Akademi sınırları içerisinde.
Hava korsanı kılığına girmiş bir asker, elinde tüfekle köşe bucak kaçıyordu.
"Lanet olsun. Kahretsin! Şu Krallığın barbar herifleri!"
Adamın sızdığı yer erkekler yurduydu.
Kızlar yurdundaki baskın sırasında erkek öğrenciler yardıma gelip işleri zorlaştırmasın diye, onları oyalamak için buraya gönderilmişti.
Asker bir sütunun arkasına gizlenerek düzensiz nefesini düzene sokmaya çalıştı.
"Veletler sonuçta, bir şey olmaz dediler. Bu ne lan, herifler aşırı güçlü!"
Saklandığı yerden bakarken, ellerinde silahlarla merdivenlerden inen bir grup erkek öğrenci gördü.
Sol elinde fener, sağ elinde ise bir hançer tutan küt saçlı bir çocuk yanındakine seslendi.
"Bu tarafa kaçmış olmalı, Daniel."
Onun yanındaki, devasa bir savaş baltasını iki eliyle kavrayan uzun boylu bir öğrenciydi.
"Sinsi fare gibi kaçıp duruyor piç. Onu paramparça edeceğim! Raymond, onu kesinlikle bulalım!"
"Tabii ki."
Silahları kana bulanmış, öfkeden soluyan bu öğrencilerin üst sınıflardan oldukları belliydi.
Bu ikilinin arkasında, her biri uzmanı olduğu silahı kuşanmış diğer öğrenciler, etrafa öldürme niyeti saçarak çevrelerini kolaçan ediyordu.
Soylu erkek öğrenciler, hava korsanlarından nefret ederdi.
Özellikle bölge yöneten soylular için bu korsanlar, kârlarını baltalayan baş belalarıydı.
Hava korsanı kılığına girmiş birini gördüklerinde affetmeye niyetleri yoktu.
Öğrenci grubu başka bir yöne sapınca, asker panikle onların gittiği yönün tam tersine doğru atıldı.
"Sikeyim! Yukarıdakiler hemen kaçıp bizi ölüme mi terk etti? Burada kalırsam beni gebertecekler. Bir an önce tüymem lazım."
Pencereden dışarı baktığında, geldikleri hava gemisinin çoktan uzaklaştığını gördü.
Asker, müttefiklerinin geri çekilmelerini bekleyecek kadar bile vakti olmadığını tahmin ederek görevini falan umursamadan kaçmaya odaklandı.
Sonunda birinci kata kadar inmeyi başardığında, bir çiftle karşılaştı.
"Are, bu taraftan!"
"Peki, Jake-dono."
Minyon yapılı bir erkek öğrenci, iri yarı bir kızın elini tutmuş kaçıyordu.
Bir kızın erkekler yurdunda ne işi vardı? Askerin aklından bu soru geçse de, kızın kullandığı hitapla ağzı kulaklarına vardı.
"Küçük olan prens miymiş?"
Tüfeğini doğrultup önlerine çıktı ve namlusunu Are denilen iri yarı kıza dikti.
"Kıpırdamayın! Hareket ederseniz bu hanımefendi—"
Are'yi rehin alıp Jake'i yakalamak ve kendi güvenliğini garantiye almak, askerin mantığına göre yanlış bir karar değildi.
Ancak Are, inanılmaz bir hızla atış hattından sıyrıldı ve askerin dibine girdi.
Panikleyen asker tetiğe bastı ama mermi sadece zemini dövdü.
Yeniden doldurmak için hamle yaptı ancak Are çoktan yanındaydı. Bir dirsek darbesiyle tüfeği düşüren Are, o uzun ve güzel bacaklarıyla askeri tekmelemek yerine, havaya kaldırdığı ayağını sertçe indirdi.
Tepesine topuk darbesini yiyen asker, olduğu yere yığılıp kaldı.
'Bu... bu kadın, çok güçlü...'
Bilinci kapanırken ikilinin konuşmalarını duydu.
"İyi misin!"
"E-evet, Jake-dono."
"Sana şu 'dono' hitabını bırakmanı söylemiştim. Yine de... cidden çok güçlüymüşsün. Antrenman yaptığını biliyordum ama gerçek savaş tecrüben mi var?"
Anlık gösterdiği o çevik hareketler, Jake'in gözünde Are'yi savaşmaya alışkın biri gibi göstermişti.
Are ise utançtan kıvranıyordu.
"Utanç verici bir durum ama bir dönem kendimi bu işe biraz fazla kaptırmıştım."
"Hayır, bu halini de sevimli buluyorum."
"Jake-dono..."
Yanakları kızaran Are'nin elini tutan Jake, utancını gizlemeye çalışarak oradan uzaklaştı.
"Dono yok dedim sana. Hadi, çabuk kaçıyoruz. Saraya gidiyoruz, sen de benimle geliyorsun."
"Emredersiniz!"
Onlar gitmek üzereyken kızıl saçlı bir çocuk belirdi.
"Majesteleri! Finley-san'ı görmediniz mi?!"
Kraliyet sarayının koridoru.
Orada yürüyen öğrenci grubunun içinde, o Hering piçiyle tartışıyordum.
"Fail ben miyim? Oğlum sen aptal mısın?"
"Olay yerinde elinde tabancayla duruyordun ya!"
"Ateş eden herif asıl suçluydu işte!"
"Peki o zaman neden benden şüphelendin?"
"Çünkü en başından beri tekinsiz biri olduğunu düşünüyordum!"
"Sen de mi benden şüpheleniyordun yani!"
Luxion ve Brave havada sessizce birbirlerini süzüp dik dik bakışırken, Hering ile birbirimize durumu anlatıyorduk.
Daha en başta benden şüphelenmesi bile saçmalıktı.
"Neden böyle bir olay çıkaracağımı düşünüyorsun ki? Ben barışçıl bir halk adamıyım."
Ben kendimi savunurken, arkadan gelen beş aptal birbirine bakıyordu.
Brad omuzlarını silkip burnundan güldü.
"Leon barışçılsa, bu dünyada savaş diye bir şey kalmamış demektir."
Greg de kafasını sallayarak onayladı.
"Aynen öyle. Ben de dövüşü severim ama Leon'un yanında sönük kalırım. Ayrıca Leon, sen hiç de öyle sıradan bir halk adamı değilsin."
Bunların bile beni yanlış anladığını düşünmemiştim.
Oysa ben ne kadar merhametli, barışı seven, nazik bir adamım.
Hering bile bana hala şüpheyle bakıyordu.
"Cumhuriyeti içeriden çökerten biri hakkında herkes tetikte olur herhalde. Üstelik tam senin başkente döndüğün vakit olaylar patlak verdi."
"Olay yerinde Luxion büyü zırhı tepkisi olduğunu söyledi~. Siz kendi yoldaşlarınızın tepkisini bile fark edemiyor musunuz?"
Onu kışkırttığımda Brave, gözünü bana dikip minik elini uzatarak beni işaret etti.
'O kadar zayıf bir tepkiyi nasıl fark edeyim!'
Bunun üzerine Luxion, zafer kazanmış bir edayla Brave ile dalga geçti.
'Bu seviyedeki bir tepkiyi bile sezemeyen büyü zırhı çekirdeği, gerçekten de işe yaramazın tekiymiş.'
'Seni gidi hurda yığını, ne dedin sen!'
Böyle dalaşarak koridorda ilerlerken saray görevlisinin belirttiği yere vardık. Oldukça büyük bir kapının önünde şövalyeler ve askerler silahlı bir şekilde nöbet tutuyordu.
Bu ağır güvenlik önlemlerinin ortasında, nedense üst düzey yetkililer de odanın dışında bekliyordu.
Bir şövalye bizi fark edince telaşla yanımıza geldi.
"Marki Hazretleri, Majesteleri sizi bekliyor. Ayrıca Prens Julius, Prenses Erika ve Angelica-sama'nın da içeri girmesine izin verildi."
Bunu duyunca Ange gözlerini kıstı. Getirildiğimiz yer pek hoşuna gitmemişti.
"Burası Majestelerinin yatak odası değil mi? Önlemleri tartışacaksak başka bir odada—"
Kendi kendine konuşurken bir şeyin farkına varmış olacak ki susup gözlerini faltaşı gibi açtı.
Sonra şövalyeye sordu:
"—Ne oldu?"
Şövalye, acele etmemiz için bizi Roland'ın yatak odasına doğru yönlendirdi.
"Ayrıntılı açıklamayı lütfen Kraliçe Hazretleri'nden dinleyiniz."
Arkama döndüğümde Livia ve Noel hafifçe başlarını salladılar.
İkisi de daha ileri gidemedikleri için şikayetçi görünmüyorlardı.
"Lütfen gidin."
"Acele etseniz iyi olur."
Onların arkasında Julius dışındaki diğer aptallar ciddi birer ifade takınmışlardı.
Chris, bu endişe verici durumun cevabını mırıldandı:
"Görünüşe bakılırsa durum sandığımızdan çok daha vahim."
Roland'ın yatak odasına girdiğimizde, oldukça geniş odanın ortasında cibinlikli bir yatak duruyordu.
Gereğinden fazla geniş olan yatağın üzerinde, yüzü bembeyaz kesilmiş bir Roland yatıyordu.
Dudakları bile morarmıştı.
Normalde o nefretlik suratında en ufak bir yaşam belirtisi sezilmiyordu.
Başucunda ise eşi olan Kraliçe Mylene-san vardı ve Roland'ın elini sıkıca tutuyordu.
"Majesteleri, Marki teşrif ettiler."
Mylene-san'ın sözleri üzerine gözlerini açan Roland, çatallı ve zayıf bir sesle beni yanına çağırdı.
"Bartfault Marki'sini buraya getirin."
Çağrısıyla Roland'ın yanına vardığımda, saray hekimi olduğunu tahmin ettiğim beyaz önlüklü bir adam durumunu açıkladı.
"Majesteleri birkaç gün önce zehirlendi ve o zamandan beri bu halde. Emir verebilecek bir durumda değil."
"Zehir mi?"
"E-evet."
Saray hekimi bakışlarını benden kaçırıp Roland'a seslendi.
"Majesteleri, ilacınız vakti geldi."
"Sağ ol, Fred."
Fred denilen hekim, suyun içinde çözüldüğü anlaşılan bir ilacı yavaş yavaş Roland'a içirdi.
İlaçla birlikte biraz olsun kendine gelen Roland, bana bakıp güçsüz bir tebessüm sergiledi.
"Tam da istediğin gibi sağlık durumum berbat. Nasıl, mutlu musun bari?"
Doğru, Roland'ın sürünmesini dilediğim zamanlar olmuştu ama bu halini bizzat görünce insan bir şey diyemiyor.
"Şaka yapmayı bırakın. Yani... Lütfen bırakın Majesteleri."
"Pek bir uysallaştın. Senin bu halini görebilmek bile zehirlendiğime değdi."
Roland ara ara öksürük krizine giriyor, düzensiz nefesini toparladıktan sonra bana emrini veriyordu.
"Sana tüm komuta yetkimi geçici olarak devrediyorum. Mevcut durumu Mylene’den öğren ve gerekeni uygun şekilde yap."
"Bu durumu benim mi toparlamamı istiyorsunuz?"
"Öyle."
Yanındaki Mylene-san’a baktığımda, elindeki mendille gözyaşlarını silerken başını sallıyordu. Mylene-san da bu karara razıydı.
Roland’ın neden beni seçtiğini az çok anlayabiliyorum. Luxion’a sahip olan benim harekete geçmem, sorunu en hızlı şekilde çözecektir.
Fakat madem öyle, komuta yetkisini burada duran Julius’a vermesi gerekmez miydi?
"Veliaht Prens Julius burada. Ben Majestelerinin emrine girip, komutası altında hareket edeyim."
Julius yatağın hemen başında olmasına rağmen, Roland ona dönüp bakmıyordu bile.
Bu tavrı dışarıdan çok soğuk görünüyordu.
"Olmaz. Julius’un ne bir başarımı var ne de saray içindeki itibarı iyi. Julius emir verse bile ona itaat etmeyecek birileri çıkacaktır."
"Bu yüzden mi beni seçtiniz?"
—Velet, senden nefret ediyorum.
Ölüm döşeğindeymiş gibi bir vaziyetteyken neler saçmalıyor derken, Roland elimi sıkıca kavradı ve kan çanağına dönmüş gözlerini üzerime dikti. Tavrı son derece ciddiydi.
"Ama gücünü takdir ediyorum."
"Beni gözünüzde büyütüyorsunuz."
Normalde olsa laf sokup üste çıkacağım bir andı ama bu durumda ben bile kendimi tuttum.
"Sen bu işin üstesinden gelirsin. Sana güveniyorum... Mar-ki..."
"Majesteleri!"
Roland bilincini kaybedince Mylene-san bir çığlık attı.
Saray hekimi beni kenara itip muayeneye başladı ve derin bir nefes verdi.
"Sorun yok. Sadece yorgunluktan uyuyakaldı."
Can puanı epey azalmış görünüyordu.
Çevredeki herkes rahat bir nefes alırken, Mylene-san Roland’ın yanından ayrılıp bana döndü.
"Marki, vaktimiz kalmadı. Hemen müdahale etmezsek krallık başkenti bir ateş denizine dönecek."
"Tam olarak ne oldu?"
Burada daha fazla kalıp Roland’a rahatsızlık vermemek adına odadan dışarı çıktık. Bu sırada durumu öğrenmek için Mylene-san ile yan yana yürüyorduk.
"Dört bir yanda isyanlar patlak verdi. Elebaşları meçhul ancak başkentte gizlenen eski soylular hep bir ağızdan harekete geçti."
"Unvanları ellerinden alınan ailelerin tayfası mı?"
"Evet. Bir ya da iki örgüt iş birliği yapıp ayaklansa müdahale edebilirdik ama aynı anda o kadar çok grup ayaklandı ki yetişemiyoruz."
Arkamızdan Angelica ve Julius da geliyordu.
Angelica durumdan şüphelenmiş olacak ki, Mylene-san’dan daha detaylı bilgi istedi.
"Neden şimdiye kadar serbest bırakıldılar?"
"Tehlikeli olanları zaten yakalıyoruz. Ancak bu kez küçük ölçekli tüm yapılar aynı anda harekete geçti. Muhtemelen... Arka planda Rashel var."
Üç dişli mızraklı o zırhlılar da Kutsal Krallık şövalyesi olduklarını iddia etmişlerdi.
İhtimal oldukça yüksekti ama Mylene-san bunu benden önce fark etmiş gibiydi.
Etkilendiğimi fark edince, Mylene-san bilgi kaynağını açıkladı.
"Roseblade ailesinin araştırmaları sayesinde öğrendik. Gerçekten çok yardımları dokundu."
"Roseblade mi? Deirdre Senpai’nin ailesi değil mi o?"
Odadan çıktığımızda, bahsettiğim kişi tam karşımızda bekliyordu.
Her zamanki gösterişli elbisesi ve elindeki yelpazesiyle o kişi, Deirdre Fou Roseblade'den başkası değildi.
Uzun saçlarını lüle lüle yaptırmış olan Deirdre Senpai, mağrur bir tavırla orada dikiliyordu.
"Kendi ailemden yabancıymış gibi bahsetmeniz ne kadar ayıp. Ablam Bartfault ailesine gelin gitti bile, artık bir aileyiz sayılır."
Deirdre Senpai’nin ortaya çıkışıyla Angelica’nın yüzü bariz bir şekilde asıldı.
"Kraliçe'nin huzurundasın, kendine gel."
Ben onu uyarırken, Mylene-san Deirdre Senpai'nin tavrına müsaade etti.
"Sorun değil. Deirdre, kaçan hava gemisinden haber var mı?"
Başkente sızıp akademiye saldıran gemi hakkında soru sorulunca, Deirdre Senpai yelpazesiyle ağzını kapattı.
"Eniştem Nix çoktan icabına bakmaya başladı bile."
"Abim mi?"
Başkentten uzaklaşan hava gemisinin içinde;
Gabino, pencereden Bartfault ailesinin armasını taşıyan uçan savaş gemisini izliyordu.
Peşlerinden gelen savaş gemisi kendilerinden daha hızlıydı ve aradaki mesafeyi giderek kapatıyordu.
"Gide gide Bartfault ailesine mi çattık?"
Gabino’nun öfkeli yüzünün yanında, korkudan titreyen bir astı duruyordu.
"Hava korsanı kılığına giren filomuzu kökünden kazıyanlar onlar değil mi?"
Akademinin bahar tatili civarıydı.
Rashel, hava korsanı kılığındaki askerlerini Bartfault ailesinin üzerine salmıştı.
Amaç, Leon'un baba ocağı olan Bartfault bölgesini yok etmekti.
Bu, Leon'dan alınan intikamın bir parçasıydı.
Beklenmedik olan şey ise, Leon’un başkentte kalmayıp ailesinin yanına dönmüş olmasıydı.
Gabino ve adamları, Leon’un terfi alacağı bilgisini edinmişlerdi. Bu yüzden onun bir süre başkentte kalacağını ve eve dönemeyeceğini sanmışlardı.
Leon’un yokluğunu fırsat bilen alçakça bir intikam planıydı bu.
Ancak hesapları tutmadı. Sonuç olarak hava korsanı süsü verilmiş on tane uçan savaş gemisini kaybetmişlerdi.
Rashel’in 'Hanımefendi Ormanı' gibi yeraltı örgütlerine bel bağlamasının sebebi de, Leon ve Bartfault ailesiyle doğrudan çatışmaktan kaçınmaktı.
Ne kadar sığ ve getirisi az bir operasyon...
Normalde Gabino gibi biri, bu derece çocukça bir taciz operasyonuna asla onay vermezdi.
Ancak Kutsal Kral’ın —Rashel Kutsal Krallığı hükümdarının— emriyle zorla yürürlüğe konmuştu.
Kraliyet emrine karşı gelme şansları yoktu.
Bunca kayıp, sırf Leon denen o tek bir kişiye yapılacak bir zorbalık, bir intikam uğrunaydı.
Amacı belirsizdi ve Gabino başarısızlık ihtimalini zaten düşünmüştü.
Yine de bu kadar köşeye sıkışacaklarını tahmin etmemişti.
'Büyülü zırhlı şövalyeler çoktan havalandı, elimizde zırh parçası bile kalmadı. Cephane de asker de az, bundan sonrası imkansız.'
Kaçış planları kuran Gabino, adamlarına emir verdi:
"Şu andan itibaren düşmana doğrudan saldırıya geçiyoruz! Herkes kendini hazırlasın!"
Askerlerin bakışları sertleşirken, Gabino doğrudan kendisine bağlı olan adamına seslendi. Çevredekilerin duyamayacağı kadar alçak bir sesle kaçış planını fısıldadı:
"Sen dışarı çık ve küçük bir kaçış teknesi hazırla."
"Emin misiniz efendim?"
"Fark etmez, dediğimi yap."
Gabino, adamlarını köprüüstünden dışarı yolladıktan sonra çevresine karşı oldukça vakur bir duruş sergiledi. Etrafındakiler onun bu halini görünce, Gabino'nun da sonunda ölümü göze aldığına dair kendi kendilerine bir kanıya vardılar.
Bartfault hanedanına ait uçan zırhlı gemi.
Köprüüstünde olan kişi Nix'ti.
Komutan sıfatıyla köprüüstünde bulunan Nix, düşman olan gökyüzü korsanlarının gemisinin kraliyet başkentinden uzaklaştığını teyit eder etmez ateş emrini verdi.
"Başkentten uzaklaştılar değil mi? Ana bataryalar ateş!"
Yanında duran kaptan, Nix'ten aldığı emirle mürettebata seslendi.
"Ateş serbest!"
Uçan zırhlı geminin top bataryaları harekete geçip nişan aldıktan sonra saldırıya başladı.
Düşman gemisinin topları yan taraflara dizilmişti ancak Bartfault hanedanının gemisi Luxion yapımıydı ve topları döner taret şeklindeydi. Bu sayede yan dönmelerine gerek kalmadan saldırabiliyorlardı; önlerindeki korsan gemisi onlara rakip bile olamazdı.
Gemi topları hep bir ağızdan ateş kustuğunda, gecenin karanlığında top mermileri arkalarında kızıl izler bırakarak süzüldü.
İsabet alan korsan gemisinin içinden alevler yükseldi ve dumanlar saçarak irtifa kaybetmeye başladı.
"Ateşi kesin!"
Kaptanın sesiyle top atışları sona erdiğinde, Nix derin bir rahatlama nefesi verdi.
Onun bu halini gören kaptan, Nix'i takdir etti.
"Harika bir komutandınız, genç efendi."
Kaptanın kendisine "genç efendi" diye hitap etmesi Nix'i pek memnun etmemişti.
"Bana çocuk muamelesi yapmayı kes artık."
Bartfault hanedanına ait uçan zırhlı geminin güvertesi.
Savaş beklediğinden çok daha çabuk bittiği için Gabino kaçmayı başaramamıştı. Adamlarıyla birlikte derdest edilmiş, güverteye oturtulmuştu.
Gök korsanı kılığındaki askerler de yakalanmıştı.
Biraz ötede, düşen kendi gemileri alevler içinde yanıyordu.
Bu manzarayı güverteden izleyen Gabino, en sevdiği köstekli saatini çalan kişiye öfkeyle bakıyordu.
Saati alan kişi ise saate bakarak gülümsedi.
"İmparatorluk yapımı bir saat ha. Güzel şeylerin varmış."
İpeksi sarı uzun saçlı, mavi gözlü güzel bir kadın Gabino'ya tepeden bakıyordu.
"Demek sadece gözün iyi mal seçiyor."
"Hazinelerin değerini anlamam için sıkı bir eğitimden geçtim."
"Maceracı kanı taşıyan barbarlar sizi."
Gabino'nun sözleri maceracıları aşağılıyordu. Bu, Rashel Kutsal Krallığı'nda da maceracıların sosyal statüsünün yüksek olmadığının bir kanıtıydı.
Ancak kadın, yani Dorothea, buna aldırış etmedi.
"Bunu bir gök korsanından duymak da komikmiş."
Aşağılanan Gabino, hafifçe iç çektikten sonra otoriter bir sesle konuştu:
"İşler bu noktaya geldikten sonra elden bir şey gelmez. Savaş esiri muamelesi görmek istiyorum. Ben Rashel Kutsal Krallığı'nın—"
Gabino kimliğini açıklamaya yeltendiğinde, Dorothea yanında duran tüfeği eline aldı ve gökyüzüne tek el ateş etti.
Gerçek mermi kullandığını gösterdikten sonra namluyu Gabino'ya doğrulttu.
"Artık yalanlara ihtiyacım yok. Sen bir gök korsanısın, ben ise Holfort Krallığı'nın bir soylusuyum. Gök korsanlarının kökünü kazımak görevim."
Dorothea'nın kendilerine esir muamelesi yapmayacağını söylemesi üzerine Gabino panikledi.
"B-Biz Rashel'in..."
"Burada Rashel Kutsal Krallığı'nın askeri falan yok. Bize saldıranlar gök korsanlarıydı, siz de o korsanlarsınız. İşte bu kadar."
Dorothea başta gülümsese de, yüz ifadesi yavaş yavaş buz gibi bir hal aldı.
"Kısa bir süre önce Roseblade hanedanına kafa tutanlar sizlerdiniz, değil mi?"
Gabino, karşısındaki kadının Roseblade hanedanıyla bir bağı olduğunu öğrenince yüzünü ekşitti.
Hemen bir bahane uydurdu:
"Neden bahsediyorsun? Bizimle bir ilgisi yok."
"Sağ kalan adamların her şeyi itiraf etti bile. Roseblade hanedanı, kendisine düşmanlık edenlere karşı asla merhamet göstermez. Soylu ya da maceracı fark etmez; eğer bir kez ezilirsen, sonun gelmiş demektir."
Dorothea tarafından bir böcekmiş gibi süzülen Gabino, bu gidişle öldürüleceğini anlayarak canı için yalvarmaya başladı.
"Sizin için çok değerli bilgilerim var! Başkentte gizlenen eski soylu hainler... Onların tüm bilgilerini size veririm! O yüzden lütfen—"
Gabino bu bilgiler karşılığında canını kurtarmaya çalışırken, Dorothea'nın yüzünde derin bir hayal kırıklığı belirdi.
"Bu bilgiler başkent için yararlı olabilir ama benim veya kocamın ne işine yarayacak?"
"Ha? Şey, bu bilgiyle kraliyet ailesine kendinizi borçlandırabilirsiniz, bu yeterli bir çıkar değil mi?"
"Onun... artık hiçbir değeri yok."
Dorothea, son derece sıkılmış bir tavırla etrafındakilere emir verdi. Yanındakiler de Roseblade hanedanına bağlı kişilerdi.
"Götürün bunları. Roseblade hanedanına kafa tutmanın sonu neymiş onlara öğretin."
O sırada, Bartfault hanedanının uçan gemisine yaklaşan Roseblade gemisi göründü. Gabino ve adamları, kendilerini bekleyen korkunç geleceği hayal edince betleri benizleri attı, suratlarındaki kan çekildi.
Saraydaki bir oda.
Herring'i çağırıp onunla konuşmaya karar verdim.
Şu anda toplantı odasında önemli isimler toplanmış, harita başında durumla nasıl başa çıkacaklarını tartışıyor olmalılar.
Aslında komuta yetkisi bana verildiği için benim de orada olmam gerekirdi ama ondan önce Herring ile mutlaka konuşmak istiyordum.
"Luxion'u engelleyen siz misiniz?"
Başkenti kuşatan parazit sinyalin kaynağını teyit etmek için sorduğum bu soruya, Herring'in Brave'e bakmasıyla cevap almış oldum; yanılmamıştım.
Herring hafifçe iç çekti.
"Kurosuke, artık şu engeli kaldır. Sen de yorulduğunu söylüyordun ya?"
Büyülü zırhın çekirdeği olan Brave'in, Luxion'u bile zorlayacak bir performansa sahip olması benim için büyük bir tehditti.
Brave ise Luxion'a karşı tetikteydi.
'Olmaz. Ben sinyal bozmayı kesersem bunlar bizi arkadan vurur. Ortağım bunların gerçek yüzünü bilmediği için böyle konuşabiliyor.'
Bize güvenmeyen Brave'e karşı Luxion, normalden daha boğuk bir sesle karşılık verdi. Bu kadar öfkelenmiş miydi? Her zamanki gibi duyguları çok yoğundu.
'Asıl o bizim lafımız. Sizin varlığınız yüzünden kaç canın yitip gittiğinin farkında mısınız?'
'Aaah! Yeter be! Bunu sen mi söylüyorsun hurda yığını! Öyleyse ben de birkaç şey söyleyeyim!'
Kavga etmeye başlayan ortaklarımıza bakarken Herring ile ben omuz silktik.
Herring'e baktığımda, onun da artık engeli kaldırmanın sorun olmayacağını düşündüğünü gördüm.
Bu yüzden irademi ortaya koydum.
"O zaman burada Luxion'a emrediyorum. Luxion, İmparatorluktan gelen öğrencilere saldırma. Tabii ki Brave'e de."
'Aklınızı mı kaçırdınız!? O zamanki sözünüze ne olacak?'
Üç dişli mızraklı büyülü zırhı yendikten sonra sıra Herring ve diğerlerine gelecekti... Bundan bahsediyordu herhalde.
Ama ben özünde kirli bir yetişkin olduğum için işime gelmeyen şeyleri unutma eğilimindeyimdir.
"Üzgünüm, unutmuşum."
'Hatırlıyorsunuz, değil mi? Efendimiz gerçekten de her zaman kendi işine geleni önceliyor.'
Biz her zamanki didişmemizi sergilerken, Herring de Brave'i ikna etmeye çalışıyordu.
"Kurosuke, artık dinlen. Mia da endişeleniyordu."
'Ben ortağımı ve Mia'yı korumak için asla boşlamam!'
"Engeli kaldırsan da bizi korumaya devam edebilirsin, değil mi? Ayrıca başkent alevler içinde kalırsa bu durum Mia'yı da beni de zora sokar."
'Uuuu... Sadece bu seferlik ha!'
Bizim ilişkimizden farklı olsa da, bunlar da epey neşeli bir ikiliymiş.
Brave gövdesini titrettiğinde Luxion'un kırmızı lensi parladı.
'Bağlantı geri yüklendi.'
"Pekala! Şu işi hemen bitirelim. Hem bu, Roland'ın son ricası sayılır."
'Son mu?'
Luxion, ne demek istediğimi anlamamış gibi bana bakıyordu ama o herifin halini düşününce pek ömrü kalmadığı belliydi.
Tam bir piç kurusuydu ama en azından son isteğini layığıyla yerine getirmek istiyordum.
Hala Roland'dan nefret ediyordum ama ölmesini de istememiştim. Üstelik bu kargaşa, başkent sakinleri için de büyük bir eziyetti.
Şu işi çabucak bitireyim de kurtulalım.
"Boş ver şimdi, gidelim. Mylene-san bizi bekliyor."
Ben böyle deyince, Luxion her zamanki gibi beni suçlamaya başladı.
'Angelica yanınızdayken bu sözleri sarf etmeniz gerçekten hayret verici. Durumu hemen kendisine rapor edeceğim.'
"Bunu yapma işte."
Konuşmalarımızı dinleyen Hering ve Brave birbirlerine baktılar.
— Ne neşeli tipler bunlar böyle.
'Böyle herifler tarafından öldürülmek üzere olduğumu düşününce, kendimden utanıyorum doğrusu.'
— Öldürülmek üzere olan sadece sen değildin, biz de aynı durumdaydık!
Başkentte konuşlanmış sayısız drone...
Luxion ile bağlantıyı tekrar kurduğumda, dronelar havalanarak başkenti yukarıdan süzmeye başladı.
Elde edilen tüm veriler anında Luxion'a aktarıldı.
Seri üretimle sayısı artırılan dronelar, ana birimden gelen emirlerle harekete geçti.
Bazıları havada tetikte beklerken, bazıları belirtilen hedeflere doğru süzülüyordu.
Şu an itibarıyla başkent, tamamen Luxion'un mutlak kontrolü altına girmişti.
Toplantı odasına girdiğimde önemli isimlerin hepsinin orada toplandığını gördüm.
Kraliyet ailesinden Mylene-san ve Julius oradaydı.
Ayrıca Clarice-senpai'nin babası olan Bakan Bernard da oradaydı.
Anje beni fark eder etmez koşarak yanıma geldi ve koluma yapıştı.
— Neredeydin sen? Sen olmadan hiçbir şeye karar veremiyoruz burada!
Her saniyenin kritik olduğu böyle bir kriz anında, sorumlunun bu kadar rahat bir tavırla ortaya çıkması doğal olarak öfke uyandırmıştı.
Odada bulunan herkesin bakışları oldukça sertti.
"Kusura bakmayın. Ama artık her şey yolunda."
Bunu söyledikten sonra masanın üzerindeki haritaya yaklaştım. Sağ omzumun yanında süzülen Luxion, lensinden yansıttığı ışıkla harita üzerindeki birkaç noktayı işaretledi.
'Düşman sığınakları olabileceğini tahmin ettiğimiz yerleri belirledik. Ayrıca düşmanın hareketlerinden yola çıkarak bundan sonraki hamlelerini öngördük. Birliklerin yeniden konuşlandırılmasını öneriyorum.'
Luxion aniden düşmanın yerini ve amacını söylemeye başlayınca toplantı odasında bir uğultu yükseldi.
Özellikle Mylene-san'ın o paniklemiş hali çok tatlıydı.
Luxion'un yansıttığı ışık sürekli hareket ediyordu.
— Bu hareketler ne kadar öncesine ait?
'Gerçek zamanlı bilgilerdir.'
Luxion'un bu mesafeli cevabı karşısında Mylene-san'ın gözleri bir anlığına fal taşı gibi açıldı. Ardından hüzünle bakışlarını yere indirdi, kafasını salladı ve bana baktı.
Kendi içinde bir şeyleri kabullenmiş veya kararını vermiş gibiydi ama tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım.
— Marki Bartfort, o halde ordunun yeniden konuşlandırılmasına başlıyoruz. Uygun mudur?
"Ha? Ah, evet."
Aslında kafalarına göre ilerlemelerini tercih ederdim ama şu anki konumum bir nevi başkomutanlıktı.
Görünüşe göre benim onayım olmadan emir veremiyorlardı.
Ancak o sırada Bakan Bernard elini alnına götürdü.
— Düşman çok dağınık ve sayıları fazla. Bu iş epey vakit alacak gibi görünüyor.
Onları yenmek zor değildi; asıl sorun sayıca çok olmaları ve her yere yetişmenin imkansızlığıydı.
Elimizdeki askeri gücü nasıl ve nereden kullanacağımızı düşünürken arkadaşlarım aklıma geldi.
"Akademideki arkadaşlarıma haber uçuralım. Belki aralarında uçan gemilerini getirenler vardır."
Tıpkı benim ailem gibi, bazen başkente uçan gemi gönderdikleri oluyordu.
Eğer zamanlama tutarsa, bu sayede birkaç gemi temin edebilirdik.
Bakan Bernard onaylarcasına başını salladı.
— Bu çok makbule geçer. Ancak komutayı kime devretmeyi düşünüyorsun?
Şu an elimde kullanabileceğim tanıdıklar olarak sadece arkadaşlarım olduğunu düşünürken, bana bakan Julius'u fark ettim.
Doğru ya, şu Beş Aptal vardı.
Onları o otome oyunundaki gibi en uygun pozisyonlara yerleştirip kullanalım bakalım.
"Brad'i çağırıp Einhorn'un komutasını ona vereceğim. Greg ve Chris de boş durmasın, çalışsınlar. Onları düşman sığınaklarına saldırıya göndereceğiz."
Ben böyle deyince Julius kendini belli etmek için bariz hareketler yapmaya başladı.
— Leon, sanki birini unuttun gibi? En güvenilir olanı hani...
"Ooo, doğru ya. Unutmuşum."
"Biraz daha dikkatli ol sayın başkomutan."
Julius'un kendisine güvenmemi bekleyen tavrına karşılık ben de başımı salladım.
"Jilk'i de hava motosikletine bindirip kullanmak isterdim ama tanıdıklarım arasında hava motosikletine tam hakim olan bir grup yok. O herhalde burada bekleyecek, değil mi?"
— Leon... Peki ya ben?
"Bir prensi savaş alanına sürecek halim yok ya. Sen uslu uslu yerinde otur."
Bunu duyup omuzları çöken Julius'a, Mylene-san karmaşık duygular barındıran bir ifadeyle bakıyordu.
Ben Jilk'i kullanmaktan tam vazgeçmişken Bakan Bernard bir öneride bulundu.
— Marki, kaç tane hava motosikletine ihtiyacın var?
"Elimizde ne kadar varsa. Eğer komutayı ona verirsek onları en iyi şekilde kullanacaktır. Başkent gibi bir yerde hava motosikletleri zırhlardan çok daha kıvrak hareket eder."
— O zaman Atree ailesi olarak biz destek verelim.
"Emin misiniz? Komuta edecek kişi Jilk olacak ama?"
Jilk ve Atree ailesi arasında tatsız bir geçmiş vardı. Tamamen Jilk'in hatası olsa da, Atree ailesinin kızı olan Clarice-senpai ile olan nişanını bozmuştu.
Atree ailesi açısından Jilk asla affedilmeyecek bir adamdı.
Buna rağmen Bakan Bernard bunu dert etmeden bana yardım teklif ediyordu.
— Sorun değil. Hem unuttun mu? Bizim hava motosikleti yarış pistimiz var. Bu işten anlayan pek çok tanıdığım mevcut.
Orası öyleydi de, o insanları Jilk'e emanet etmek ne kadar doğruydu acaba? Neyse, insan ilişkileriyle boğuşacak olan ben değil Jilk'ti.
Bırakalım da biraz sürünsün diyerek Bakan Bernard'ın teklifini kabul ettim.
"Lütfen, size zahmet."
"O işi bana bırak."
Ardından bakışlarımı en çok güvendiğim kişi olan Anje'ye çevirdim.
Anje'nin ailesi olan Redgrave hanedanlığının başkentte epey bir askeri gücü olmalıydı. Eğer yardım ederlerse işimiz çok kolaylaşırdı.
"Redgrave ailesinin de yardımına ihtiyacım var. Anje, onlarla konuşabilir misin?"
Ancak Anje, bakışlarımı görünce başını öne eğdi.
Ellerini yumruk yapmış, dişlerini sıkarak çaresizce başını sallıyordu.
— Üzgünüm ama... ne babam ne de abim harekete geçer. Şu an başkentte değiller.
"Efendim?"
— Benim emrimle Dük hanedanlığının ordusunu kafama göre oynatamam. Özür dilerim Leon.
Bu işte bir gariplik vardı.
Başkentte her zaman ya Vince-san ya da Gilbert-san bulunurdu.
İkisinin aynı anda bölgeye dönmesi imkansız olmasa da, normalde birinin mutlaka başkentte kalması gerekirdi.
Neden orada olmadıklarını soracakken Bakan Bernard elini omzuma koydu. Ona döndüğümde "hayır" anlamında başını sallıyordu. Mylene-san da bakışlarını kaçırmıştı.
Üstelememek daha mı iyiydi?
"Pekala, eğer imkan yoksa elimizdeki güçlerle hallederiz. Sonrasında ben Arroganz ile çıkarsam—"
O an Mylene-san savaşa katılmama şiddetle karşı çıktı.
— Olmaz! Leon-kun... Hayır, Marki Bartfort, siz burada kalacaksınız. Anlaşıldı mı?
"Ha? Ah, peki."
Tartışmaya kapalı o otoriter tavrı karşısında sadece başımı sallayabildim.
Diğerlerinden biraz uzakta duran Julius, çocuk gibi dudak bükmüş somurtuyordu.
"Ben de sefere çıkmak istiyordum..."
Birazcık da olsa prens olduğunun bilincine var be adam.
Einhorn'un köprüsü.
Normalde Leon'un oturduğu koltuğa, süslü püslü üniformasıyla Brad kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış keyif sürüyordu.
"Gerçekten, Leon da insanı köle gibi çalıştırıyor. Ama bu gemiyi bana, yani bizzat şahsıma emanet etmesi en doğru karardı! Mızrak sallamaktan kaçmam ama böyle entelektüel pozisyonlar bana en çok yakışan şey."
Kendi kendine eğlenen Brad'in yanında, Einhorn'a zorla bindirilen Daniel ve Raymond duruyordu. İkisi de bıkkın bir ifadeyle dışarıyı izliyordu.
Einhorn'un dışında, arkadaşlarının bindiği üç kadar uçan zırhlı savaş gemisi onlara eşlik ediyordu. Daniel derin bir iç çektikten sonra keyfi yerinde olan Brad'e seslendi.
"Ee kaptan?"
"Bana komutan de. Şu an dört uçan savaş gemisini komuta eden kişi benim."
Brad, Daniel'ı parmağıyla işaret ederek sözünü düzeltirken, Raymond boş vermiş bir tavır takındı.
"Komutan hazretleri, şimdi ne yapıyoruz?"
Brad ve diğerlerine verilen görev, uçan savaş gemileriyle birliklerin nakliyesini sağlamaktı. Belirlenen noktalara birlik ve mühimmat bırakacak, gerektiğinde onları geri alıp başka yere yerleştireceklerdi.
Savaş gemisinin ana toplarını kraliyet başkentinde kullanacak halleri yoktu ya.
Görevlerinden biri de başkent semalarında varlık göstererek isyan çıkaranlara gözdağı vermekti.
"Düşman inlerini çoktan tespit ettim bile. Sırayla üzerlerine çöküp hepsini paketleyeceğiz. Sayıları fazla olduğu için biraz can sıkıcı ama hallederiz."
Aniden göreve çağrıldığı için Daniel memnuniyetsizce homurdandı.
"Madem yerlerini biliyorlardı, en başından baskın yapsalardı ya."
Raymond da aynı fikirdeydi. Bunu yapmayan başkentteki üst düzey yetkililerin ne düşündüğünü bir türlü anlayamıyordu.
"Haklısın. Olaylar bu noktaya geldiğine göre, herhalde birkaç kişi görevinden azledilir, değil mi?"
Daniel ve Raymond'ın konuşmalarını dinleyen Brad, düşman inlerinin işaretlendiği haritaya bakarken derin düşüncelere daldı.
'Tüm başkent resmen Leon'un avucunun içinde. Bu durum karşısında Kraliçe-sama bile sakin kalamaz herhalde. Redgrave hanedanı da zaten umudu kesmiş durumda.'
Başkentte süregelen isyana karşı Redgrave hanedanı başta olmak üzere soylular iş birliği yapmaktan kaçınıyordu.
Aralarında başkentte malikanesi olan ve durumun farkında olup da sadece izlemekle yetinen soylular da vardı. Bunların çoğu bölge yöneten derebeyi soylulardı.
Sanki başkent yansa bile umurlarında değilmiş gibi bir tavır sergiliyorlardı.
'Bundan sonra, istesek de istemesek de dünya Leon'un etrafında dönecek ve ortalık fena karışacak.'
Brad hafifçe iç çekip kendini topladı ve sağ elini ileriye doğru uzattı.
"Tamam, karar verdim! Saat yönünde ilerleyerek saldıracağız! Böylesi daha estetik."
Savaş alanında bile estetik arayan Brad'e bakan Daniel ve Raymond, omuz silkerek "bu adam iflah olmaz" der gibi birbirlerine baktılar.
Başkentteki meyhanelerden biri.
İsyan sebebiyle müşterisi olmayan dükkanın kapısını tekmeleyerek içeri giren kişi Greg'di. Her zamankinden farklı olarak bir piyade gibi giyinmiş, elinde tüfek tutuyordu.
Peşindeki silahlı askerlerle içeri dalar dalmaz gözleriyle etrafı taradı.
"Bu taraftan!"
Tüfeğiyle öne atılan Greg, ikinci kata çıkan merdivenleri buldu. Meyhanenin üst katı han olarak kullanılıyordu.
Greg hiç beklemeden merdivenleri tırmanmaya başladı. Arkasındaki askerlerden biri onu durdurmaya çalıştı.
"Tehlikeli efendim!"
"Bir şey olmaz."
Greg, ikinci kata çıkıp odanın kapısının önünde sırtını duvara verdi. İçeriden gelen silah sesleriyle kapıda birden fazla delik açıldı.
Greg, silahın sesinden içeridekilerin ne tür bir silaha sahip olduğunu hemen anladı.
'Tabanca ha. Tek bir kişi mi var?'
Karşı tarafın mermisi bitip şarjör değiştirme anını kollayan Greg, kapıyı tekmeleyerek içeri daldı. Odada eski soylu olduğu tahmin edilen bir aile vardı.
"Kımıldamayın!"
Sakal bırakmış bir adam, karısı ve aile üyeleri...
Greg'in arkasından askerler de odaya doluşunca aile silahlarını bırakıp ellerini havaya kaldırdı. Sakallı adam ağlayarak pişmanlık içinde sayıklıyordu.
"Lanet olsun... Lanet olsun! Nasıl bu hale geldi? O zaman kaçmasaydım ben de..."
Adam bahaneler üretmeye başladı ama Greg'in onları dinleyecek vakti yoktu.
"Şimdi sızlanmak için çok geç. Bu azmini keşke daha önce gösterseydin."
Karşısındakiler, eski Fanoss Dükklüğü ile yapılan savaş sırasında cepheden kaçtıkları için soyluluk unvanları ellerinden alınmış bir aileydi.
Bu aile, işlettikleri meyhane ve hanı kullanarak başkente paralı askerleri ve suçluları sokmuş, onları isyanın vurucu gücü haline getirmişti.
Greg ailenin kelepçelenmesini askerlere bıraktı.
"Yetti be, her yer bunlarla dolu."
Tüfeğiyle dükkandan dışarı çıkan Greg, kapının önünde zırhının içindeki Chris ile karşılaştı.
"Chris, senin işin bitti mi?"
Greg seslendiğinde, zırhının içindeki Chris bıkkın görünüyordu.
'Burası bitti ama Brad hemen sıradaki hedefe gitmemizi emretti. O da insanı amma çalıştırıyor.'
Chris'in az önce hakladığı grup, meyhanenin sakladığı paralı askerler ve suçlulardı.
Onlara silah sağlanmıştı, hatta aralarında zırh kullananlar bile vardı. Çevrede yağma yapan bu tayfayı Chris'in komuta ettiği zırhlı birlik bastırıyordu.
"Senin işin de zor."
'Sanki senin farklı mı? Burası bittiğine göre sen de sıradakine gidiyorsun, değil mi?'
"Öyle. Suçluları teslim eder etmez sonraki ine geçmemi söylediler."
O sırada Chris'in etrafında diğer zırhlılar toplanmaya başladı. Havada süzülen zırhlılar, Chris'e temizliğin bittiğini rapor ediyordu.
'Arkwright-sama, paralı askerlerin teslimatı tamamlandı.'
Chris'in zırhı havalanırken Greg'e hafifçe el salladı.
'Pekala, o zaman sıradakine gidelim.'
Uçup giden zırhlı birliğin arkasından bakan Greg, tüfeğini omzuna attı.
"Ben de bir sonrakine geçeyim bari."
Başkentin binalarının iç içe geçtiği bir bölge.
Binaların arasındaki dar sokaklarda ellerinde yüklerle koşan bir grup kadın vardı. "Leydi Ormanı"nın lideri ve üst düzey yöneticileri can havliyle kaçıyordu.
Arkadansa büyük valizler taşıyan diğer üyeler ve aileleri geliyordu.
Ağır valizlerin içi pahalı eşyalarla doluydu. Bunlar lider ve yöneticilerin şahsi mallarıydı ve asla geride bırakılmamaları için kesin emir verilmişti.
Cemiyet lideri, elbisesinin çamura bulanmasına aldırmadan nefes nefese kaçıyordu.
"Çabuk olun, kaçıyoruz! Gerçekten, şunlara bak ya, 'Siz bize bırakın' falan diyorlardı. Rashel'in erkekleri de hiç güvenilir değilmiş."
Lider, sözünü tutmayıp çoktan tüymüş olan Gabino'ya ateş püskürüyordu.
Krallıktan nefret eden başka bir örgütün üyeleri yardım istemek için Leydi Ormanı'na gelince, aslında ne kadar büyük bir tehlike altında olduklarını fark etmişlerdi.
"Krallığın her yerdeki inlerimize sırayla baskın düzenlediğini kimse söylemedi bana! Kim? Kim ihanet etti bize!"
Yakalanmamak için aceleyle eşyalarını toplayıp kaçıyorlardı.
Arkasından koşan yönetici kadınlardan biri, geride bıraktıkları üyeler hakkında konuştu.
"Efendim, böyle olması uygun mu? Görev verdiğimiz Zora ve diğerlerinin sığınağı terk ettiğimizden haberi bile yok."
Durum kötüleşip kaçma kararı aldıklarında, şanssızlık bu ya, Zora ve ekibi sığınakta değildi.
Liderin emriyle dışarı çıkmışlardı ama bu yüzden kaçma fırsatını kaçırmak üzerelerdi.
"Umurumda mı sanıyorsun! O piçlerin ailesi yüzünden bu hallere düştük. Yakalansınlar da görsünler günlerini!"
Hanımefendi'nin Ormanı üyeleri ara sokaklarda kaçışıyordu.
Ne yapıp edip başkentten sıvışmaya çalışıyorlardı ama sokağın çıkışına vardıklarında üzerlerine parlak ışıklar yansıtıldı.
"Ne, nasıl—"
Koşmaktan bitap düşen temsilci kadın olduğu yere diz çökerken, etrafları hava motosikletli askerler tarafından çoktan sarılmıştı.
Arkalarına, geldikleri yola baktıklarında, dar sokağı kapatacak şekilde konuşlanmış hava motosikletli askerleri gördüler. Namlular kendilerine çevrilmişti, kaçacak tek bir delik bile kalmamıştı.
Kadın omuzlarını çaresizce düşürürken, hava motosikletlerinden biri yere indi.
Asker kaskını çıkardığında, temsilcinin de tanıdığı o eski asilzade yüzünde bir gülümsemeyle duruyordu.
"Jilk...-sama."
Adının söylendiğini duyan Jilk, hafif bir şaşkınlıkla karşılık verdi.
"Oya, beni tanıyor gibisiniz. Fakat ne yazık ki ben sizi hatırlayamadım."
Temsilci, denize düşen yılana sarılır misali Jilk’e yalvarmaya başladı.
"Sizi daha önce uzaktan görmüştüm, o zamandan beri hayranınızım. Yalvarırım, lütfen bu seferlik görmezden gelin. Olamaz mı?"
Bunu duyan Jilk, yüzündeki gülümsemeyi bozmadan cevap verdi.
"Maalesef bu imkansız. Bir hayranımı kaybetmek benim için de üzücü ancak başkentte bu kadar kargaşa çıkaran sizleri korumaya kalkarsam ben de bir suçlu olurum. Benim gerçek bir hayranım bunu istemezdi, değil mi? Bu yüzden sizi tutukluyorum. —Hepsini yakalayın."
Jilk çevresindekilere temsilci ve ekibini yakalamaları için talimat verdiğinde, hava motosikletleri birer birer yere inmeye başladı.
Ancak askerlerin Jilk’e karşı tavırları oldukça soğuktu.
"Yakalayınmış, peh."
"Pislik herif."
"Clarice Hanımefendi'yi terk eden aşağılık herif."
Ağız birliği etmişçesine Jilk’e küfürler savuran motorcular, hoşnutsuz bir tavırla emre itaat ediyorlardı.
Aralarında Clarice’in etrafındaki gençlerden biri de vardı.
Hava motosikleti yarışında Leon’a yenilip ikinci olan yetenekli bir adamdı ve şu an işi gereği hava motosikleti kullanıyordu.
O da Jilk’in emirlerinden nefret etse de boyun eğmek zorunda kalmıştı.
"Dan Senpai, yardımlarınız için minnettarım."
Jilk o tekinsiz gülümsemesini takınırken, Senpai —Dan— öfkeden kuduruyordu.
"—Sadece Bernard-sama ve Marki hazretleri rica ettiği için itaat ediyorum. Yoksa senin emrine kim uyar be?"
Çevresindekiler de aynı fikirde olacak ki, sertçe başlarını sallayarak Hanımefendi'nin Ormanı üyelerini derdest etmeye başladılar.
Bakan Bernard’ın topladığı bu motorcular, Jilk’in Clarice ile olan nişanı feshetmesini hala hazmedememişlerdi. Sadece olağanüstü hal olduğu ve emir aldıkları için buradaydılar.
Aslında hepsinin ortak düşüncesi, ellerindeki silahla onu orada vurup gebertmekti.
Ancak Jilk, durumun farkında olmasına rağmen gülümsemeye devam ediyordu.
"Demek o iki ismin emri olduğu için benden nefret etseniz bile sözümü dinliyorsunuz. Bunu duyduğuma sevindim. Sizi istediğim kadar tepe tepe kullanabilirim o halde."
Her şeyi bilerek kurduğu bu cümleler, çevresindekileri daha da çileden çıkardı.
Dan, Jilk’i düşündükçe sinirlendiği için odağını görevine vermeye karar verdi.
"Yine de, tahminlerin boşa çıkmıyor. Kaçan fareleri tam da olması gereken yere kıstırdın. Kişiliğin beş para etmez ama yeteneğin su götürmez. Sadece yeteneğin ama."
Dan, nefret etmesine rağmen Jilk’in gereğinden fazla olan yüksek yeteneğini takdir ediyordu.
Görünüşe göre çevresindekiler de aynı durumdaydı; mırıldanarak şikayet etseler de Jilk işinde becerikli olduğu için ona uyuyorlardı.
Hem yetenekliydi hem de Bernard ve Leon’un ricası vardı; bu yüzden itaat etmekten başka çareleri yoktu.
"İğneleyici bir konuşma tarzı ama bu seferlik sizi affediyorum. Ayrıca bu tür işler bana çok uygundur. Bu tip insanların nereye kaçacağını, nasıl düşüneceğini az çok tahmin edebiliyorum. Kendi yeteneğimden bazen ben bile korkuyorum."
Kendi kendini öven Jilk’e, Dan tiksinti dolu bir bakış attı.
"Bunun tek sebebi senin de aynı onlar gibi bir aşağılık olman değil mi? Rakibin psikolojisini bu yüzden önceden okuyabiliyorsun."
Çevredeki herkes Dan’ın bu sözlerine hak vererek derin derin kafa salladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.