Giriş töreni günü.
Odamdaki aynanın önünde durmuş, akademinin üniformasını giyerken bir yandan da telaşla konuşuyordum.
Muhatabım, odama kadar gelmiş olan Prens Julius'tu.
Bu yoğun sabah vaktinde yanıma çağrıldığı için, bizzat kendisi keyifsizce söylenip duruyordu.
"Eğer giriş töreni konuşmasını bana yıkacaksan, önceden haber vermeni isterdim."
Akademi yönetimi, kıdemli öğrenciler adına yapılacak konuşma için bana teklif getirmişti ama uğraşamayacağım için işi doğrudan Julius'un üzerine atmıştım. Julius şu an benim odamda konuşma metnini hazırlıyordu.
"Bir Marki olan benden ziyade, senin rütben daha üstün değil mi?"
Yanımda duran Luxion, sabahın köründen beri her şeye dırdır ediyordu.
'Efendi, kravatınız eğri duruyor.'
"Ah, doğru."
Kravatımı düzeltirken aynadan Julius'a bakarak cevap verdiğimde, kendisi istemeye istemeye de olsa bu durumu kabullenmiş görünüyordu.
"Sadece rütbe olarak bakarsak elbet ben üstteyim ama yetenek ve başarılarını hesaba katarsak akademinin kararı gayet yerinde. Gerçi, senin bu tarz işlerde pek becerikli olmadığın belli."
Şöyle böyle derken, Julius ile tanışıklığımız iki yıla yaklaşıyordu.
İlk karşılaştığımızda, onunla böyle rahatça konuşabileceğimiz bir noktaya geleceğimizi hiç düşünmezdim.
Ne de olsa birbirimizden nefret ediyorduk.
"İşi ehline bırakıyorum. Verimli bir yöntem, değil mi?"
Hazırlığımı bitirip arkama döndüğümde Julius da metni yazmayı bitirmişti. Birçok farklı ortamda konuşma yapma fırsatı bulan Julius'un bu tarz işlere ne kadar alışkın olduğu her halinden okunuyordu.
"Sen söyleyince, kulağa sadece angaryayı başkasına kitliyormuşsun gibi geliyor."
"Nasıl istersen öyle anla. Ama bahar tatilindeki yaramazlıklarını bununla affediyorum. Biraz minnettar olmanı beklerdim."
Bahar tatili boyunca Julius başta olmak üzere o beş aptal, akademiye maddi zarar vermişlerdi. Onların resmi hamisi konumuna gelen bana ise bu hasarın faturası kesilmişti.
Hangi günahımın bedeli olarak bu gözden düşmüş prenslerin bakıcılığını yapmak zorundaydım ki?
"Bunu yüzüme vurursan verecek cevabım kalmaz işte."
Hafifçe iç çekip metni katlayarak ceketinin iç cebine koyan Julius üzgün görünüyordu.
Ancak kafasını kaldırdığında;
"Yine de işe bir seyyar tezgahtan başlamalıydık," dedi.
Hala vazgeçmemişti anlaşılan.
"Sen bu şiş kebap işine kafayı mı taktın?"
"Kafayı takmak mı? Çok ağır bir tabir oldu. Şuna büyülenmek desek? Ben şiş kebabı en az Marie kadar seviyorum."
Şiş kebabı ne kadar çok sevdiğini anlatmaya çalışıyordu herhalde ama bu sözleri duyunca kendimi tutamayıp kahkahayı bastım. Daha önce de duymuştum ama bu artık onun klasikleşmiş şakası haline gelmişti.
"Yani Marie'nin rakibi şiş kebap mı oldu? Bunu ona anlatırsam kesin çok ilginç bir tepki verir."
Sağ omzumun yakınında havada süzülen Luxion da tek gözünü sağa sola sallayarak "yine başladık" dercesine bir hareket yaptı.
'Geleceğinden çok şey beklenen Veliaht Prens'in eski hali bu muydu yani? Birkaç yıl önce kimse bu manzarayı tahmin edemezdi herhalde. Gerçi, halinden oldukça mutlu görünüyor.'
Julius, Luxion ve benim iğnelemelerimizi duymasına rağmen zerre istifini bozmadı.
Aksine, şiş kebap konusunda resmen gurur duyuyordu.
"Haklısın. Kesinlikle bu dünyadaki paha biçilemez iki şeye de sahip olmuş mutlu bir adamım. Beni Marie ve şiş kebapla tanıştıran kadere şükürler olsun."
Gereksiz yere etrafa parıltılı gülümsemeler saçan Julius'u görünce Luxion ile birbirimize baktık.
"Aptallar gerçekten çok güçlü oluyor."
'Ne iğnelemeden anlıyorlar ne de kinayeden.'
O esnada.
Marie, yanına Carla'yı almış, okul binasından giriş töreninin yapılacağı konferans salonuna doğru ilerliyordu.
Üstü kapalı koridorda yürüyen ikiliye, çevredekiler zaman zaman keskin bakışlar fırlatıyordu.
"Sizin ne işiniz var burada?" dercesine bakan öğrencilerin hoşnutsuzluğu barizdi ama kimse doğrudan bir şey söylemeye cesaret edemiyordu.
Bunun en büyük sebeplerinden biri, Marie ve diğerlerinin hamiliğini Marki rütbesine yükselen Leon'un üstlenmiş olmasıydı.
Öğrencilerin soğuk bakışlarına maruz kalan Marie, sinirle büyük adımlar atarak yürüyordu.
"Neden fırçayı ben yemek zorundayım ki! Üniformaları izinsiz modifiye eden o üçüydü! Madem birini azarlamak istiyorlar, gidip onlardan sorumlu olan Leon'a söyleseler ya?"
Carla, biraz sinirli olan Marie'nin gönlünü almak için onu teselli etmeye çalışıyordu.
"Elden bir şey gelmez. Marki Bartfort'u çağırıp azarlamak ancak okul müdürünün yapabileceği kadar zor bir iş. Ondan ziyade, o üçü daha ilk günden yapacaklarını yaptılar."
Carla da o üçünü hatırlayınca derin bir iç çekti.
Bu işi becerenler Brad, Greg ve Chris üçlüsüydü.
Cumhuriyet'te biraz olgunlaşmış olsalar da, daha önceden hazırlanan üniformalar üzerinde ne akla hizmetse kendi çaplarında değişiklikler yapmışlardı.
Brad, üniformayı şatafatlı süslerle doldurmuş; Greg ise gömlek ve ceketinin kollarını omuzlarına kadar açıkta bırakacak şekilde yırtmıştı.
Chris ise ceketi bir tür festival hırkasına çevirmişti. Üçü birden, yeni dönemin ilk gününde okul kurallarını ihlal ettikleri için müdürlüğe çağrılmışlardı.
O sırada Marie de yanlarına çağrılmış ve az önceye kadar fırça yemişti. O üçü adına özür dilemek zorunda kalan Marie, bu durumu sindiremediği için öfkeliydi.
"Ben onların bakıcısı falan değilim!"
"L-Lütfen sakin olun Marie-sama!"
Öfkeden sesi yükselen Marie, Carla'nın teskiniyle durup nefesini düzeltmeye çalıştı. O sırada gayriihtiyari baktığı yönde, bahçe bakımıyla uğraşan iki görevli çarptı gözüne.
Marie'nin baktığı yeri fark eden Carla da o tarafa döndü.
"Yeni işe girenler mi acaba?"
"Öyle görünüyor."
Baktıkları yerde, genç ve yeni işe girdiği belli olan bir görevli, bıkkın tavırlı kıdemli bir görevli tarafından azarlanıyordu.
"Biraz daha ciddiyetle çalışamaz mısın? Bak şu budadığın ağaçlara. Hepsi berbat halde. Tamam, burayı bırak da git ot yol bari."
Marie ilk başta "yazık kıza/oğlana" diye acısa da, genç görevlinin tavrı da çok kötüydü. Altın sarısı saçlı genç adamda zerre çalışma hevesi yoktu. Kendisine yol gösteren kıdemliye tepeden bakan bir tavır sergiliyordu.
"Bu kadar yaptıysam yeter işte. Çıkabilir miyim artık?"
"Yasak diyorum ya sana!"
Genç görevlinin hoşnutsuz tavrını gizleme gereği bile duymaması karşısında, kıdemli olan başını ellerinin arasına almış gibiydi. Marie bu durumda azarlanan tarafa artık acıyamıyordu.
Az önceye kadar o üç aptalın ebeveyniymiş gibi özür dileyen halini hatırlayınca öfkesi daha da kabardı.
Ayrıca Marie'nin gözünden bile bakıldığında, bahçe bakımı gerçekten rezaletti.
"Bahçe işlerini ben bile daha iyi yaparım."
Marie genç görevliye kızarken; Carla, öğrencilik/sürgün dönemlerini hatırlamış olacak ki hüzünlü bir şekilde gülümsedi.
Yaz aylarında otların her gün fışkırmasını hatırlayıp yorgun bir ifade takındı.
"Ahahaha... Gerçekten çok zordu değil mi? Yazın bitkiler öyle bir coşuyor ki, her gün bahçeyle ilgilenmezsen hemen ormana dönüyor ortalık. Ben artık tüm aletlerin kullanımını ezberledim. Ellerim nasır bağlamıştı."
"Benim de öyle."
Marie bunu "o kadarını ben de yaparım" gibisinden basit bir havayla söylemiyordu; sürgün yerinde bahçe bakımının ne kadar zahmetli olduğunu bizzat tecrübe etmişti.
Gerçekten asılırsa, o genç görevliden çok daha iyi iş çıkarabilecek bir birikime sahip olduğu için böyle konuşuyordu.
Marie bakışlarını genç görevliden kaçırıp yürümeye devam etti.
"Akademide personel sıkıntısı mı var ne? Eskiden çalışanların bile özenle seçildiğini duyardım."
Eskiden olsa, böyle bir görevli kapıdan içeri bile sokulmazdı.
Carla tahminini dile getirdi.
"Krallık zor bir dönemden geçiyor sonuçta. Muhtemelen her alanda personel eksikliği çekiyorlardır, değil mi?"
Marie, kendileri yurt dışına eğitime gitmeden önceki durumla şimdiki arasındaki aşırı farka bakarak hafifçe iç geçirdi.
Bakışlarının hedefinde, peşine taktığı kızlarla birlikte kasıla kasıla yürüyen bir Kont varisi vardı.
"Yolumdan çekilin, defolun!"
"Ö-özür dileriz!"
Erkek öğrenciler akademide göğüslerini gere gere yürüyor, kızlara karşı küstahça bir tavır sergiliyorlardı. Kızlar ise hemen özür dileyip yolu açıyordu.
'Biz birinci sınıftayken böyle bir şey yoktu. Değişince tam değişiyor demek. Tıpkı bir Gal-ge dünyası gibi. Gerçi o oyunları pek bilmem ya neyse.'
Marie’nin gözünde, erkeklerin otoritesinin güçlendiği şimdiki akademi bir Otome oyunu değil de, hiç oynamamış olsa bile bir Gal-ge gibi görünüyordu.
'Erkeklerin işine gelen bir dünya oldu burası. Acaba Abim buna sevinir miydi?'
Sıkıcı giriş töreni bittiğinde ve yeni öğrenciler konferans salonundan ayrılırken...
Nişanlılarımdan biri olan Angelica Rafa Redgrave —yani Ange— sol kulağımı çekiyordu.
"Acıyor. Acıyor diyorum!"
Julius'un kıdemli öğrencileri temsilen konuşma yapmasını hazmedemeyen Ange, memnuniyetsiz bir ifadeyle sol kulağıma asılıyordu.
"Görevi Ekselanslarına devredeceksen önceden söyleseydin ya, aptal!"
"Hayır, aniden istediler. Böyle şeyleri önceden haber vermezlerse ben de zor durumda kalıyorum."
"Ben de önceden bana danışmanı isterdim doğrusu."
"Affedersiniz."
Tören günü herkesin önünde konuşma yapmamın istenmesinin ne kadar sinir bozucu olduğunu söylediğimde, Olivia —yani Livia— da bana hak verdi.
"Birdenbire söylenince insan geriliyor haliyle. Ama neden aniden Leon-san'dan rica ettiler ki?"
Livia başını hafifçe yana eğerek bu duruma anlam veremediğini belirtti.
Tahminde bulunan ise üçüncü nişanlım olan Noel Jill Lespinasse oldu. Noel, Cumhuriyet asıllıydı.
Konum olarak bir prenses olsa da, halktan biri gibi büyüdüğü için oldukça samimi bir konuşma tarzı vardı.
Saçlarını sağ taraftan toplamış bir yan at kuyruğu modeli yapmıştı ve şu an akademinin üniforması içindeydi.
"Leon bir anda rütbe atladığı için akademi de ne yapacağını şaşırmış olmasın? Bak, Kont olarak kalsaydı Prens Julius konuşabilirdi ama Marki olunca işler değişti falan diye ayarlamalarla uğraşırken vakit kaybetmişlerdir belki?"
Soylu gelenekleri ve mevkiler üzerine kafa yorup tören günü bir karara varmış olmaları... Kulağa mantıklı geliyordu ama böyle bir mesele yüzünden baş ağrısı çekmiş olmaları beni pek de mutlu etmiyordu.
Yine de Livia ikna olmuş gibi ellerini çırptı.
"Mümkün olabilir."
"Değil mi!"
İkisi neşeyle sohbet ederken, memnuniyetsiz görünen Ange sonunda beni serbest bıraktı. Ardından meselenin iç yüzünü anlatmaya başladı.
"Maalesef yanılıyorsunuz. Leon'un seçilme sebebi, görevi Prens Julius'a bırakmak istememeleriydi."
Kızarmış sol kulağımı elimle ovuştururken sebebini sordum.
"O herif aptal olduğu için mi?"
"Bu fikrine katılsam da sorun başka. Şuradan bize bakan yeni öğrenciyi görebiliyor musun?"
Ange’nin işaret ettiği yerde, konferans salonundan çıkan yeni öğrencilerin en arkasında durup bize bakan sarışın bir erkek öğrenci vardı.
Yanında ise uzun boylu ve kızıl saçlarıyla dikkat çeken başka bir öğrenci duruyordu.
"Bu kişileri tanıyor musunuz?"
Noel’in sorusuna başımı iki yana sallayarak yanıt verdim. Livia da aynı şekilde yanıtladı.
Sadece Ange onları tanıyor gibiydi.
"Prens Jake. Yanındaki kızıl saçlı olan ise süt kardeşi Oscar."
"Prens mi? Julius'un kardeşi mi yani?"
Prens Jake'in ismini Marie'den duymuştum. O Otome oyununun üçüncü serisindeki fetih hedeflerinden biriydi ve Marie’nin deyimiyle kanun tanımaz, başına buyruk bir soyluydu.
Ancak Ange'den daha detaylı bir açıklama geldi.
"Prens Julius'un üvey kardeşi olur. Şu an tahtın birinci sıradaki varisi ve bir sonraki veliaht prensliğin en güçlü adayı."
Livia merakla hemen Ange'ye sordu:
"En güçlü aday mı? Yani Prens Julius varislikten çıkarılınca hemen veliaht prens olmayacak mı?"
"Pek çok karışık mesele var. Üstelik Prens Jake hırslı biridir. Prens Julius daha veliaht prensken bile, tahta kendisinin geçeceğini her yerde söyleyip dururdu."
Julius'un bir sonraki kral olacağı belliyken bile "Kral ben olacağım!" diye ortalığı velveleye mi veriyordu? Bayağı baş belası bir prensmiş.
Noel çenesini sıvazlayarak durumu kavradığını belirtti.
"Kardeşler arasında çekişme olduğu için akademi selamlaşma konuşmasından kaçınmak istedi demek. Yine de biraz fazla abartmamışlar mı?"
Noel bir sonuca varmıştı ama akademi yönetiminin bu kadar ince düşünmesini aşırı buluyordu.
Ben de aynı fikirdeydim. Beni bu kardeş kavgasına alet etmeselerdi keşke.
"Sesini çıkarmazsa bir sonraki kral o olacak zaten. Kendi başına bir sorun çıkaracağını sanmıyorum."
Ben böyle deyince Ange bakışlarını yere indirdi.
"Prens Jake sarayda bile sorunlu bir tip olarak biliniyor. Ayrıca akademi yönetimi bu tür hassas mevzulara bulaşmak istemiyor. Bu kadar aşırı tepki vermelerinin sebebi de bu."
"Hadi canım..."
Akademi yönetimini bile bu kadar tetikte tutacak kadar güçlü ve sorunlu bir tiple hiç yakınlaşmak istemiyordum doğrusu.
Biz bunları konuşurken Prens Jake ve Oscar konferans salonundan ayrıldılar.
Ange’nin beni uyardığı konu, az önce bahsi geçen Prens Jake hakkındaydı.
"Leon, bundan sonra sana yanaşmaya çalışanların sayısı artacak. Boş tipler neyse de, içlerinde çok dişli olanlar da var. Sakın olur olmaz sözler verme."
"Sadece adı Marki olan birine yaltaklanacak kimse var mıdır ki?"
Pişkin pişkin sırıtmaya çalıştım ama Ange'nin yüzü son derece ciddiydi.
"Eğer senin rütben sadece isimden ibaretse, o zaman bu Krallığın tüm soyluları vasıfsız demektir."
Tavrımı ciddileştirmek zorunda kaldım.
"Ah... Yani işim yine mi zor?"
Ciddileştiğimi görünce Ange'nin yüz hatları biraz yumuşadı.
"Sevmediğin o üst tabaka ilişkileri inanılmaz derecede artacak. Bundan sonra kimseye öyle kolayca güvenme. Kendi aileme karşı bile tetikte ol."
"Senin ailen mi? Redgrave ailesi şimdiye kadar bize hep destek olmadı mı?"
Ange'nin kendi ailesine karşı tetikte olmamı söylemesinin altındaki gerçek niyeti merak ettim. Normalde en çok güvenmem gereken yer Ange'nin ailesi olan Redgrave hanesiydi.
Ange'nin elinde somut bir kanıt yok gibiydi ama yine de ailesinde tekinsiz bir hava hissetmiş olmalıydı.
"Babam ve abim bir şeyler planlıyorlar. Eğer bir şey çıkmazsa ne ala, ama ben de her şeyin yolunda gideceğine dair garanti veremem."
Kendi ailesine karşı dikkatli olmamı söyleyen Ange'ye Noel şaşkınlıkla baktı.
"Normalde tam tersi olmaz mı? Aileme yardım et falan demen gerekirdi."
Bunun üzerine Ange elini beline atıp göğsünü kabarttı, diğer elini de kalbinin üzerine koydu.
"Ben Leon'un eşi olacak kadınım. Kusura bakmayın ama Bartfort Marki Hanesi'nin çıkarları benim için her şeyden önce gelir."
Böylesine kendinden emin ve mağrur bir şekilde konuşan Ange, kadın olmasına rağmen her zamanki gibi çok delikanlıydı.
Bunu duyan Livia kıkır kıkır güldü.
"Yani en önceliğiniz Leon-san, öyle değil mi?"
Livia konuyu özetlemişti ama bunu duyunca nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilemedim.
Üçünün de beklenti dolu bakışları üzerimde toplanınca, yüzümü çevirip kafamı kaşıdım.
Olan biteni izleyen Luxion, bu tavrıma hayret ediyordu.
'Böyle bir anda ağzı laf yapan bir cevap verememek tam da size göre efendim.'
Kes sesini, konuşma.
Madem öyle, varsa bir model cevabın söyle de bilelim.
"Ben niye güpegündüz sizinkilerle beraberim ki?"
BAŞLIK: İkinci Prens
İçerik:
Giriş töreninin bittiği öğleden sonra.
Bugün öğleden sonrası serbest zaman olduğu için öğrenci yurdunun arka bahçesine gelmiştim.
Burada ben ve Luxion── bir de Marie ile neşeli arkadaş grubu vardı.
Güya öğle yemeğine davet edilmiştim ama kendimi bir anda arka bahçede buluvermiştim.
Julius, tuğlaları üst üste dizerek yaptığı ocaktaki ızgaranın üzerine şişe dizilmiş etleri ve sebzeleri koymuş, pişiriyordu.
Eli bu işe o kadar yatkındı ki, bir yandan da keyifle mırıldanıyordu.
"Millet, hemen pişer, az sabredin."
Bir prensin pişirdiği şiş kebapları yemek, bir bakıma lüks sayılabilirdi herhalde.
Julius’un pişirdiklerini alıp rüküş tabaklara servis eden kişi ise, bu beşli arasındaki en çekilmez çöp olan Jilk’ti.
"Efendimiz, yer değiştirelim mi? Bu gidişle siz bir şey yiyemeyeceksiniz."
"Takılma buna. Ben şiş pişirirken daha mutlu oluyorum."
Şiş kebap sevdasına tutulmuş bir prens... İzlemesi eğlenceli olsa da, işin ucu bana dokununca durum değişiyordu. Onu nasıl tekrar aklı başında bir prense dönüştüreceğimi düşünmeden edemiyordum.
Ancak, o kadar mutlu bir şekilde etleri çevirişine bakınca, belki de onu kendi haline bırakmak onun için en büyük mutluluktu.
Üniformasını modifiye eden aptallardan biri olan Greg, sürekli tavuk etlerini seçip yiyordu. Üniformasının kollarını yırtıp atmış, pantolonunu da diz üstünden keserek şorta çevirmişti.
Kas kütlesi arttığı için mi rahat hareket edebileceği kıyafetleri seçiyordu? Yoksa geliştirdiği kaslarını sergilemek mi istiyordu? Sebebi hangisiydi acaba?
"Julius yemeğe çağırdığında içimde kötü bir his vardı zaten."
Sadece tavuk yiyen Greg, pek de memnun görünmüyordu.
Tabii ya, normaldi.
Julius ne zaman yemek hazırlasa, mutlaka ama mutlaka şiş kebap yapıyordu.
Kendince çeşit sunmaya çalışıyordu ama sonuçta hepsi şişti.
Doğal olarak Marie ve diğerleri de bu durumdan bıkmıştı.
Ceketini bir işçi önlüğü gibi modifiye eden Chris, kafasına da bir bant bağlamıştı. Şiş kebabın buharından buğulanan gözlüklerinin arkasından yemeğini yiyordu.
"Her gün şiş kebap yemekten gına geldi. Efendimiz, en azından haftada bire indiremez miyiz?"
Chris’in bu önerisi üzerine Julius başını kaldırdı ve beklenmedik bir şekilde onay verdi.
"Öyle mi? Tamam o zaman. Haftada bir günü... şiş kebap yemediğimiz gün olarak belirleyelim."
"Tam tersi efendimiz. Bilerek mi yanlış anlıyorsunuz?"
Chris, Julius’un hatasını düzeltmeye çalışıyordu ama ben asıl sizin şu kılık kıyafetinizin başlı başına bir hata olduğunu söylemek istiyordum.
Beşli arasındaki en rüküş üniformayı giyen Brad, şiş kebabı nasıl daha zarif bir şekilde yiyebileceğini kara kara düşünüyordu.
"Hmm, eğer şiş kebabı daha asil bir edayla yiyebilirsem karizmam daha da── ouaaa?! Üniformama sos döküldü?!"
Yeni üniformasını kirlettiği için dövünen Brad’i görmezden gelip Marie tarafına baktığımda Carla ile konuştuğunu gördüm.
Kyle... özel uşağım Kyle, şu anki akademiye getirilemediği için onu ailemin yanına bırakmıştım.
İkisi şu an burada olmayan Kyle hakkında dertleşiyordu.
"Kyle’ın yokluğu çok zor. Beş kişinin bakımıyla sadece ikimiz ilgilenmek zorundayız."
Marie, üniformasına sos döken Brad’e buz gibi bir bakış attı. Muhtemelen çamaşır yıkamanın ne kadar zahmetli olacağını falan düşünüyordu.
Carla da şiş kebabını yerken başıyla onayladı.
"Ama Kyle-kun en azından ailesiyle baş başa vakit geçirip dinlenebiliyor."
"Haklısın. Ah, bu şiş sanırım şimdiye kadarkilerin en iyisi."
Dertli dertli konuşuyorlardı ama Marie’nin yediği şiş görünüşe göre çok lezzetliydi. Ağzından kaçırıverdiği bu yorum üzerine Julius neşeyle atıldı.
"Marie için en özel parçayı hazırladım. Kümesler kaldırılınca, bizim genç horoz Jack’i bugün kestim. Yaramaz ama çok sevimli bir ufaklıktı."
Besledikleri hayvana isim vermiş olması gerçeğiyle herkesin çiğneme hareketi bıçak gibi kesildi.
Julius’un dediklerini duyunca benim de midem bulandı ama herkes adına konuşan Marie oldu.
"Julius, sana hayvanlara isim verme dememiş miydim? Ayrıca yemek yerken böyle anılardan bahsetme. İnsanın boğazına diziliyor!"
Azarlanan Julius üste çıkmaya çalıştı.
"Hayır yani, bir canı yemenin ne demek olduğunu hep birlikte öğrenelim diye──"
Julius’un bahanesi bitmeden mekana bir misafir teşrif etti.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu, ağabey."
Süt kardeşi Oscar’ı yanına takmış olan Prens Jake sahneye çıkmıştı.
Julius, üzerinde mutfak önlüğüyle Prens Jake’in karşısına dikildi.
"Jake mi? Bu saatten sonra benimle ne işin var?"
"Bir işim olduğundan değil. Bir kadın uğruna varislikten atılan bir ağabey zerre ilgimi çekmiyor."
'Bir kadın uğruna' lafı üzerine Julius dışındaki diğer erkekler her an saldıracakmış gibi gerildi. Julius sağ elini kaldırarak onları durdurdu.
"Hâlâ aynısın. Madem öyle, neden buraya geldin? Benimle dalga geçmeye mi?"
"O da eğlenceli olurdu tabii ama ben buraya başka biriyle görüşmeye geldim."
Bunu diyen Prens Jake önüme gelip durdu. Yüzünde vahşi mi desem, yoksa kavgacı mı desem, öyle bir sırıtış vardı.
"Birkaç kez karşılaştık ama henüz kendimi tanıtmadım. Ben Jake Rafa Holfort. O aptalı devre dışı bırakırsak, tahtın bir numaralı varisiyim."
Kısa kesilmiş sarı saçları ve mavi gözleriyle, masallardan fırlamış bir prens gibiydi. Biraz kısa boylu olsa da, yüzünde küstah bir ifade taşıyan bir yakışıklıydı.
Görünüşünden de anlaşıldığı üzere, konuşma tarzı da oldukça küstah bir kouhai idi.
Prens Jake, hemen arkasında bekleyen gence baktı.
"Bu da benim süt kardeşim."
Kızıl saçlarını atkuyruğu yapmış, uzun boylu bu birinci sınıf öğrencisi, yapılı vücuduyla oldukça ciddi birine benziyordu.
"Ben Oscar Fia Hogan. Tanıştığımıza memnun oldum."
Oscar biraz odunsu bir selam verdi. Marie’nin dediğine göre bu da fetih hedeflerinden biriymiş.
İkisinin selamını aldıktan sonra bir iç çekip kendimi tanıttım.
"Belki biliyorsunuzdur, babanızın zorla rütbe atlattığı Leon ben. Kusura bakmayın ama bende ne para var ne de pul. Birinden medet umacaksanız başkasına gidin."
Uzak durmak istediğimi belli etsem de Prens Jake kendinden emin bir şekilde sırıtmaya devam etti. Anlaşılan bu kadarıyla geri adım atmayacaktı.
"Cumhuriyeti deviren kahraman hazretlerinin gücü yanımızda olursa, servet de makam da arkasından seve seve gelir. Tabii kimin tarafında olacağını doğru seçersen."
"Yani Prens Jake’in tarafını mı tutmamı istiyorsunuz?"
"Lafı dolandırmayı sevmem. Bartfort, doğrudan söyleyeceğim. Benim grubuma katıl ve arkamdaki güç ol. Karşılığında seni çok daha yüksek mevkilere getiririm. Şu acizin asla yapamayacağı şeyleri sunarım sana."
Zafer kazanmış bir edayla Julius’a bakan Prens Jake, aslında hiçbir şeyin farkında değildi. Gerçekten de rütbe almayı kendi isteğimle mi yaptım sanıyordu?
Ayrıca bana ismimle hitap etmesi... Gerçekten küstahın tekiydi.
"Reddediyorum."
Hemen verdiğim bu cevaba Marie ve neşeli arkadaş grubu, "E yani, olacağı buydu," dercesine doğal bir tepki verdiler. Ama Prens Jake aynı fikirde değildi.
Önce bir afalladı, sonra telaşla üzerime yürüdü.
"Sen... Sen beni duymadın mı? Eğer bana itaat edersen bir dük olmak bile hayal değil!"
"Ben zaten rütbe falan istemiyordum ki!"
Yükselme hırsıyla yanıp tutuşan biri olan Prens Jake, rütbe istemediğimi duyunca dünyası şaşmış bir halde yüzüme baktı.
Başımı iki yana sallayıp reddedince, sütkardeşi Oscar'a emir verdi.
"O zaman biraz konuşalım, ne dersin? Oscar, Marki'ye eşlik et."
"Emredersiniz! Marki Baltfault, size biraz kaba davranırsak lütfen kusurumuza bakmayın."
Oscar öne atılıp beni yakalamaya yeltendi ama onu durduran Greg oldu.
Görünüşü perişan olsa da, üstünü korumaya çalışan becerikli bir adamdı sonuçta.
"Bekle bakalım. Leon'u öyle kolayca götürebileceğini mi sanıyorsun?"
"—Hıh."
Greg'in sert çıkışı karşısında Oscar nedense yüzünde bir gülümsemeyle duruyordu. Bu tavır Greg'in sinirine dokunmuş olacak ki, öfkeyle kasları hafifçe şişti.
Ceketini çıkaran Greg, Oscar'a dik dik bakıyordu.
"Kavga mı istiyorsun?"
Nedense Greg, bir dövüş sanatı duruşu yerine kaslarını sergileyen bir poz verdi. Göğüs kaslarını öne çıkaran bu pozla kendine olan güvenini tazeliyordu. —Bir an için bile olsa bu herife bel bağladığım için ne kadar sığ olduğumu acı bir şekilde anladım.
Sen ne yapıyorsun ya?
Bunu gören Oscar da ceketini çıkarıp bir kenara fırlattı.
Ardından sırtını dönüp poz verdiğinde, kasları dışarı fırladı ve muazzam bir sırt kası kütlesi sergiledi.
Bu manzara karşısında Greg'in gözleri fal taşı gibi açıldı.
"N-Ne?!"
Görünüşe göre Oscar da Greg'ten geri kalmayan bir kas kütlesine sahipti. İnce yapılı olmasına rağmen kendi vücut ağırlığıyla çalışarak geliştirdiği o kaslar, Greg'inkinden farklı bir güven veriyordu.
"Gerçek erkek, sırtıyla konuşur. Sadece ön tarafını çalıştıran senin gibi birinin bunu anlamasını bekleyemem zaten."
"K-Kahretsin!"
Birbirlerine en güvendikleri kaslarını sergileyen bu ikili... Ama burada bir durup düşünmenizi istiyorum. Oscar sırtını bize döndüğünde, kime dönmüş oluyor?
Prens Jake haykırdı:
"Oscar! İki tane ter kokulu herif bana dik dik bakıyor, Oscar!"
Kaslarını sergilemek için hem Greg hem de Oscar kendilerini öyle kasmışlardı ki ifadeleri iyice sertleşmişti. Greg ön tarafa bakıyor, Oscar da sırtını bize dönüyordu; sonuç: İki adam tarafından dik dik süzülen bir Prens Jake tablosu tamamlanmıştı.
"Oscar, sanki tamamen yalnız kalmışım gibi duruyor! Sen benim tarafımda değil miydin?!"
Buradaki herkesin bakışları üzerine toplanınca iyice savunmasız kalan Prens Jake'e acımaya başladım. Üstelik Oscar denen bu adam galiba tam bir saftı.
"Hazretleri, lütfen sessiz olun, dikkatim dağılıyor. Bu, erkekler arası bir savaştır."
"Emrimi unutma Oscar! Ayrıca sen benim sütkardeşim ve bir numaralı hizmetkarımsın, değil mi?! Bana biraz daha değer ver!"
Sütkardeşi Oscar'a bağıran Prens Jake hakkında Julius'a bir soru sordum.
"Prens Jake hep böyle midir?"
Julius, Prens Jake'e doğru karmaşık bir ifadeyle bakıyordu.
"Gördüğün gibi, yükselme hırsıyla yanıp tutuşan biridir. Ama yani, evet. Oscar kötü bir çocuk değildir ama işte... Gördüğün gibi."
İzledikçe insanın içini sızlatan Prens Jake ve Oscar ikilisine, kendisi de bir sütkardeş olan Jilk'ten yorum geldi.
"Oscar her zamanki gibi. Kafasının içi bile kas dolu olunca Prens Jake de zorlanıyor tabii. Hazretleri, benim gibi bir sütkardeşe sahip olduğu için ne kadar şanslı."
Oscar'dan daha üstün olduğuna olan sarsılmaz inancıyla kurduğu bu cümlenin yanına, aşağılayıcı bir gülümseme ekledi. Gerçekten de karakteri bozuk bir çöp bu adam.
Julius, Jilk ve Oscar'a sırayla bakıp gerçek düşüncesini ağzından kaçırdı.
"Benim yanımda senin yerine Oscar olsaydı daha çok sevinirdim aslında."
Julius'un bu samimi itirafını duyan Jilk, bunun bir şaka olduğunu sandı herhalde.
"Hazretleri, şaka kabiliyetiniz de her zamanki gibi yerinde."
"Hayır, gerçekten öyle düşünüyorum."
"—Efendim? P-Prensim, bu ne demek oluyor şimdi?"
"Tam olarak ne dediysem o."
Julius'tan Oscar'ın daha iyi olduğunu duyan Jilk, olduğu yerde donup kaldı.
Ter kokulu iki adamın bakışları altında kalan Prens Jake, korkudan mıdır nedir, titreyerek kaskatı kesilmişti. Gerçi ben de bu durumda olsam ne olduğunu anlayamaz, ne yapacağıma karar veremezdim.
Nerede yanlış yaptık da konu kas gösterisine geldi?
Marie, elindeki şiş kebabı iştahla mideye indirerek yanıma geldi.
"Eee, ne yapıyoruz şimdi?"
"Ne mi yapıyoruz? Herhalde akademi yönetimine rapor ederiz."
Giriş töreni bittiğinde Angelica söylemişti; akademi, kraliyet ailesi içindeki taht kavgalarının okul sınırlarına taşınmasından nefret ediyormuş. Prens Jake'e haddini iyice bildirmelerini sağlayalım.
"Öyle olur herhalde."
Ağzını şapırdatarak kebabını yiyen Marie, biten şişi çöp kutusuna fırlattı. Nişancılığı yerindeydi, Marie'nin attığı şiş "vıy" diye çöp kutusuna girdi.
Marie parmağını şıklattı.
"Yaşasın!"
Marie'nin sevincini izlerken aniden birinin bakışlarını üzerimde hissettim.
Merakla etrafa bakındığımda, okul binasından bizi izleyen bir karaltı fark ettim.
Arka bahçede şamata yapan halimizi izleyen, daha önce görmediğim bir erkek öğrenciydi.
Esmer tenli ve gümüş saçlarıyla dikkat çeken bu öğrenci, bakışlarımı fark edince hemen oradan uzaklaştı.
"Kimdi o?"
Nedenini bilmiyorum ama o çocuk tuhaf bir şekilde aklıma takılmıştı.
"Kahretsin!"
Akademi tarafından hazırlanan hücreye tıkılan Jake, kapıya sert bir tekme attı.
Olay çıkardığı gerekçesiyle öğretmenler tarafından buraya getirilmişti ancak aynı kavgaya karışan Julius ve diğerleri sadece ağır bir uyarıyla serbest bırakılmıştı.
Bu muamele farkı canını sıkıyordu.
Hücredeki sandalyeye hışımla çöktü ve kapının ardındaki Oscar'a seslendi. Ahşap kapıdaki küçük pencerede bile parmaklıklar vardı.
"Sence de bu muamele kabul edilemez değil mi Oscar?"
"Öyle mi?"
"Soru sorma da dürüstçe onayla beni! Ben de biraz aşırıya kaçtığımı biliyorum ama bari sen bu kadar soğuk davranma!"
Eğer bu normal bir kavga olsaydı, Jake sadece bir uyarıyla paçayı kurtarabilirdi; ancak kraliyet sarayındaki güç savaşlarını akademi içine taşıması asıl sorundu.
Veraset kavgası gibi son derece hassas bir konuyu okula getirmesi, öğretmenler için kabul edilemez bir durumdu.
Saraydan da bu konuda ağır bir ceza verilmesi yönünde talimat gelmiş gibi görünüyordu.
Oscar, kapının dışından Jake'i uyardı:
"Okulun ilk gününde bir Markiyi kendi tarafınıza çekmeye çalışmak gerçekten aşırıydı. Veraset meselesini okula taşıdınız diye öğretmenler telaş içindeydi."
"Öyledir herhalde. Bu tip meseleler akademi için tam bir baş belasıdır."
"Bunu bilerek mi yaptınız? Tam bir suç makinesisiniz Hazretleri."
"Yeter artık. Kes sesini Oscar."
Jake bacak bacak üstüne atarken, sütkardeşinin neden bu kadar aptal olduğu düşüncesiyle kahroluyordu.
'En azından Oscar, Jilk kadar becerikli olsaydı işim çok daha kolay olurdu.'
Zihni zehir gibi çalışan Jilk'in Oscar'la yer değiştirmesini tüm kalbiyle diledi.
Derin bir nefes aldıktan sonra Oscar'a emrini verdi:
"Baltfault'u buraya çağır Oscar."
"H-Hala ciddi misiniz Hazretleri?"
"Elbette. Bir kez başarısız oldum diye vazgeçecek değilim ya. Hemen git ve Baltfault'u buraya getir. Gerisini ben halledeceğim."
"Demek sonunda siz de... Anlaşıldı! Hemen getiriyorum!"
"Hı? Ha, tamam."
Oscar'ın tepkisine biraz anlam veremese de, bu kadar basit bir emri de yanlış anlayacak hali yoktu herhalde. Jake beklemeye koyuldu.
Birkaç on dakika sonra.
Oscar, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir Bartfalt getirmişti.
"Getirdim efendim! Nihayet sizin de kadınlara ilginiz kabardı demek!"
Oscar'ın neşeyle sürükleyip getirdiği kişi Bartfalt’tı ama asıl istediği kişi değil, kız kardeşiydi.
Hücre kapısının ötesinden vıcık vıcık, yapmacık bir ses duyuldu.
"Bendeniz Finley Fou Bartfalt, Jake-dono. Sizin gibi birinin beni bizzat çağırtacağı aklımın ucundan bile geçmezdi."
Jake, Finley'in yüzünü göremiyordu.
Ancak Oscar'ın verdiği emri nasıl da feci bir şekilde yanlış anladığını kavraması uzun sürmedi.
Ortaya çıkan bu fiyasko karşısında Jake başını ellerinin arasına aldı.
"Oscar... Neden o kadını getirdin?"
Sakin ve tane tane sorduğu bu soruya, küçük pencereden sırıtan yüzünü gösteren Oscar cevap verdi.
"Ha? Siz emrettiniz ya efendim, 'Getir onu' dediniz. Ben de Bartfalt-san'ı getirdim. Aynı sınıftaki Finley-san'dan hoşlandığınızı fark edemediğim için kusuruma bakmayın."
Jake ve Finley aynı sınıfta, aynı üst düzey sınıfta eğitim gören birinci sınıf öğrencileriydi.
Fakat konuşmanın akışına bakılırsa, Finley'i getirmesi imkansızdı.
Jake öfkeyle ayağa kalkınca oturduğu sandalye gürültüyle devrildi.
"Benim çağır dediğim kişi Leon'du! Aptal mısın sen? Geri zekalı mısın?! Doğru ya, aptaldın değil mi Oscar?! Hata bende. Sana her şeyi en ince ayrıntısına kadar söylemem gerekiyordu."
Bebeklikten beri birlikte büyüdüğü süt kardeşinin aptallık seviyesini hafife alan Jake, Oscar'ın yeni bir yanlış anlaşılmasıyla daha karşı karşıya kaldı.
"Efendimiz... Demek o tarafa ilgi duyuyordunuz. Bunu fark edemediğim için kendimden utanıyorum."
"Hey, bir dakika bekle. Sen yine neyi yanlış anladın?"
"Yani, Finley-san'dan değil de, Leon-dono'dan hoşlandığınızı diyorum..."
"OSCAAAAARRRRR!! Kim, ne zaman benim zevklerim hakkında konuştu lan?!"
Jake oracıkta Oscar'a haddini bildirmeye başladı ancak kopardığı yaygara o kadar fazlaydı ki, gelen öğretmen tarafından sıkı bir azar yedi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.