Roller Değişiyor

Olay mahallinden dükkana döndüğümde, Marie neredeyse tüm yemekleri silip süpürmüştü.

Önceki hayatından bile daha obur hale gelmiş olan Marie’nin bu halini görmek içimi hüzünle dolduruyordu.

"O küçücük gövdeyle ne kadar da çok yiyorsun öyle."

Marie’nin o minicik vücudunun neresine bu kadar yemeğin sığdığı tam bir muammaydı.

Kendisi de önceki hayatına kıyasla pek çok açıdan küçük kalmış olan vücudundan memnun değilmiş gibi, hemen suratı asılıyordu.

"Sana ne be! Hem, dışarısı nasıldı?"

"O konuyu akademiye dönünce konuşuruz. Önce şu üçüncü oyun hakkında bir kez daha teyit edelim."

"Yine mi ya?"

Şu an için tek dayanağımız Marie’nin yarım yamalak hatıraları olduğundan, konuştukça bir şeyler hatırlar diye tekrar tekrar üzerinden geçiyorduk.

Reenkarnasyonumuzun üzerinden epey zaman geçti.

Önceki hayatımda oynadığım oyunların içeriğine dair unuttuğum pek çok kısım vardı.

"Konuştukça aklına bir şeyler gelebilir, değil mi?"

"Bundan fazlasını hatırlayamam. Üçüncü oyunu sadece ortalarına kadar oynamıştım. Tam çözüm sitelerine bakıp genel akışı öğrenmiştim ama detayları kontrol etmedim."

Görünüşe göre tam çözüm sitesine bakarak oynamış, yarı yolda sıkılıp bir kenara fırlatmıştı.

Yine de Marie’nin bu bilgisi, hiç yoktan iyiydi.

"Neyse ne, anlat işte."

"—İmparatorluktan değişim öğrencisi olarak gelen ana karakter Mia'nın, krallık akademisinde okul hayatını geçirmesini konu alan bir hikayeydi. Doğal olarak yakışıklı tiplerle tanışıyor, oyunun başlarında da kötü prenses Erika tarafından zorbalığa uğruyordu."

"Kötü prenses demek. Kötü kadından evrilmiş anlaşılan."

Masanın üzerindeki kötü prensesin fotoğrafını elime aldım.

Hafif dalgalı uzun siyah saçları vardı; oldukça minyon olmasına rağmen göğüslerinin normal olduğu izlenimini veriyordu. Nazik bir yüz ifadesine sahipti ama görünüşe göre kişiliği beş para etmezdi.

"Kişiliği korkunçtur. Dışarıdan melek gibi görünüp arkadan iş çeviren tipik sinsi kadınlardan biri. Hastalıklı olduğu söyleniyordu ama o karakterle bu kesin yalandır. Arkada her türlü pisliği çekinmeden yapar, insanı gerçekten sinir eden bir tip."

"Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş mu diyorsun?"

Güler Marie’ye takılınca, suratıma tahta bir kaşık fırlattı.

Bana dik dik bakınca ağzımı kapalı tuttum, o da anlatmaya devam etti.

"Birinci sınıftayken Düklük ile savaş olayı patlak veriyordu, o sırada olayların perde arkasına dair bir kısımlar vardı."

"Perde arkası mı?"

"Savaşın arka planında neler döndüğü falan işte. Orada Prens Jake ve diğerleriyle yakınlık kurma etkinlikleri de vardı ama şu anki durumda o etkinliklerin çoğu zaten çöpe gitti."

Düklüğün kozu olan patronları biz çoktan haklamıştık.

Krallığın üzerindeki tehlikenin kalkmış olması içimi rahatlatıyordu.

"Her neyse, birinci sınıf etkinlikleri bitip ikinci sınıfa geçince Hertrauda değişim öğrencisi olarak geliyordu. Onunla da etkileşime giriliyordu ama yenilmiş bir ülkenin prensesi olduğu için durumu içler acısıydı. —Gerçi o artık bu dünyada yok."

Hertrauda-san, savaş sırasında iblis flütüyle koruyucu tanrı denilen patronu çağırmanın bedeli olarak canını vermişti.

Böyle kontrol ettikçe, bu dünyaya verdiğimiz etkinin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyordum.

"Erika zorbalığına devam ediyordu ama ikinci sınıfın ortalarında Mia, İmparatorluğa geri çağrılıyordu. Hastalanıp yatağa düşen imparator hazretlerinin aslında Mia'nın babası olduğu ortaya çıkıyordu."

Marie’nin açıklamasına Luxion araya girerek yorum yaptı.

'Yine mi özel kan bağı senaryosu? Olivia ve Noel'den sonra Mia da oldukça seçkin bir soya sahipmiş.'

Marie, Luxion’un bu iğnelemesine katılıyor gibiydi.

"Böyle senaryolar popülerdir çünkü. Neyse, Mia prenses olarak tanınıyordu. İmparatorluktan koruma amaçlı uçan zırhlı gemiler gelince de Erika artık ona zorbalık yapamaz hale geliyordu. Bu sefer de hedefine Hertrauda'yı alıyordu gerçi."

'Kutsal Sihir İmparatorluğu'nun ulusal gücü Holfort Krallığı'ndan daha üstündür. Diplomatik açıdan bakıldığında, Erika'nın Mia'ya zorbalık yapması büyük bir hataydı.'

Normalde zorbalık yapmamak en mantıklısıydı ama bunu yaptığı için adı kötü prensesti zaten.

Yine de Ange ve Luise-san’ı görmüş biri olarak, birinin gerçekten sadece kötü olup olmadığına karar vermek benim için zordu. Kötü biri olmama ihtimalini de düşünerek hareket etmem gerekiyordu.

Marie'ye devam etmesini işaret ettim.

"Peki ya ortasından sonrası?"

"Erika'nın Hertrude'ye hakaret ettiği bir olay oluyordu. —Bunun üzerine Hertrauda gazaba gelip Düklük donanmasını harekete geçiriyor ve savaş çıkıyordu. Havadan ve denizden canavarlar çıktığı için Mia ve yanındakiler Jake'lerin yardımıyla denizdeki patronu yeniyordu. Gökyüzündekini ise Azize Olivia hallediyordu. Erika'nın ise sonrasında tüm kötülükleri ifşa ediliyor ve feci bir sonla karşılaşıyordu."

Az önceki netliğin aksine bu son derece üstünkörü bir açıklamaydı, çünkü Marie de detayları pek bilmiyordu.

"Orada koruyucu şövalye Herring hiç geçmiyor mu yani? Sonlara doğru ortaya çıkması ya da gizli karakter olması gibi bir durum yok mu?"

Normalde değişim öğrencisi olarak gelmemesi gereken bir koruyucu şövalyenin varlığı, benim ve Marie için beklenmedik bir durumdu.

Ana karakteri koruyan koruyucu şövalye kavramının kendisi bile şüpheliydi.

"Yoktu. Gizli karakter de olmaması lazım. Zaten koruyucu şövalye diye birini hiç duymadım."

Oyun bilgileri bu kadar muğlak olan Marie’nin kesin konuşması pek güven vermese de, bu kadarını söylediğine göre oyunda hiç yer almamış olma ihtimali yüksekti.

"Koruyucu şövalye meselesini temkinli bir şekilde araştıralım ama asıl sorun bundan sonraki gelişmeler."

Kötü prenses Erika’nın fotoğrafını göz hizama getirip bakarken görüş alanıma Marie de girdi. Gözlerimi ikisi arasında mekik dokuturken, nedenini bilmediğim bir şekilde birbirlerine benzediklerini hissettim.

Saç renkleri, ifadeleri ve vücut tipleri farklı olduğu için benzerlik payı azdı aslında.

Ben ciddiyetle ikisini kıyaslarken, yine kendisiyle dalga geçeceğimi sanan Marie yanaklarını şişirdi.

Çatalını her an fırlatacakmış gibi sıktığını görünce, ağzımı açıp yanlış bir şey söylememenin en iyisi olacağına karar verdim.

Giriş töreninin ertesi günü.

Yeni öğrenciler için dersler başlamıştı ancak içerik tamamen ön bilgilendirmelerden ibarettü.

Asıl derslerin başlamasına daha vakit vardı.

Bu sırada İmparatorluktan gelen değişim öğrencisi Mia, gergin bir şekilde sırasında oturuyordu.

Yabancı olduğu için sınıfta Mia ile konuşan öğrenci sayısı çok azdı.

Çoğu ona uzaktan bakmakla yetiniyordu.

'Üüff, çok gerginim.'

Alışık olmadığı bu ortamda her gün stres yaşayan Mia’nın tanıdığı tek bir kişi vardı.

Sınıfa giren, uzun boyuyla dikkat çeken son derece yakışıklı bir erkek öğrenciydi.

Kendisi de bir değişim öğrencisi olan ve Mia'nın koruyucu şövalyeliğine gönüllü olan Finn’di bu.

Aynı şekilde yabancı olmasına rağmen, Finn’e yöneltilen bakışlar Mia’nınkilerin aksine çoğunlukla hayranlık doluyordu. Erkek öğrencilerden kıskanç bakışlar alsa da, kızların büyük çoğunluğu ona ilgiyle bakıyordu.

Böyle gurur duyulacak bir şövalye, Mia’nın yanına oturup söze başladı.

"Krallık soyluluk merakını biraz abartmış. Akademinin koridorları sanki saray gibi. İmparatorlukta buranın saray olduğunu iddia etsen kimse yadırgamaz."

Finn’in bir eğitim kurumu için buranın fazla abartılı olduğunu söylemesi üzerine, Mia özgüvensiz bir şekilde onu uyardı.

"Şövalye-sama, bu kadar kötü konuşmanız pek doğru değil bence."

Mia’nın Finn karşısında kendini çekingen hissetmesi, kendisinin sıradan bir halktan biri olduğu bilincinden kaynaklanıyordu. Normalde Finn gibi bir şövalyenin kendi koruyucusu olmayacağını biliyordu.

Ancak Finn, kendisini uyaran Mia’ya gülümsedi.

"Kusura bakmayın prensesim. Ama bu kötülemek değil, sadece küçük bir iğnelemeydi."

Kendisine karşı son derece saygılı davranan Finn’e, Mia yüzü kızararak cevap verdi.

"Ş-şey, iğneleme yapmanızın da doğru olmadığını düşünüyorum."

"Bizim hanımefendi de pek bir mızmızmış. Ama madem sizin koruyucu şövalyenizim, boyun eğmekten başka çarem yok."

Finn böyle deyip kıs kıs gülünce, kendisiyle alay edildiğini fark eden Mia, kızaran yüzünü başka yöne çevirdi.

"Mia ile dalga geçtiniz ya... Şövalye-sama çok kötüsünüz."

"Şaka yapıyorum. Ayrıca, bana karşı bu kadar gergin olmana gerek yok. Biraz daha rahat davranmanı isterim."

"O-o kadar kolay değil işte. Çünkü Şövalye-sama, İmparatorluk'ta bile——"

Mia, Finn'in ne kadar muazzam bir şövalye olduğunu bildiği için ona karşı gelmenin haddi olmadığını söyleyecekti ama cümlesini tamamlayamadan gürültülü sesler konuşmalarını böldü.

"Gerçekten çok özür dilerim, Finley-san!"

Sınıfa girer girmez bir kız öğrenciden özür dileyen erkek öğrenci, çevredeki herkesin bakışlarını üzerine topladı.

Özür dilenen kız öğrenci, yani Finley, bıkkın bir haldeydi.

"Oscar-san, artık özür dilemenize gerek yok. Ama lütfen bir daha ağabeyimle beni karıştırmayın. Gerçekten çok utanç vericiydi."

"Affet beni. Bartfault dendiğinde, ağabeyinden bahsedildiğini bir an bile düşünemedim."

"Bunu söylemek bana düşmez belki ama Oscar-san, biraz kafanızı çalıştırsanız iyi olur. Majesteleri'nin söylediklerini duyan on kişiden on tanesi bile benim yerime ağabeyimi çağırmaya giderdi."

"H-haklısın. Bana sık sık kafamı kullanmam gerektiği söylenir. Aslında kullandığımı sanıyordum ama..."

Çaresizce özür dileyen Oscar karşısında Finley'nin sadece sabrı taşıyordu.

Mia, "Neler oluyor acaba?" diye o tarafa bakarken, Finn'in tepkisini merak ederek bakışlarını ona çevirdi.

Finn, ciddi bir ifadeyle Finley'e dik dik bakıyordu.

"Finley-san demek. Yanılmıyorsam Marki Bartfault'un kız kardeşiydi."

Mia, Bartfault ismini duyunca kendisinin de bildiğini Finn'e söyledi.

"Mia da biliyor onu! İmparatorluk'ta bile dedikoduları dönüyor. Çok güçlü bir ülkeyi içeriden çökerten kahraman değil miydi? Lakabı sanırım... Şerefsiz-san mıydı?"

Leon'un dedikoduları İmparatorluk'a kadar ulaşmıştı ancak pek de doğru dürüst ulaştığı söylenemezdi.

Finn bir an şaşırsa da bu durum komiğine gitmiş olacak ki gülmemek için kendini zor tuttu.

"Marki'nin lakabı 'Şerefsiz Şövalye'dir."

"Öyle mi? Ama Şerefsiz Şövalye kulağa müthiş geliyor. Sadece isminden bile ne kadar korkunç biri olduğu hayal edilebiliyor."

"—Öyle mi dersin?"

Finn'in yüzü ciddileşti ve bakışlarını sınıfta kalabalığın toplandığı yere yöneltti.

Orada, sınıf arkadaşları olan Holfort Krallığı'nın birinci azizesi duruyordu. Bugün de her zamanki gibi etrafı dalkavukluk yapan kız öğrencilerle çevriliydi.

O manzarayı gören Mia, hayranlık dolu gözlerle baktı.

"Erica-sama, değil mi? Bugün de çok güzel."

"Öyle."

Finn'in isteksizce verdiği cevaba Mia içerledi. Az önce kendisine "Hanımefendi" diyen şövalyesinin başka bir kadına bakması canını sıkmıştı.

"Şövalye-sama, yoksa siz de mi prenses gibi kadınlardan hoşlanıyorsunuz?"

Kötü niyetli bir soru sorduğunun farkında olan Mia, cevabı duymaktan korkarak başını öne eğdi.

Ancak Finn, Mia'nın bu halini fark ederek nazikçe karşılık verdi.

"Benim tek prensesim sensin, Mia."

Finn'in bu sözleri kulağa fazla yapmacık gelse de, Mia yalan olsa bile mutlu olmuştu.

Yine de Mia'nın gözünde Erica gerçekten çok güzeldi.

'Bir prenses gerçekten de bu kadar güzel olabiliyormuş.'

Parlak siyah saçları ve yaşına göre ağırbaşlı tavırlarıyla bu kız öğrenci, sınıfın içinde parlayan bir elmas gibiydi.

Mia bir süre Erica'yı izleyince, Erica onun bakışlarını fark etmiş gibiydi.

Erica o tarafa dönüp nazikçe gülümseyince, Mia da karşılık olarak gergin bir tebessüm gönderdi.

Fark edildiği için sevinen Mia, hemen Finn'e döndü.

"Şövalye-sama, az önce gördünüz mü? Şövalye-sama?"

Ancak Erica'ya bakan Finn'in yüzündeki gülümseme çoktan silinmiş, yerini donuk bir ifadeye bırakmıştı.

Okul çıkışı.

Öğrenci yurdundaki odamda iki arkadaşımı ağırlıyordum.

Eskiden dahil olduğum fakir baronlar grubundan arkadaşlarım olan Daniel ve Raymond, bana danışacakları bir konu olduğunu söyleyince onları odama getirdim.

Büyük masalı odayı gören Daniel, hayranlığını gizleyemedi.

"Leon, sonunda buralara kadar mı yükseldin be?"

Akademi tarafından bana gösterilen ayrıcalıklı muameleyi odayı görünce anlamış olmalıydı.

Eskiden kendileriyle aynı seviyede gördükleri benim artık erişilmez bir konuma gelmem her ikisini de huzursuz ediyordu. Özellikle de Raymond'u.

"Belki de artık sana 'Efendim' diye hitap etmeliyiz. Seni hala bizim gruptan biriymiş gibi görmek saygısızlık olabilir."

Arkadaşlarımın araya mesafe koyan bu tavırları ister istemez içimi burktu.

Zaten içimdeki ben, okula başladığım zamankinden zerre farkım yoktu— Hayır, belki de biraz değişmiş olmam gerekiyordu. Hiç gelişme kaydetmemiş olmam kendim adına üzücü olurdu.

"Takılmayın böyle şeylere. Rütbem artmış olsa da ne bölgem var ne de gelirim, hala sizin gibi fakirim."

Ben öyle deyince Daniel omuz silkti.

"Hadi oradan. Dük ailesinin hanımefendisiyle nişanlandığın an zaten köşeyi döndün sayılır. Her neyse, Leon'un hala aynı kalmasına sevindim. Birden 'Artık sizinle statümüz farklı!' deseydin ne yapardık bilmem."

Tavrımın değişmediğini görünce Daniel de Raymond da rahatlayarak gülümsediler.

Raymond, gözlüğünü düzelterek onayladı.

"Öbür türlü sana rahatça danışamazdık zaten."

İkisine çay ikram edip konunun ne olduğunu sordum.

"Neymiş bakalım bu dert? Para pul işleri hariç her konuda yardımcı olurum."

Aslında para konusunda da yardım edebilirim ama arkadaşlığa para sokmanın sonunun iyi bitmediğini önceki hayatımdan biliyordum.

Çaresiz kalırlarsa el uzatırım elbet ama onun dışında reddetme niyetindeydim.

Neyse ki Daniel ve Raymond'un derdi para değilmiş.

Düzgün dostlara sahip olduğum için şükretmeliyim.

Daniel ciddi bir ifadeyle derdini anlatmaya başladı.

"Aslında, geçen yıldan beri kızlardan gelen teklifler tavan yaptı."

"Birinci sınıftayken o kadar çile çeken bana hava mı atıyorsun? Eğer sadece hava atacaksan kapı orada."

Hadsiz arkadaşlarımı kovmaya yeltendiğimde Raymond telaşla durumu açıklamaya çalıştı.

"D-dur! Biz gerçekten dertliyiz! Tamam, kabul ediyorum, başlarda bir üstünlük hissi vardı. Şimdiye kadar bizi görmezden gelen kızların önümüzde taklalar atması keyifliydi."

Raymond'un bu samimi itirafı ilgimi çekmeye yetti.

Neticede kimse ermiş değil.

"Oh olsun!" diye düşünmelerinde bir sakınca yoktu; ben de o durumda olsam muhtemelen aynı gururu yaşardım.

Ancak... İkisi de gerçeklerin farkına çabuk varmış anlaşılan.

Daniel başını öne eğdi.

"Bize yaranmaya çalışan o kızları görünce, birinci sınıftaki halimiz aklıma geliyor ve içim cızlıyor. Sırf eğlence olsun diye onlara soğuk davranmak da içimden gelmiyor. Öyle olunca, gelen çay davetlerine icabet etmek bile ağır gelmeye başladı."

Birinci sınıftayken erkekler kızların peşinden koşardı, şimdi ise kızlar erkekleri tavlamaya çalışıyormuş.

Devranın nasıl da döndüğünü düşünerek çayımdan bir yudum aldım. Raymond ellerini başına koydu.

"Yine de o birinci sınıf zamanlarını bildiğimiz için her şeyin farkındayız. Kızların sadece numara yaptığını hemen anlıyoruz. Bu yüzden de iş hiçbir zaman ciddi bir ilişkiye dönüşmüyor."

Geçen yıl yurt dışında okuduğum için akademideki durumlardan haberim yoktu. Bu yüzden ikisinden akademinin şu anki halini dinlemeye karar verdim.

"Diğer gruplar ne alemde?"

Fakir baron ailelerinden gelenlerin durumunu öğrenmiştim ama asıl mesele diğer gruplardı. Zengin ve yüksek mevkili pek çok grup vardı, onların ne halde olduğunu merak ediyordum.

Daniel yüzünü ekşiterek geçen yılki o mahşer yerini anlatmaya başladı.

"Tam bir felaketti. Leon, yurt dışına gitmekle en doğrusunu yapmışsın. Her yer nişan bozma haberleriyle çalkalanıyordu, 'fidanlıkta yangın' tabiri durumu anlatmaya yetmez."

Görünüşe göre geçen yıl cehennemden fırlama sahneler yaşanıp durmuştu.

Raymond da başını öne eğerek geçen yılın vehametinden bahsetti.

"Bizim dışımızdaki gruplarda nişanı çoktan kesinleşmiş pek çok kişi vardı. Evlilik için acele etmeye gerek yok diye düşünerek çoğu nişanını feshetti ve ortalık karıştı. Her gün ağlayan bir kız görmek gerçekten çok yıpratıcıydı."

Daniel eliyle karnını tuttu.

"Kadın ve erkek arasındaki o kavgaları görmekten midem bulandı artık."

Bir yanım merak etse de, bu ikisi bu kadar tiksindiğine göre görmemek en iyisiydi galiba.

"Çoğu nişan bozuldu demek... Hey, o zaman Milly ve Jessica ne yaptı? Eğer o ikisinin de nişanı atıldıysa hemen harekete geçmelisiniz."

İkisinin anlattıklarını dinleyince, birinci sınıftayken tanrıça muamelesi yaptığımız Milly ve Jessica'nın adını ortaya attım. O kadar kötü kızın arasında, ikisi bizim gibi fakir erkek grubuna bile nazik davranmıştı.

O ikisi nişanlandığında, çoğu erkek ağlayarak onları kutlamıştı.

Ben de onlardan biriydim. Ağlamamıştım belki ama... mutlulukları için dua etmiştim.

Çünkü gerçekten çok iyi kızlardı.

Daniel ve Raymond da onları hatırlamış olacak ki ifadeleri sertleşti.

"Milly ve Jessica'nın nişanlıları, 'Asla nişanı bozmayacağız' diye direttiler. Kalbi kırık olan o ikisine yanaşmaya çalışan çok erkek olduğu için durumu hemen teyit etmeye gittik."

"Hatta kalabalık bir grup kurup herifleri bağlayıp astık."

Anlaşılan nişan bozma furyasından faydalanıp Milly ve Jessica'nın partnerlerini sorguya çekmişler.

Bizimkiler de amma radikalmiş.

Sonucu az çok tahmin ettiğimden çayımdan bir yudum alıp sordum.

"Yani başarısız oldunuz."

Daniel yumruğunu masaya indirdi.

"Herifler o ikisinden asla ayrılmayacaklarını söylüyorlar! Kendilerini birinci sınıftan beri destekleyen o değerli insanları sonuna kadar koruyacaklarmış! Yakışıklıların kalbi de mi yakışıklı olur be!"

Zengin ve yakışıklı partnerler, Milly veya Jessica ile nişan bozmanın söz konusu bile olamayacağını belirtmişler. Eh, ben de olsam öyle derdim.

Zaten karakteri düzgün olan o iki kızın, nişanlandıktan sonra da partnerleriyle aralarının iyi olduğunu görüyordum.

İnsan öyle iki kızı bırakıp da neden yeni birini aramak istesin ki?

Raymond gözlüğünü çıkarıp gözyaşlarını sildi.

"O ikisi mutluysa benim için sorun yok."

Öyle diyorsun ama çocukları ağaca asmışsınız, değil mi?

Milly ve Jessica'nın mutlu olduğunu duyunca rahatladım.

"Yani o kargaşadan sonra bile değer gören kızlar varken, görülmeyenler de varmış. Akla kara iyice seçilmiş desene."

Durum ne olursa olsun, mutluluğu yakalayan kızlar bir şekilde vardı.

Bu da insanın gündelik tavır ve davranışlarının ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.

Nişanı bozulan kızlara gelince... Eh, ancak "bol şans" diyebilirim.

Daniel bana kıskançlıkla baktı.

"Senin tuzun kuru tabii. Nişanlın bir Dük kızı, üstelik yanında bir de burslu öğrenci var. Cumhuriyette bir de prensesle nişanlandın!"

Angie, Livia ve hatta Noel ile bile nişanlanmam sayesinde evlilik derdinden kurtulmuştum. Hayır, asıl dert bundan sonrası mıydı yoksa?

Raymond'ın bana bakan gözlerinde de bariz bir haset vardı.

"Bu durumda kimi seçeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. O yüzden Leon'a danışıp bir çözüm yolu bulmasını isteyelim dedik."

"Bana mı danışacaksınız? Geçen yıl burada değildim, olaylara sizden daha uzağım. Ah, bu arada..."

Onlara Cumhuriyet'teki akademi hakkında bir şeyler anlatmaya karar verdim.

"Cumhuriyet'teki akademide ben bile tam bir beyefendi muamelesi görüyordum. Burada normal sayılan nezaket hareketlerini yapınca bile kızlar havalara uçuyordu."

Ben nispet yapınca Daniel ve Raymond'ın alınlarındaki damarlar çatlayacak gibi oldu.

Gülümsemeye çalışıyorlardı ama bana fena halde bilenmişlerdi.

"V-Vay be, ne kadar kıskançlık verici."

"Biz burada can çekişirken sen yurt dışında tek başına keyif sürüyordun demek."

Onların bu haline bakıp keyiften dört köşe oldum.

"Sormayın ya, gençliğimi doya doya yaşadım. Siz de yurt dışına gitseydiniz eğlenirdiniz aslında."

Onları iyice kışkırtınca ikisi birden üzerime atıldı.

"Seni piç!"

"Leon yine aynı Leon! Bizim neler çektiğimizden haberin yok!"

İkisi birden eklemlerime kilit vurunca hemen pes ettim.

"Tamam! Pes ediyorum!"

Biz üç erkek gürültü yaparken kapı tıklandı.

Odadan çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı.

Beni çağırmaya gelen Noel'di; Daniel ve Raymond da arkamıza takıldı.

Noel elimi tutmuş, beni aceleyle olay yerine götürmeye çalışıyordu.

"Hadi, çabuk ol."

"Beni böyle apar topar çağırdığına göre önemli bir şey var sandım ama alt tarafı bir kavgadır, değil mi?"

"Öyle ama Krallık'taki durumlara pek aşina olmasam da bunun kötü bir gidişat olduğunu görebiliyorum."

Çağrılma sebebim akademide bir kavganın patlak vermesiydi.

Eğer aynı cinsiyetten iki kişi arasında olsaydı Noel bana güvenmezdi.

Ancak bu seferki bir kadın ve bir erkek arasındaydı.

Eski akademide böyle bir şey imkansızdı ama şimdi pekala mümkündü.

"Ben gitsem de arabuluculuk yapabileceğimi sanmıyorum. Zaten kavganın sebebini bile bilmiyorum."

Benim bu isteksiz tavrım üzerine Noel kaşlarını çattı, arkadan Daniel lafa girdi.

"Leon, haberin yok muydu? Şimdiki akademi senin bildiğin zamanlardan çok farklı."

"Nesi farklıymış?"

Yürürken arkama döndüğümde Raymond detayları anlattı.

"Bizim zamanımızın aksine, artık erkekler el üstünde tutuluyor. Bir alt sınıftaki kouhailerimiz zaten dertliydi ama yeni gelenler çok daha beter."

"Beter mi?"

"Birinci sınıftayken kızların sahip olduğu o üstün konum, şimdi erkeklere geçti."

Olay yerine yaklaştıkça bağırış çağırışlar duyulmaya başladı.

Öğrenciler etrafı sarmış, birbirine dik dik bakan birinci sınıf bir erkek ve bir kızı izliyorlardı. Araya girmeye çalışan bir öğretmen de vardı ama ikisi de onu dinlemiyordu.

Ve orada bir kişi daha vardı: Angie. Arkasında ise Livia bekliyordu.

Angie sert bir ifadeyle tartışan ikiliyi yatıştırmaya çalışıyordu.

"Siz ikiniz, daha ne kadar kavga etmeyi düşünüyorsunuz? Bu kadar tantana çıkaracak bir mesele değil bu."

Noel'in çekiştirmesiyle kalabalığı yarıp içeri girdiğimde, kız öğrencinin gazap içinde olduğunu gördüm.

"Bu adamı affetmemi mi istiyorsunuz?! Ben hatalı değilim. Sonradan gelip arkadaşımı itip kakan bu herifti!"

Arkadaşı olduğu anlaşılan kız, yere düşerken hafifçe yaralanmıştı. Kibar bir dille konuşan kızın arkasında durmuş, mahcup bir tavırla "Tamam, önemli değil" diyordu.

Buna karşılık erkek öğrenci ise pis bir sırıtışla gevşek gevşek gülüyordu.

"Önümde kaplumbağa gibi mıy mıy yürüyen sizlersiniz, suç bende mi? Siz kızlar, biz erkeklere yol vermeniz gerektiğini hâlâ öğrenemediniz mi?"

"Ne dedin sen?"

"Sürtük. Bu gidişle sana alıcı çıkmaz, evde kalırsın bak."

"Hı! Bu... Bu tür tehditlere boyun eğecek değilim!"

Hanımefendi ağzıyla konuşan kız öğrenci, boyun eğmeyeceğini söylese de bakışlarını çaresizce sağa sola kaçırıyordu.

Bu manzarayı görünce Raymond'un ne demek istediğini şak diye anladım.

"Vay be... Durum harbiden betermiş."

Kısa süre öncesine kadar hayal bile edilemeyecek bu tablo karşısında nutkum tutulmuştu.

Erkek ve kadın rollerinin bu sinir bozucu şekilde yer değiştirdiğine şahit olan bana fark eden Livia, Ange'nin kolunu tutup beni işaret etti. Geldiğimi gören Ange, nihayet dercesine derin bir nefes verip rahatladı.

Ange ve Livia'nın yanına gidip neler olduğunu sormaya yeltendiğimde çevreden fısıltılar yükseldi.

"Üçüncü sınıflardan Leon Senpai bu."

"Vay anasını, gerçek bir Marki!"

"Göründüğünden daha zayıf duruyor."

Kimdi o az önce bana zayıf diyen? Küçük hesaplar peşinde koşan bir adam olduğum için, sonra Luxion'a onu buldurup gününü göstereceğim.

Bundan ziyade, acayip bir ilgi odağı olduğum için huzursuz hissediyordum.

Birinci sınıftayken de kötü anlamda dikkat çekiyordum ama şimdiki bu muamele tüylerimi diken diken ediyordu.

Noelle beni Ange'ye teslim edercesine öne itti.

"İstediğin adamı getirdim."

"Nihayet gelebildin. Leon, kusura bakma ama şu işe bir el at da ortalığı yatıştır."

Ange rica edince elbette kırmayacaktım ama bu işe nasıl aracılık etmeliydim? Şimdilik kavga eden ikiliye döndüm.

"Şey, o zaman..."

Lafa girecekken, hanımefendi ağzıyla konuşan kız bir adım geri kaçtı.

"Hii!"

Nedenini bilmediğim bir şekilde benden bu denli korkulması canımı sıksa da bu haldeyken ondan bir şey öğrenemeyeceğimi anlayıp erkek öğrenciye döndüm. O ise aksine gayet sıcakkanlıydı.

"Üçüncü sınıflardan Leon Senpai, değil mi? Ben Knowles Kontluğu'nun beşinci oğlu Marco. Namınızı çok önceden duymuştum. Abim bile akademinin o kokuşmuş geleneklerini yerle bir eden kahraman olduğunuzu söyleyip sizi övüyordu."

"Bunlar güzel sözler de... Neden burada birbirinize dik dik bakıyorsunuz? Az önce duyduğuma göre arkadan gelip kızı itmişsin, geçerli bir sebebin var mı?"

Belki bir açıklaması vardır diye sordum ama beklediğimden çok daha iğrenç bir cevap aldım.

"Hayır, sadece neşeyle sohbet etmeleri sinirime dokundu."

"—Ha?"

"Benden daha düşük rütbede olup önümde yürümeleri hoşuma gitmedi. Böyle kızları terbiye etmek şart, biliyorsunuz ya."

Yanlış mı duydum diye düşünerek Ange'ye baktım. Ange ne demek istediğimi anlamış olacak ki elini beline koyup başını öne eğdi.

"Dünyadan bihaber bir aptal işte."

Holfahrt Krallığı'nda Kont ve üzeri ailelerin —istisnalar olsa da— genelde aklı başında olduğunu düşünürdüm. En azından kısa süre öncesine kadar.

Ancak karşımda duran bu çocuk belli ki o istisnalardan biriydi.

Marco, benim onun tarafını tutacağımdan zerre şüphe duymadan yanıma geçti ve o kıza parmağını doğrultup ilan etti:

"Benim yanımda bir Marki olan Leon Senpai var! Sizin gibi kızları hemen okuldan attıracağım!"

Marco'nun kafasının içinde neler döndüğünü anlayamıyordum. Bir kere benim öyle bir yetkim yoktu, olsa bile böyle bir şey yapmaya niyetim yoktu.

Nereden bakarsan bak, hatalı olan Marco'ydu.

Gelgelelim, o kızın yüzü kireç gibi olmuş, bacakları titriyordu. Sanki okuldan atılması çoktan kesinleşmiş gibi bir hava oluşmuştu ama karar mercii ben değildim.

Sanki kankammış gibi davranan Marco'ya, olması gerektiği gibi cevabını verdim.

"Yoo, ne dersen de burada hatalı olan sensin. Hemen özür dile."

Bunu duyan Marco, sanki yabancı bir dil konuşuyormuşum gibi şaşkınlıkla yüzüme baktı.

"Efendim?"

"Efendimi falan yok. Suçlusun, o yüzden özür dile dedim. Arkadan gelip pat diye birini itmek de neyin nesi? Ne düşünüyordun?"

Marco'nun yüzü aniden kıpkırmızı kesildi ve ağzından tükürükler saçarak bana çıkıştı:

"Şaka mı yapıyorsun! Neden ben özür dilemek zorundaymışım?! Ben bir Kont ailesinin ferdiyim!"

"Bak koçum, öyle konuşacaksan araya girmeye çalışan Ange bir Dük ailesinden geliyor. Ona neden boyun eğmiyorsun o zaman? Hadi, çabuk özür dile. Akşam oldu zaten."

Etrafıma baktığımda havanın çoktan karardığını fark ettim.

Daha yeni dönemin başında neden böyle bir gerizekalıyla uğraşmak zorundayım ki?

Marco öfkeden titreyerek üzerime atılmaya yeltendi ama sınıf arkadaşları hemen araya girip onu zapt etmeye çalıştı. Belli ki bunlar Marco'nun yalakalarıydı.

"Marco Bey, lütfen karşındakinin kim olduğunu hatırla! Seni harbi harbi öldürür bu adam! Ş-Şey, kusura bakmayın! Gerçekten çok özür dileriz! Lütfen bizi bağışlayın!"

Yalakaların uyarısıyla kendine gelen Marco, titreyerek özür dilemeye başladı.

"—Ç-Çok özür dilerim. Ş-Şey, parayı hemen hazırlarım, ne olur canımı bağışlayın. A-Ailemden de isteyip elimden gelen en yüksek meblağı toplayacağım."

"Hayır, benden değil..."

Neden bu kadar korkuyorlardı ki? Ben bunları düşünürken çevreden Marco'yla dalga geçen sesler yükseldi.

"Vah vah, fena patladı."

"Bir Marki'ye kafa tutarsan sonun böyle olur işte."

"Asıl okuldan atılan o olacak herhalde."

Çevremdekilerin hakkımdaki değerlendirmeleri kulağıma çalınırken, nedense içimi bir tiksinti kapladı.

Halimi fark eden Ange yanıma geldi.

"Geldiğin için sağ ol, sayende çözüldü. Gerisini ben hallederim, sen odana geç. Detayları sonra konuşuruz."

"Ah, tamam."

Gece vakti.

Odamı ziyarete gelen sadece Ange'ydi.

Onu içeri davet edip içecek ikram ettikten sonra, Ange sandalyeye oturdu ve elindeki fincanı tutarak az önceki durumun perde arkasını anlattı.

"Kahraman dediğin kişi sadece düşmanları tarafından değil, dostları tarafından da korkuyla anılan bir varlıktır. Leon, sandığından çok daha büyük bir etkin var. Ben de bir Dük ailesindenim ama sen bir Markisin ve bu ülkenin kahramanısın. Öğrencilerin tepkisini gördün değil mi? Şu anki etkin benimkinden bile daha fazla."

"Luxion'un gücünü ödünç alan bir sahtekârım sadece."

Benim bu dalgacı tavrım karşısında Ange, hüzünlü bir tebessüm kondurdu yüzüne.

Konuşmaları dinleyen Luxion, Ange'ye bir soru yöneltti.

'O Kont ailesinin beşinci oğlu, soylu toplumundan epey kopuk görünüyor. Bir Dük kızı olan Angelica'nın arabuluculuğunu görmezden gelmesi şaşırtıcı. Yoksa Angelica'nın otoritesi mi sarsılıyor?'

Ange'nin nüfuzunun düştüğüne dair bu yoruma hemen müdahale ettim.

"Çizgiyi aşıyorsun. Çocuk zaten tipinden belli, süzme gerizekalıydı. Sadece dünyadan haberi yoktu o kadar."

'Akademinin genelinde bu tarz dünyadan bihaber tiplerde artış gözlemleniyor.'

"—Öyle mi?"

Bakışlarımı Luxion'dan Ange'ye çevirdiğimde, bu aptal erkeklerin türeme sebebini açıklamaya başladı.

"Soylu toplumundaki kadın-erkek oranını biliyorsun. Erkek azlığı nedeniyle kadınların evlenmesi zorlaştı. Toplum erkek egemen bir yapıya evrildi ve bunu fark eden bazı erkeklerin tavırları iyice çirkinleşti. Geçen yıl durum bu kadar vahim değildi ama bu yıldan itibaren bu tarz erkeklerin sayısı artacaktır."

"Kont ve üzeri ailelerin daha aklı başında olduğunu sanıyordum."

"Marco bir beşinci oğul. Knowles Kontluğu'nun varisi gayet düzgün biri, ikinci oğuldan dördüncüye kadar olanların da başarılı olduğunu duymuştum."

Bunu duymak Luxion'u tatmin etmiş gibiydi.

'Zaten yedekte bekleyen yeterince varis adayı varken, beşinci oğlun aileyi devralma ihtimali yok. Bu yüzden eğitimi muhtemelen yarım yamalak bırakılmış.'

"En küçük çocuğu şımartmanın sonucu herhalde. Dördüncü oğula kadar herkesin başarılı olması durumu daha da üzücü kılıyor."

Soylu toplumuna hakim olan Angelica sayesinde durumu az çok kavrayabilmiştim.

Dünyadan haberi olmayan züppenin teki yüzünden başıma gereksiz işler açılmıştı.

Marco'nun tavrını şimdi hatırlayınca bile ne kadar berbat olduğu belli oluyordu.

"Keşke biraz olsun şu dünyadan bihaber hallerini düzeltseler. Ben emredersem okuldan atılırmış... Aklından ne geçiyordu acaba?"

'Angelica, efendimin yetkilerini kullansaydık o kız öğrenciyi okuldan attırmak mümkün müydü?'

Aklından ne geçiyordu bilinmez ama Luxion, Marco'nun söylediklerinin benim için mümkün olup olmadığını sordu.

Böyle bir şeyin imkansız olması gerekirdi ama Angelica fincanını bırakıp elini çenesine koyarak derin düşüncelere daldı.

"Resmi prosedürlerle imkansız fakat şimdiki Leon bunu yapabilir. Karşıdaki kız bir vikont ailesinden geliyor. Leon isterse onun okuldan atılmasını sağlayabilir."

Angelica'nın cevabını duyunca taş kesildim.

"Hayır, imkansız o. Okul müdürü benim ustam. Böyle bir şeye asla izin vermez."

Şu anki okul müdürü benim ustamdı. Kusursuz bir beyefendi olan ustamın, neredeyse iftira sayılabilecek bir sebeple bir kız öğrenciyi okuldan atması söz konusu bile olamazdı.

Ancak Angelica bana "Sen çok safsın," dedikten sonra okuldan attırma yöntemini anlatmaya başladı.

"Müdürün gözünde, yeni gelen bir kız öğrenci ile senin kredin bir değil. Leon makul bir kanıt uydurup okuldan atılması için baskı yaparsa, muhtemelen onay verecektir."

"Ustamın güvenini suistimal etmek mi? Asla olmaz!"

Ben anında reddedince, Angelica'nın yüzünde karmaşık bir ifade belirdi. Beni azarlıyor gibiydi ama aynı zamanda bir yerlerde rahatlamış gibi bir hali vardı.

"Müdürün kadın olmaması büyük şans. Eğer kadın olsaydı, Leon bizi terk etme pahasına bile olsa onu seçerdi."

"Hayır, bence o farklı bir şey. Ben cinsiyetine bakmaksızın ustamın çayına aşık oldum!"

Yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalıştım ama Angelica'nın bakışları daha da sertleşti.

— Öyle olduğunu varsayalım şimdilik.

"N-neden kızıyorsun ki?"

Yardım istercesine bakışlarımı Luxion'a çevirdim ama o tek gözünü iki yana sallıyordu.

'Günlük davranışlarınız o kadar kötü ki güven kazanamıyorsunuz. Çaydan önce biraz kadın ruhundan anlamayı öğrenseniz nasıl olur?'

Neden bir yapay zekadan kadın ruhu üzerine ders alıyordum ki?

Angelica hafifçe iç çektikten sonra gözlerimi dikip yüzüme baktı.

"Leon, Krallık üzerinde kendi sandığından çok daha büyük bir nüfuzun var. Rashel'in başına ödül koyduğunu biliyorsun değil mi? Beş milyon dia, şimdiye kadar görülmemiş bir miktar. Adamlar seni resmen devlet düşmanı ilan etti."

"Berbat bir durum. Ben olabildiğince az hasar çıkması için uğraşmıştım oysa."

"Senin bu nezaketin benim de hoşuma gidiyor ama bunu hakaret olarak algılayan insan çoktur. Yine de kadın ve erkek rollerinin sadece yer değiştirmiş olması ne acınası bir sonuç."

Eskiden erkekler eziliyordu, şimdi ise kızlar eziliyordu.

Sonuç olarak okuldaki durumun değişmediği, hatta daha da kötüye gittiği söylenebilirdi.

Ancak Luxion bu sonucu en başından tahmin etmiş gibi görünüyordu.

'Bana soracak olursanız, bu sonuç tahmin sınırlarım dahilindeydi.'

Görünüşe göre Luxion, Marco gibi birinin ortaya çıkacağını en başından beri biliyordu.

Luxion'un o bilmiş tavırlarını gördükçe sinirim bozulmaya başladı.

"Biliyorduysan söyleseydin ya."

'Benden bir fikir istenmedi.'

O kadar net bir cevap verdi ki karşılık veremedim. O sırada ciddi bir yüz ifadesi takınan Angelica bir anda gülümsedi. Bizim bu atışmamızı izlemek onu eğlendirmişti.

"Sizi izleyince içim rahatlıyor. Her neyse, eğer Leon o kızı koruduysa, erkek öğrenciler de biraz durulacaktır."

Sadece benim sözlerimle sorunun çözüleceğini sanmıyordum ama okulun durumu beklediğimden de beter bir hal almıştı. Ya da belki de hiç değişmemişti?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.