma düşmenizin tek sebebi, kendi ettikleriniz. "Suçumuz yok" mu dedin? Güldürme beni.

Bunun tamamen kendi hataları olduğunu vurgulayan Leon, Zola ve ailesinin bu noktaya nasıl geldiğini yüzlerine vurdu:

— Şu dünyada, erkeği kadını fark etmez; pislik her zaman pisliktir.

Kendilerine "pislik" denmesi üzerine Zola ve Merce kaşlarını çatarak Leon’a ters ters baktılar. Leon, onların nefret dolu bakışları karşısında kılını bile kıpırdatmadı.

Merce, Leon’a hakaretler yağdırdı:

— Asıl pislik sensin! Aşağılık herif!

— Ben kendimin ne mal olduğunu biliyorum. Ama siz, pislik olduğunun farkında bile olmayan, bilinci kapalı en aşağılık türdensiniz.

Leon’un pişkin cevabı üzerine bu kez Zola atıldı:

— Krallık şimdiye kadar kadınlara saygı duyulan doğru düzgün bir toplumdu! Sen gelip her şeyi—

— Başkasına saygı duymayan biri, kendisi için saygı bekleyemez. En başta, ne kadar nefret edildiğinizin farkına varın. Bize neler yaptınız siz? Hâlâ haklı olduğunuzu mu iddia edeceksiniz?

Hatalı oldukları yüzüne vurulunca bunu hazmedemeyen Zola’nın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi.

— Ne dedin sen?

— Aslında haklılık haksızlık umurunuzda bile değil, değil mi? Birazcık olsun yaptıklarınızı bir düşünün. Cinsiyet fark etmeksizin, yaptıklarınız tek kelimeyle aşağılıktı. Bu arada, hani o "devrim" falan diye zırvaladığınız derme çatma isyan var ya? Çoktan bastırıldı.

Leon ne derse desin kulak asmayan ikili, planın çöktüğünü öğrenince bir anda söndüler.

Zola titreyen parmağıyla Leon’u işaret etti.

— Y-yalan söylüyorsun.

— Burada olmam bunun kanıtı. Elebaşlarınız çoktan enselendi. Zaten bir devrimi başarıya ulaştıracak kadar vasıflı olsaydınız bu halde olmazdınız. Rashel’deki herifler sizi parmağında oynatmış.

Merce dizlerinin üstüne yığıldı.

— Bunca çabayı ne için verdim ben...

Onca emeklerinin boşa gitmesiyle yıkılan Zola ve Merce’ye bakan Leon’un gözleri buz gibiydi. Yıllarca kendilerine kök söktüren bu aile karşısında Leon da içindekileri döküyordu.

— Daha önceden çaba sarf etmeliydiniz. Her neyse, aileme el uzatmanın bedelini fena ödeyeceksiniz.

Leon bu sözleri soğuk bir sesle söyledikten sonra ikisini de tutuklamaya karar vermiş gibiydi. Luthart’a yaptığı gibi onları hastanelik edene kadar dövmedi.

Bu manzarayı gören Finley ise...

— Ha? Neden o ikisine hiçbir şey yapmıyorsun?

Hâlâ sakinleşemeyen Finley’e dönen Leon, demininkinin aksine kem küm etmeye başladı.

— Şey... yani, ben de bir yere kadar... Sonuçta kadınlara el kaldıramam.

Leon’un bu lafı üzerine Finley tamamen kayışı kopardı.

"Ablamı hırpalayan o alçakları öylece bırakıp gitmene izin vereceğimi mi sandın lan! Hesap keserken kadına erkeğe bakılmaz, o hesap illa ki kapanır!"

"Fi-Finley? Sakin olalım. Tamam mı?"

Nefes alışverişi düzensizleşen Finley’e, Oscar da seslendi.

"Finley Hanım, lütfen artık daha fazlasını yapmayın."

Böyle korkakça konuşan Oscar’a dönen Finley’nin yüzü, adeta bir iblisin suratını andırıyordu.

"Ablama o haldeyken sessiz kalamam! Sen de kendine erkek mi diyorsun be?"

"Ö-Özür dilerim."

Özür dileyen Oscar’dan bakışlarını kaçıran Finley, yere çökmüş olan Merce’ye büyük adımlarla yaklaştı ve... Hiç tereddüt etmeden saçlarından kavrayıp yüzünü sertçe yere çarptı.

"Ablamın intikamını... Ben alacağım!"

"Ya-yapma... Yüzüme vurma!"

Merce çaresizce direnmeye çalışsa da Finley, tek koluyla Merce’nin yüzünü defalarca yere vurmaya devam etti. O güzel yüzünden burun kanaması gelmeye başladı ama Finley buna aldırış etmeden sessizce vurmayı sürdürdü.

Kendini siper eden Jenna’nın intikamı için en ufak bir merhamet göstermiyordu.

"O güzel suratını paramparça edeceğim senin!"

Sonunda Leon bile dayanamayıp araya girmeye çalıştı.

"Finley sakinleş! Yalvarırım dur artık!"

Merce artık hareket edemez hale gelince Finley, Leon’un engelini görmezden gelip hedefini Zola olarak belirledi. Finley’nin kıyafetleri ve yüzü Merce’den sıçrayan kanlarla lekelendiği için Zola korkuyla geriledi.

"Hih!"

"Senin o suratını da yamulmuş bir patatese çevireceğim!"

Bir iblis gibi etrafa dehşet saçan Finley, Zola’ya uçan tekme attıktan sonra eklem kilidi gibi teknikler kullanarak onu acı içinde kıvrandırmaya başladı.

Ağzından köpükler saçan Zola’ya bakıp gülen Finley’i izleyen Luxion, onun kesinlikle Leon’a benzediğini düşündü.

Leon ise Finley’i durdurmak istiyor ama elinden bir şey gelmiyordu.

"Finley artık dur!"

"Hepsi senin 'kadın' oldukları için gevşek davranman yüzünden! Hem bak ne diyeceğim; kadının düşmanı kadındır! Bunlar benim düşmanım!"

Heyecandan konuşma tarzı kabalaşan Finley, acımadan Zola’yı pataklamaya devam etti.

Üstüne çıkıp ifadesiz bir yüzle yumruklarını ardı ardına indirişini izleyen Leon ve Oscar, dehşet içinde kalmıştı.

'Tam da efendimin kız kardeşinden bekleneceği gibi.'

Luxion kırmızı merceğini başka bir yöne çevirdiğinde, Oscar’ın kollarındaki Jenna gözlerini açtı. Normalde Oscar ile tanışıklığı yoktu ama uyanır uyanmaz kendini yakışıklı bir adamın kollarında bulunca halinden pek memnun göründü.

"Aman tanrım, rüya gibi bir yakışıklı."

Yaralı olmasına rağmen bu keyfi yerindeydi.

Oscar ise şaşkınlık içindeydi.

"Hayır, ben Oscar Fia Hogan."

Ciddiyetle cevap veren Oscar, Jenna’nın gözüne o kadar parlak göründü ki genç kız hayranlıkla ona bakakaldı. Ancak kısa süre sonra yaralı olduğu aklına geldi.

"Olamaz, Oscar-sama’ya bu halde görünmemeliydim."

Jenna’nın bu dayanıklılığı Luxion’u bile etkilemişti.

Oscar durumun ciddiyetini az çok kavramıştı.

"Finley Hanım’ı korurken yaralandığınızı duydum. Utanmanıza gerek yok. Siz çok asil birisiniz."

"Oscar-sama... Sorması ayıp ama, görüştüğünüz biri var mı? Nişanlınız falan?"

"Ha? Şey, yani..."

Oscar, bir hışımla etrafı dağıtan Finley’e bakıp sonra Jenna’ya cevap verdi.

"—Yok."

"Peki ya sevdiğiniz biri?!"

"H-Hayır, yok."

İblis gibi ortalığı birbirine katan Finley’e karşı beslediği o küçük aşk kırıntıları uçup gitmiş olacak ki, Oscar ne sevgilisi ne de sevdiği biri olmadığını söyledi.

Jenna’nın gözlerinde bir anlığına, otçul bir hayvanı gözüne kestirmiş aç bir yırtıcının parıltısı belirdi.

Ardından, Oscar’a karşı zayıf ve muhtaç bir tavır takındı.

"Oscar-sama, ben... Başım dönüyor."

Bunu söyleyip boynuna sarılan Jenna’yı, Oscar ne yapacağını bilemez halde ama nazikçe kucakladı.

"İyi misiniz?!"

Bu ikilinin halini gören Luxion, Finley’nin sözlerinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladı.

'Kadının düşmanı yine kadındır, demek.'

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.