Giriş töreninin bittiği gece.
Akademide konuşamadığımız çok şey olduğu için, yanıma Luxion ve Marie'yi alıp halktan birilerinin takıldığı bir meyhaneye gelmiştim. Bölmelerle ayrılmış özel odaları olan bir yer olsa da içerisi kalabalık ve gürültülüydü.
Ana caddeden uzakta, labirent gibi ara sokaklarda kaldığı için akademi öğrencilerinin pek uğramadığı bir dükkândı burası.
Yuvarlak masaya, garsonun getirdiği yemekler birer birer dizildi.
— Beklettiğim için kusura bakmayın! Çok fazla sipariş verdiniz ama ikiniz hepsini bitirebilecek misiniz?
Masaya konulan yemekler iştah açıcı görünüyordu ancak her biri tek tabakta insanı doyuracak miktardaydı.
Bu kadar şeyi sipariş eden Marie’nin gözleri parlıyordu.
— Bu kadarcık şeyden bir şey olmaz! Ah, bir de paket yaptırmak istiyorum, onu sonra sipariş ederim.
— P-peki, anlaşıldı efendim.
İki kişinin bitirmesinin imkânsız olduğu bu miktara bir de paket yaptırmayı düşünen Marie karşısında garson hafifçe afallamıştı.
Garson gidince Marie "Afiyet olsun!" diyerek çatal bıçağını yemeklere sapladı ve büyük et parçalarını kesip mideye indirmeye başladı.
Onun bu haline iç çekerek, Luxion'un hazırladığı fotoğrafları tabakların arasındaki boşluklara dizdim.
— Yemekten önce şu konuyu netleştirelim. Luxion ve Creare, gelecekte önemli olacak kişileri ve şüpheli tipleri seçip çıkardılar.
'Eğer engelleme faaliyetleri olmasaydı daha detaylı belgeler hazırlayabilirdim.'
Akademinin içine büyü zırhları sızmıştı.
Bu yüzden Luxion ve Creare'nin araştırma yetenekleri büyük ölçüde düşmüştü. Yine de bizim araştırabileceğimizden çok daha detaylı dosyalar hazırlayabildikleri için onlara güvenebilirdik.
Ancak, bu üçüncü oyun... O flört simülasyonunun üçüncüsü hakkında doğru düzgün bir bilgimiz yoktu. Marie bile üçüncü oyunu bitirmemişti.
Bir yandan yemek yiyip bir yandan fotoğrafları inceleyen Marie, oyunu sadece ortalarına kadar oynamıştı. Üstelik ayar dosyalarına veya rehber kitaplara hiç bakmamış, oyunun sonundaki olay akışını internetten sadece şöyle bir kontrol etmişti. Yani oyunun ortasından sonrası hakkında hiçbir detaylı bilgiye sahip değildi.
Sadece ilk oyunu oynamış olan benim ise, doğal olarak ön bilgim sıfırdı.
— Bu beşi fetih hedefi.
— Gerçi biri kız oldu ama...
Aaron, yani yeni adıyla Aaron-chan, Prens Jake ve Oscar... Kalan ikisi de fetih hedefiydi. Marie'den özelliklerini duyduktan sonra araştırdığımız için bir yanlışlık olamazdı.
Marie ekmeğinden bir ısırık alırken fotoğraflardan birini eline aldı.
— Muhtemelen ana karakter bu kız, eminim.
Marie'nin kesin konuşmasına cevap, yuvarlak masanın üzerinde süzülen Luxion'dan geldi.
'Onu Marie'nin ifadesine göre tespit edip araştırdım. Voldenois Kutsal Büyü İmparatorluğu'ndan gelmiş bir değişim öğrencisi.'
İmparatorluğun adını duyunca Marie çatalını ısırdı ve sapını ağzıyla aşağı yukarı oynatmaya başladı.
— O zaman kesin odur. Ama gerçekten de değişim öğrencisi olarak gelmiş demek.
— Hey, çok görgüsüzce davranıyorsun.
— Sadece biz bizeyiz, görgü kuralları mı kaldı? Abi, sen de amma titizsin.
Sadece edepsizce davrandığı için uyarmıştım ama aldığıma bak.
Kız kardeş dediğin gerçekten çekilmez bir varlıktı.
Marie çatalı ağzından çıkardı ve devam etti:
— Orada işler epey karışık olduğu için gelmez diye düşünmüştüm.
Düklük ile olan savaş, üstüne bir de Cumhuriyet'teki darbe tantanası.
Krallığa değişim öğrencisi olarak gelmek, cesurca bir karar olmalıydı.
Marie ana karakterin fotoğrafını bana uzattı.
Yeni gelen ana karakter, kızıla çalan kahverengi saçlarını at kuyruğu yapmış, minyon bir kızdı. Narin olduğu kesindi ama karşımda duran Marie'den biraz daha uzun boylu ve fiziği de Marie'den daha iyi görünüyordu.
— Sen, birinci sınıf bir kıza fizik olarak yenil— pfft!
Onunla dalga geçmeye çalışırken Marie bardağındaki az miktar suyu yüzüme fırlattı.
— Çok konuşma istersen!
Şakadan anlamayan biri olduğunu düşünürken Luxion araya girdi.
'Adı Mia. Üst sınıflara yerleştirilmiş bir değişim öğrencisi. Ancak senaryodaki bilgilerle uyuşmayan bir nokta var.'
— Ne var? Üst sınıfa girdiyse senaryoya uygun işte.
'Yanında Muhafız Şövalye denilen bir varlık var.'
Bunu duyan Marie kafasını yana eğdi.
— Muhafız Şövalye de ne?
'İmparatorluk sisteminde, yüksek statüdeki kadınları korumak için yanlarına özel bir şövalye veriliyormuş. Bu tür şövalyelere Muhafız Şövalye deniliyormuş.'
— Ha? Ne alaka, böyle bir şeyi hiç duymadım.
Marie bilmediği bu bilgi karşısında şaşkınlık yaşarken ben bir fotoğrafı elime aldım.
Ana karakterle birlikte İmparatorluk'tan gelen erkek öğrenci, bugün öğlen bizi uzaktan izleyen o adamdı.
Kırmızı gözlü, esmer tenli, uzun gümüş rengi saçlarını ensesinde toplamış yakışıklı bir herifti.
Boyu uzun ve fiziği sağlam olduğu için epey antrenmanlı olduğunu tahmin etmiştim.
Ama İmparatorluk şövalyesi olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti.
Marie elimdeki fotoğrafı fark etti.
— Bu kim? Bana da göster.
Fotoğrafı zorla elimden alan Marie, "aykırı" bir varlık olan Muhafız Şövalye'yi görünce gözleri parladı.
— İnanılmaz yakışıklı değil mi bu!
Her zamanki gibi yakışıklı erkek zaafı tutan Marie'ye bakınca sinirlenmeyi bırakıp gülmeye başladım.
— İşte o bahsettiği Muhafız Şövalye bu.
Kadınları koruyan bir şövalye beyefendi demek... Ama ben bu tipi öğlen görmüştüm.
Marie fark etmemiş olacak ki saf saf fotoğrafa bakıyordu.
— Adı neymiş?
Luxion'a baktığımda kırmızı lensini fotoğrafa çevirdi.
'Finn Leta Herring. Göbek adı olan Leta, İmparatorluk'ta şövalye olduğunu simgeliyormuş. Bunun dışında detaylı bilgi edinemedim ama bizi epey bir göz hapsine almış durumda.'
Luxion'a araştırtmıştım ama dişe dokunur neredeyse hiçbir şey çıkmamıştı. Araştırma yeteneği düşmüş olsa bile, Luxion'un bile bilgi sızdıramaması kafama takılıyordu.
— Öğlen bize bakıp durması da tuhaftı zaten.
Öğle vaktindeki konuyu açınca Marie ilgiyle sordu:
— Orada mıydı? Söylesene o zaman!
— Sen bizim amacımızı unuttun mu? Üçüncü oyunda hiç olmayan bir herif, ana karakterin dibinde bitmiş ve bizi kolluyor.
Yakışıklı görünce tehlikeyi unutan Marie'yi uyardım.
— Tamam, garip bir durum ama...
Olmaması gereken bir şövalye... Bizim gibi bir reenkarnasyoncu mu, yoksa konuyla alakasız biri mi diye düşünürken dışarıdan bir gürültü koptu.
— O-olamaz! Dışarıda biri!
Meyhanenin içinden durumu görmek için dışarı çıkan bir sarhoş, hemen geri döndü; beti benzi atmıştı.
Merak edip bakmaya karar verdim.
— Bir bakıp geleceğim. Luxion, gel.
'Emredersiniz, efendimiz.'
Dışarı çıktığımda, birkaç on metre ileride bir kalabalık toplanmıştı.
Ara sokaklardaki bu meyhanenin çevresinde çok fazla bina vardı.
Yol dardı ve böyle bir yerde olay çıkınca insanlar hemen toplaşmıştı.
— Ne korkunç bir şey.
— Kılık kıyafeti de ne kadar iyiymiş.
— Soylu biri bu. Hizmetçisiyle beraber öldürülmüş galiba.
Meraklı kalabalığı yararak olay yerine gittiğimde, orada soylu olduğu tahmin edilen bir adam yatıyordu.
Hemen yanında korumalığını da yapan hizmetçisi de devrilmişti; arbede izi neredeyse hiç yoktu.
Refleksle ağzımı kapattım ama ne yazık ki ceset görmeye alışmıştım.
İştahım tamamen kesilmişti ama midem bulanmıyordu.
BAŞLIK: Aykırı
İçerik:
İnsan, en berbat şeylere bile alışabilen bir canlıymış meğer.
Yerde yatan soylu adamın cesedine bakarken, aniden omzumda bir el hissettim.
"Ne tesadüf değil mi, velet?"
Üzerindeki kapüşonlu peleriniyle baştan aşağı şüpheli görünen bu adamın kim olduğunu sesinden hemen tanıdım.
"Senin burada ne işin var?"
Şüpheyle yüzüne baktığımda, Roland kapüşonunu hafifçe kaldırıp sırıttı.
"Nerede ne yaptığımın seninle bir ilgisi yok, değil mi?"
"Kesin yine kadın peşindesin."
"Kadınlarla geçirdiğim o tatlı anlar benim tek tesellim. Neyse, onu boş ver de biraz benimle gel."
Roland beni davet ettiğinde başta tetikte olsam da, yüzündeki ifadenin alışılmadık derecede ciddi olması sebebiyle onu dinlemeye karar verdim. Peşinden dar bir ara sokağa girdik.
Kimsenin olmadığı sessiz bir köşede Roland, öldürülen soylunun kimliği hakkında konuşmaya başladı.
"O adam, sarayda hatırı sayılır bir mevkide bulunan bir memurdu."
Kıyafetlerinden sıradan bir alt kademe memur olmadığı belliydi ama anlaşılan orta düzey yönetici kıvamında bir pozisyondaymış. Roland o memur hakkında detayları anlatmaya devam etti.
"Eskiden şövalye ailesinden geldiği için getir götür işlerine bakıyordu ama senin çıkardığın o kargaşada üstleri ortadan kaybolunca yolu açıldı ve terfi etti."
Düklük ile yapılan savaş sırasında, düşman önünden kaçtığı için hanedanlığı feshedilen çok aile olmuştu. Bu sayede yükselen pek çok düşük rütbeli soylu ve şövalye ailesi türemişti.
"Benim suçum değil, kendi ettiklerini buldular."
Laf sokarak geçiştirmeye çalıştım ama Roland beni duymazdan gelerek devam etti.
"—Böylece, yükselen soyluları hedef alan beşinci vaka oldu bu."
"Beşinci mi? Bu olaylar daha önce de mi yaşandı?"
"Sivrilen memurları hedef alan tam beşinci cinayet. Hepsi de son zamanlarda gerçekleşti."
"Seri cinayet vakası mı yani? Katil yakalanamıyorsa bu ülkenin hali ne olacak?"
"Kim bilir? Mylene bu konularda benden daha bilgili."
"Sen gerçekten kral mısın be adam?"
"Kralın her şeyi avucunun içinde tuttuğunu sanıyorsan daha çok yolun var demektir. Ayrıca, Azize-sama ile dışarıda gizlice buluşmak da seni oldukça şüpheli kılıyor. Nişanlıların bu duruma çok üzülmez mi?"
Marie ile dükkanda olduğumuzu öğrenmiş.
Gereksiz yere bu kadar becerikli olması insanın asabını bozuyor.
"Senin aksine benim veremeyecek hesabım yok."
"Buna karar verecek olan karşı taraf ve kamuoyudur. Neyse, işim var, müsaadenle. Bir de velet, sakın Erika ile muhatap olma. Bak uyarayım, sakın ha. Eğer ona yaklaşırsan seni bizzat idam ederim."
Bunu sıkı sıkıya tembihledikten sonra uzaklaşan Roland’ın arkasından baktım ve saklanmakta olan Luxion’a seslendim.
"Erika da kim?"
'Marie'nin dediğine göre kötü karakterli prenses; Erika Rafa Holfort. Julius gibi o da Mylene-sama'nın kızı olan bir birinci sınıf öğrencisi.'
Dükkanda fotoğrafları inceleyemeden dışarıdaki kargaşaya dahil olmuştuk.
"Üçüncü oyunun kötü karakteri demek. Onu sonra konuşuruz. Asıl mesele bu cinayet vakası. Akademi dışındaysak araştırmayı sorunsuz yapabilir miyiz?"
Arkamı döndüğümde olay yerindeki kalabalığın hala dağılmadığını gördüm.
'Sihirli Zırhların sinyal bozucu faaliyetleri tüm başkente yayılmış durumda. Konumumuzu tam olarak tespit edemedikleri için geniş kapsamlı bir parazit yayıyor olmalılar. Oldukça zahmetli bir durum.'
Görünüşe göre düşman bizi henüz tam olarak belirleyememiş.
Ancak bu durum, düşmanın nerede saklandığının da meçhul kalmasına neden oluyor.
Koca başkentte sinyal bozabilecek bir güç mü? Karşı taraf resmen hile yapıyor.
"Hah? E peki sen nasıl iyisin? Her şey engellenirken senin bağlantının kopmaması tuhaf değil mi?"
Luxion’un küre gövdesi, ana gemi olan uzay gemisinin sadece bir alt birimiydi.
Bu yüzden bağlantısının kopması gayet doğaldı.
'Bu gövde özel üretimdir. Efendime destek olabilmek için bağlantı önceliği bana aittir. Birçok yüksek performanslı aktarıcıyı hazırda tutuyorum.'
"Ha, öyle mi? Diğerleri için de aynısını yapsaydın ya."
'Yapamadığım için sıkıntı çekiyoruz ya zaten?'
Sanki aptalca bir soru sormuşum gibi cevap verdi ama bu beni pek tatmin etmedi.
"—Konuya dönersek; sence bu cinayetlerle sihirli zırhlar arasında bir bağ var mı?"
Luxion’a öylesine sorduğum soruya aldığım cevap moralimi bozdu.
'Sihirli zırh benzeri bir tepki saptadım. Karıştırma faaliyetini yürütenle aynı kişi mi emin değilim ama işin içinde bir sihirli zırh olduğu kesin.'
"Berbat bir durum."
Başkente oldukça tehlikeli birileri sızmış durumda.
Hem akademinin hem de dışarısının tehlikeli olduğunu bilince insanın rahatça hareket etmesi imkansızlaşıyor.
Kara kara düşünürken kalabalığın içinde sivil giyimli bir adam gözüme çarptı.
Adam benimle göz göze gelince hemen başını çevirip oradan uzaklaşmaya başladı.
"O koruyucu şövalyenin burada ne işi var?"
Akademiden kaçıp buralara kadar gelen o şövalyeye karşı şüphelerim iyice arttı.
Luxion’a bir bakış attığımda düşüncelerimi anlamış gibi hafifçe onayladı.
'Onu takip eden otonom dron sayısını artırıyorum.'
"Sana zahmet. O herifi adım adım izle."
Başkentteki eski binalardan biri.
Yerin altına inen merdivenlerden, Rachelle Kutsal Krallığı'ndan gönderilen, Gabino adında sakallı ve beyefendi görünümlü bir adam iniyordu.
Dik durup kendine güvenli davransa da, aslında alnının sağ tarafındaki yara izini fena halde kafasına takıyordu.
Saçlarını önüne dökerek gizlemeye çalışsa da iz seçilebiliyordu.
Sol elindeki favori köstekli saatini tutuyor, ara ara yersiz bir şekilde kapağını açıp saati kontrol ediyordu.
Bu Gabino, daha önce Alzer Cumhuriyeti’ne gönderilmiş ve darbe tarafına destek vermişti.
Leon yüzünden Rachelle Kutsal Krallığı'nın planları suya düşmüş, bu yüzden Gabino şimdi Holfort Krallığı’na atanmıştı.
Loş ışıklı yer altı salonuna adım attığında büyük bir nezaketle selam verdi.
"Hanımlar, sizi beklettiğim için özür dilerim."
Olgun ama yakışıklı Gabino’nun gülümsemesi, yer altındaki kadınların keyfini biraz yerine getirmişti.
"Tam vaktinde geldin Gabino-dono. Ama bilirsin, bir kadının kalbi her zaman biraz daha erken gelmeni arzular."
"Kusuruma bakmayın efendim."
Bulundukları salonun duvarında, "Hanımefendiler Ormanı"nı temsil eden bir sancak asılıydı.
Hanımefendiler Ormanı, kadınların erkeklerden üstün görüldüğü dönemin krallığında, soylu kadınların bir araya gelerek kurduğu bir organizasyondu.
Defalarca giyilmekten pörsümüş elbiseler içindeki bu kadınlar, hala soyluymuş gibi davranmaktan vazgeçmiyorlardı.
Eskiden yanlarında yakışıklı köleler gezdiren bu grup, artık sadece kendi çocukları veya alt tabakadan gelip örgüte katılan kadınlar tarafından idare ediliyordu.
Hanımefendiler Ormanı içinde de bir hiyerarşi vardı ve en alt kademede taşralı baronların eşleri yer alıyordu.
Duvar kenarında bekleyen kadınlar, şu an örgütün üst düzey yöneticilerine hizmet ediyordu.
Aralarında Zora da vardı.
Düklük savaşında Leon’un babası Barcas tarafından boşandıktan sonra soyluluk unvanını kaybetmiş, gidecek yeri kalmayınca bu örgüt tarafından toplanmıştı.
Ancak şimdi bir hizmetçi gibi koşturuluyordu; üzerindeki kıyafetler bile bir elbise değil, halktan birinin sıradan giysileriydi.
Yer altında gizlenerek yaşayan bu gruba gelen Gabino, adamlarına getirdiği hediyeleri taşıttı.
İçeriye birçok tahta sandık taşındı; içlerinde içki, tatlılar ve güzel elbiseler gibi kadınların ilgisini çekecek pek çok eşya vardı.
"Bunlar hepinize naçizane hediyelerimdir."
"Aman tanrım, ne kadar da düşüncelisin!"
Yönetici konumundaki kadınlar, birbirlerini ezerek sandıklara atıldılar ve eşyaları yağmalamaya başladılar.
Gabino, bu manzarayı izlerken asıl konuyu açtı.
"Peki hanımlar... Eski gücünüze kavuşma hayaliniz gerçekleşecek gibi mi?"
Yeniden yükseliş sözünü duyan Hanımefendi Ormanı’nın lider kadrosu başlarını kaldırdı.
Yüzlerindeki ifade, kendilerini terk eden krallığa duydukları nefretle lekelenmişti; oldukça uğursuz görünüyorlardı ama Gabino gülümsemesini bozmadı.
Hanımefendi Ormanı’nın temsilcisi, elindeki elbisenin kendine yakışıp yakışmadığını kontrol ediyordu. Bir yandan da Gabino ile konuşmaya devam etti.
"Zor görünüyor. Şimdiden kaç kişiyi ortadan kaldırdık ama krallığın sarsıldığına dair en ufak bir emare bile yok. Majesteleri bildiğimiz gibi, onun aklını çelen o yabancı tilki ise keyfince at koşturuyormuş."
Tilki derken, aslında Holfort Krallığı’nın bel kemiği haline gelen Mylene’den bahsediyordu.
Gabino için de dişli bir rakipti o kadın.
Ne de olsa Gabino’nun vatanı olan Rashel Kutsal İmparatorluğu, Mylene’in memleketi Lepart Birleşik Krallığı ile uzun yıllardır çatışma halindeydi.
Holfort Krallığı ile Lepart Birleşik Krallığı arasındaki güçlü ittifakın bu kadar sağlam kalmasının sebebi, aradaki bağı kuran Mylene’in üstün yeteneğiydi.
Bu yüzden Gabino, Hanımefendi Ormanı üyelerine Mylene’in kadınların itibarını yerle bir eden bir varlık olduğu fikrini aşılamıştı.
"Zorlu bir rakip gerçekten. Üstelik Marki Bartfault’u da ayartıp piyonu haline getirdi. O herif olmasaydı, sizler de böyle bir hayat sürmek zorunda kalmazdınız."
Gabino bunu söyleyince, duvar kenarında duran kadınlardan birinin yüzünde nefret dolu bir ifade belirdi.
"Oya, Zola-san, bir sorun mu var?"
"H-hayır, bir şey yok."
Gabino ona seslenince Zola yüzünü çevirdi. Ancak etraftaki kadınlar Zola’ya keskin bakışlar fırlatıyordu.
"O aşağılık şövalye senin evinde yetişti, değil mi?"
"Onu biraz daha düzgün yetiştirseydin her şey farklı olurdu."
"Gerçekten işe yaramaz bir kadınsın."
İçinde bulundukları durumun tüm hıncını Zola’dan çıkarıyorlardı. Onlar için Zola, sadece stres atacakları bir kum torbasından ibaretti.
Gabino, bu haldeki Zola’ya yumuşak bir sesle hitap etti.
"Sakin olalım hanımlar. Azize ve Marki'yi devirdiğimizde, eski hayatlarınıza hemen geri döneceksiniz. Bunun için Rashel Kutsal İmparatorluğu size tam destek verecektir."
Temsilci, Gabino’nun sözleri üzerine gülümsedi.
"Gerçekten Rashel erkekleri ne kadar beyefendi ve harika. Buna karşılık, şimdiki krallığın erkekleri ne kadar acınası. Gerçekten üzücü."
Gabino temsilcinin elini tutup gülümsedi. Bu gülümseme karşısında temsilcinin yanakları kızardı.
"Yakında fırsat ayağımıza gelecek. O zaman geldiğinde, lütfen gücünüzü bizden esirgemeyin."
"T-tabii ki. Ama gerçekten her şey yolunda gidecek mi?"
Temsilci gelecek olan o an için endişesini dile getirince, Gabino bu şüpheyi yok etmek için ona güçlü bir güven verdi.
"Kesinlikle başarılı olacağız. Üstelik bizim de hazırladığımız çok güçlü bir kozumuz var. Karşımızdaki o aşağılık şövalye bile olsa, yenilmeyeceğiz."
Güçlü kozun Leon’u yenebileceğini duyan Hanımefendi Ormanı üyeleri, heyecandan yerlerinde duramaz hale geldiler.
Gabino bu manzarayı izlerken içinden geçirdi:
'Bakalım, Rashel için canla başla çalışın. İşin içine Büyülü Zırhlı Şövalye'yi bile dahil ettiğimize göre, krallığa büyük bir darbe vurmanız gerekecek.'
Gabino ayrıldıktan sonra, yöneticiler Zola’ya karşı sert tavırlarını sürdürdüler.
"Zola, üvey oğlunun işlediği suçların bedelini sen ödeyeceksin."
"E-elbette efendim!"
Zola’nın bu baskıcı kadınlara boyun eğip dayanmasının tek sebebi, buradan kovulursa gidecek hiçbir yerinin olmamasıydı.
Eskiden bir soylu olan Zola, artık sıradan bir halktan biriydi. Hiçbir geliri yoktu, eski lüks hayatı bitmişti ve emrindeki köleler anında kaçmıştı.
Hayatta kalma becerisi olmayan Zola, Hanımefendi Ormanı’na sığınmaktan başka çare bulamamıştı.
Temsilci, Zola’nın saçlarından tutup yüzünü havaya kaldırdı.
"Çocukların görevlerini düzgünce yerine getiriyorlar mı?"
"Lütfen bana güvenin. Lutoart akademiye sızmayı başardı. Merce de hedefle sorunsuz bir şekilde temas kurdu."
"Güzel, öyleyse sorun yok."
Serbest bırakılan Zola olduğu yere yığıldı ve nefret dolu bir ifadeyle Leon’un yüzünü hatırladı.
'Neden bu hallere düştüm? Hepsi o velet yüzünden. O gereksiz işlere burnunu sokmasaydı bunlar olmayacaktı.'
Aslında Leon krallığı kurtaran bir kahramandı ama bu Zola’nın umurunda bile değildi. Sefalet içinde olmasının tek suçlusunun, büyük bir başarı elde eden Leon olduğuna yürekten inanıyordu.
'Ama bu hayatın bitmesine az kaldı. Biraz daha sabredersem eski günlerime döneceğim. O zaman geldiğinde, beni terk eden Barcus ve diğerlerini tek tek idam ettireceğim.'
Bartfault ailesine karşı intikam ateşiyle yanan Zola, bu sefil hayata ancak bu şekilde katlanabiliyordu.
Gece yarısı.
Şık bir bara gelen Roland, genç bir kadınla keyifle sake içiyordu.
"Öyle işte tatlım... Karım o kadar dırdırcı ki ruhum bir an olsun huzur bulmuyor."
Roland, Mylene hakkında şikayetlerini sıralarken kadının elini tutmaya çalıştı. Ancak kadın elini hızla geri çekti.
"Leon-san, sizin işiniz de zormuş gerçekten."
Leon... Roland, Leon’un adını takma isim olarak kullanıyor ve bu genç kadınla vaktin tadını çıkarıyordu.
"Bugün de çok soğuksun Merce. Beni üzüyorsun."
"Ö-öyle mi? Ama bir genç kızın iffetini koruması gerekir, değil mi?"
Kendisinden kaçılmasına üzülmüş gibi yapan Roland’a karşı kadın, yani Merce, durumu toparlamaya çalıştı.
O sırada yanlarına beyaz saçlı, kaytan bıyıklı ve hafif göbekli bir adam yaklaştı. Şapkasını çıkaran adamın yüzünde huzursuz bir ifade vardı.
"Le— Leon-san, artık dönme vaktiniz geldi."
Adamın uyarısı üzerine Roland derin bir iç çekip ayağa kalktı.
"Güzel zamanlar ne de çabuk geçiyor. Merce, bugün harikaydı. Bir daha ne zaman görüşebiliriz?"
Merce, sonunda kurtulduğu için rahatlamış bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Bir hafta sonra müsaitim."
"O halde bir hafta sonra görüşürüz. Ah, gitmeden önce bir lavaboya uğrayayım."
Roland oradan uzaklaşır uzaklaşmaz Merce devasa bir iç çekti. Sonra yanlarına gelen adama dönüp öfkeyle diklendi.
"Hey, seslenmek için neden bu kadar bekledin!"
"Ö-öyle demeyin, çok erken gelsem şüphelenirdi."
"Bana karşı mı geliyorsun? Senin zayıf noktanın elimizde olduğunu unuttun herhalde? Eğer bize yardım etmezsen, tüm sırlarını ifşa eder hayatını bitiririm!"
"Lütfen, ne isterseniz yaparım ama bunu yapmayın!"
Adamın Merce tarafından bir kozla köşeye sıkıştırıldığı ve ona karşı koyamadığı belliydi.
Merce adamdan uzaklaştı, masadaki sakesini tek dikişte bitirdi. Roland dönene kadar söylenmeye devam etti.
"Gerçekten hayret verici. Bu kadar basit bir kılık değiştirmeyle kimi kandırdığını sanıyor? Bir de takma isim olarak Leon’u kullanıyor. Aşağılık herif."
Adamdan onay beklerken, adam çevredeki bakışlardan çekinerek korkuyla fısıldadı.
"Haklısın. Ama lütfen sesini biraz alçalt."
"Aman, iyi be."
Merce susar susmaz Roland lavabodan döndü. Keyfi yerindeydi, hemen Merce’ye sarılıp onu öpmeye yeltendi.
"Bugünlük veda vakti Merce. Son bir öpücük—"
Ancak Merce, Roland’ın dudaklarını avcuyla kapattı.
"Bir dahaki sefere kalsın, Leon-san."
"Çok gaddarsın... Neyse, öyle olsun bakalım."
Roland’ın kollarından kurtulan Merce, yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek meyhaneden dışarı çıktı.
Onun gidişini izleyen Roland, yanındaki adama dert yanmaya başladı.
— Biraz daha güler yüzlü olabilirdi, sence de öyle değil mi?
Adam, etrafta kendilerini izleyen meraklı gözler olmadığını kontrol ettikten sonra Roland’a cevap verdi. O, Roland’ın çok eski bir tanıdığı ve sarayda ona bağlı çalışan özel hekimiydi.
Aynı zamanda öğrencilik yıllarından beri dostu olan bu adam, Roland ile oldukça samimi bir ilişkiye sahipti.
Adı Fred’di.
— Haşmetmeap, oyunun dozunu kaçırıyorsunuz.
— Ne olacak canım, bu kadarcıktan bir şey olmaz. Neyse Fred, biraz daha eğleneceğim, sen de bana eşlik et. Aslında gözüme kestirdiğim bir kadın var. Yakında ondan duymak istediğim cevabı alacağım gibi görünüyor.
— Yine mi kadın peşindesiniz? Gerçekten hiç uslanmıyorsunuz.
Roland, Fred’i de yanına alarak bir başka mekanın yolunu tuttu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.