Raschel Kutsal Krallığı

Gece.

Fred, kimsenin uğramadığı ıssız bir ara sokağa gelmişti.

Korkudan titriyor, sürekli huzursuzca etrafı kolluyordu. Son zamanlarda devlet görevlilerini hedef alan olayların ardı arkası kesilmiyordu ve Fred, sıranın kendisine gelmesinden ölesiye korkuyordu.

Derken, karanlığın içinde saklanan ve ona el eden kapüşonlu bir kadın fark etti.

Fred yaklaştığında kadın kapüşonunu açtı. Gelen Merce idi.

"Geç kaldın, Fred."

Saray hekimi olan Fred bir soyluydu ancak Merce bunu zerre umursamıyor, ona ismiyle hitap ediyordu. Bir açığı Merce'nin elinde olan Fred ise tek kelime itiraz etmeden getirdiği paketi ona uzattı.

"Söz verdiğim şeyi getirdim."

İçindekini kontrol eden Merce, eline aldığı küçük şişeye bakarken Fred'e yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi. Fakat gözlerinin derinliklerinde tekinsiz bir ışık parlıyordu.

"Getirdiğin için sevindim. Bununla gerçekten istediğim şartları sağlayabileceksin, değil mi?"

Merce'nin Fred'e hazırlattığı şey bir zehirdi.

"Etkisi yavaş gösterir, tatsız ve kokusuzdur. İçeceklere karıştırılsa bile fark edilmez. İstediğini hazırladım, şimdi sözünü tutup sırrımı saklayacaksın değil mi?"

"Sırrın bende güvende. Yine de... Arkadaşın olan Majesteleri'ne bu kadar kolay ihanet edebilmen şaşırtıcı."

Fred ile alay eden Merce, zehir şişesini cebine attı. Sonra aniden Fred'in yakasına yapışıp onu kendine çekti.

"O işe yaramaz kral devrildiğinde, tam planladığımız gibi hareket edeceksin. Ne yaparsan yap ama zaman kazan ve ortalığı birbirine kat."

Merce'nin tehdidi karşısında Fred'in yüzü kireç gibi oldu.

"S-siz... Siz asıl neyin peşindesiniz?!"

Merce, Fred'i sertçe itince adam yere kapaklandı. Merce, yerde çaresizce yatan Fred'e tepeden bakarken yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.

"Senin bir şey bilmene gerek yok. Ama sana bir kıyak yapayım; Krallığın asıl kimliğine kavuşacağı gün yaklaşıyor. Heyecan verici, değil mi?"

Keyfi yerine gelen Merce, oradan ayrılarak Roland'ın beklediği mekana doğru yola koyuldu.

"Tanışalı neredeyse bir ay olacak ama Merce hâlâ çok soğuk."

Gece yarısı Roland, bir meyhanenin önünde Merce ile olan bu gecelik randevusunu bitirmek üzereydi. Gerçi randevu dediği birlikte içki içmekten ibaretti, ötesine hiç geçememişlerdi.

"Yine başladınız. Ben öyle kolay lokma bir kadın değilim."

Merce'nin bugün alışılmadık kadar neşeli olduğunu fark eden Roland, şansını zorlayıp bir öpücük istedi.

"O halde bir veda öpücüğü..."

Roland yüzünü yaklaştırdığı an Merce'nin parmağı dudaklarına kapandı.

"O bir dahaki sefere kalsın. Eğlenceliydi, Leon-san."

Merce neşeyle uzaklaşırken, hâlâ Leon takma adını kullanan Roland derin bir iç çekti.

"Bir dahaki sefereymiş... Sonuna kadar inatçı bir kadın. Neyse, ben de artık dönsem iyi olacak."

Roland'dan ayrılan Merce, Hanımefendi Ormanı'nın yeraltındaki sığınağına geldi. O sırada orada olan Gabino, Merce'yi görünce gülümsedi.

"Hoş geldiniz Merce Hanım. Bu halinize bakılırsa plan tıkır tıkır işliyor gibi."

"E-evet Gabino-sama. Emrettiğiniz gibi her şeyi hallettim."

Gabino'nun nazik ve beyefendi tavırları karşısında Merce'nin alkolden kızarmış yüzü daha da kızardı. Gabino, planı gerçekleştiren Merce'ye yaklaşıp ellerini tutarak büyük bir sevinç gösterdi.

"Harika! Gerçekten büyük iş başardınız. Bununla beraber Krallık tam bir kaosun içine düşecek. Çektiğiniz tüm sıkıntılar nihayet karşılığını bulacak! Siz muazzam bir kadınsınız Merce Hanım."

"Ö-öyle mi düşünüyorsunuz?"

Uzun zamandır bir erkekten övgü almayan Merce, Gabino'nun sözleriyle mest olmuştu. O sırada onları izleyen Zora, Merce'ye rekabet edercesine Gabino'ya sokuldu.

"Gabino-sama, ben de elimden geleni yapıyorum."

"Elbette, sizi unutur muyum hiç? Soylu bir aileden gelmenize rağmen bu yeraltı sığınağındaki zorlu günlere harika dayandınız. Birkaç gün içinde Krallık eski ihtişamına kavuşacak. O zaman yeniden o asil hayatlarınıza dönebileceksiniz."

Hanımefendi Ormanı'na mensup kadınların yüzünde, Gabino'nun sözleriyle bir rahatlama belirdi. Derken grubun lideri olan kadın, Gabino'ya üzerinde kalın kilitler olan ağır bir kapıyı göstererek sordu:

"Bu arada Gabino-sama... Sizin için bir tane daha hazırladık."

Tüm gözler o kalın kapıya çevrildi. Kapının arkasından acı çeken bir erkeğin çığlıkları duyuluyor, kadınlar bu ses karşısında korkuyla siniyordu.

Gabino gülümsedi.

"Öyleyse ayarlamalara başlayalım mı?"

Sığınaktan ayrılan Gabino, yanında bir adamıyla Başkent sokaklarında yürüyordu. Elindeki defterde Hanımefendi Ormanı dışında, Başkent'te gizlenen eski soyluların ve memnuniyetsiz grupların isimleri yazılıydı.

Deftere bakarak düşüncelere dalan Gabino'nun arkasından yürüyen adamı sordu:

"Zehri neden biz hazırlamadık?"

Bu, Merce'ye bu kadar zahmet vermeyip zehri kendilerinin temin etmesi gerektiğine dair doğal bir soruydu. Ancak Gabino, adamına "Çok safsın," diyerek bu dolaylı yöntemin sebebini açıkladı:

"Zehir olup olmaması umurumda bile değil. O zavallıların gerçekten amaca ulaşabileceğini mi sanıyorsun? Asıl hedefimizin bambaşka olduğunu unutma."

"Fakat bu başarılı olursa, Holfort Krallığı kuklamız haline gelir. Desteklediğimiz kişiler başa geçerse, Raschel Kutsal Krallığı tüm gücünü Leparto üzerine yoğunlaştırabilir."

Adamını dinleyen Gabino, ona buz gibi bir bakış attı.

"Asla başarılı olamayacaklar. Zaten başarısız olacakları için onları sonuna kadar kullanıp atmak en iyisi. Yine de o kurnaz Roland'a zehir içirmeyi başardılar ya, o kadarı takdire şayan."

Gabino, Alzer Cumhuriyeti'nde aldığı alnındaki yaraya dokunarak kaşlarını çattı. Ardından hemen ifadesiz yüzüne geri dönüp bir sonraki sığınağa doğru ilerledi.

Ertesi sabah.

Sarayda, Mylene ve Roland aynı masada kahvaltı yapıyordu. Dikdörtgen masanın iki ucunda, birbirlerine karşı ama aralarında uçurumlar varmışçasına uzak oturuyorlardı.

Mylene, bu mesafenin aslında evliliklerinin bir özeti olduğunu düşünüyordu. Siyasi bir evlilikti ve aralarında zerre sevgi yoktu. Bunu normal kabul ediyordu ancak Roland'ın her gece dışarılarda gününü gün etmesi canını sıkıyordu. Bu yüzden ağzından dökülen sözler iğneleyici olmaktan geri kalmıyordu.

"Dün gece de geç vakte kadar dışarıdaymışsınız."

Yüzü solgun olan ve yemeğe dokunmayan Roland'a bakan Mylene, yine mi akşamdan kalma diye içinden geçirdi. Devlet işlerini tamamen kendisine yıkıp gezip tozan Roland'dan nefret ediyordu. Roland gerçekten beceriksiz biri olsaydı onu kendi haline bırakırdı ama iş devlet yönetimine gelince Roland'ın yetenekleri hiç de azımsanacak gibi değildi. Hatta istese Mylene'den daha iyi bile yapabilirdi, işin can sıkıcı tarafı da buydu. Yapabildiği halde parmağını bile kıpırdatmaması Mylene'in sinirlerini bozuyordu.

Ancak bugün Roland her zamankinden sessizdi.

'Normalde bir laf sokar ya da iğneleyici bir karşılık verirdi, bugün neden bu kadar durgun?'

Endişelenmesine rağmen Mylene konuşmaya devam etti.

"Bugünlerde ortalık karışık. Devriyeleri artırdım ama Majesteleri için de tehlikeli, o yüzden biraz dışarı çıkmayı bıraksanız—"

Cümlesini bitiremeden Mylene sandalyesini devirerek ayağa kalktı ve Roland'a doğru koştu. Çevredeki görevliler de panik içinde Roland'ın yanına doluşuyordu.

Roland’ın beti benzi atmıştı; oturduğu sandalyeden kaydı, öylece yere yığıldı ve bir daha hareket etmedi.

"Majesteleri!"

Mylene hızla yanına ulaştığında Roland hâlâ nefes alıyordu. Hiç vakit kaybetmeden saray hekimi Fred’in çağrılmasını emretti.

"Fred-dono’yu hemen çağırın! Çabuk! Majesteleri, iyi misiniz? Fred-dono birazdan burada olur."

Mylene ona seslenmeye devam ederken Roland gözlerini araladı. Mylene’in kolunu kavrayıp kelimeleri adeta dışarı kustu.

"Bayıldığımı sır olarak sakla... ve... bir şey olursa... o veledi..."

Roland öksürük krizine girerken Mylene’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

"Majesteleri... Ah, siz!"

Akademi, çay partisi hazırlıkları nedeniyle hafif bir kargaşa içindeydi.

Hazırlıklar için oradan oraya koşturan öğrenciler, kimi davet edeceklerini veya kimin çay partisine katılacaklarını tartışanlar...

Bu canlılık aslında hoşuma giderdi ama şu an başka bir mesele yüzünden kütüphanedeydim.

Okul çıkışı, kütüphanede Livia ile baş başaydık.

Görünmez olan Luxion da oradaydı ama şu an konuşmaya dahil olmuyordu. Kütüphanede kitap okuyan başka öğrenciler de vardı ancak sayıları o kadar azdı ki etrafımızda kimse yok gibiydi.

Bu yüzden fiilen baş başa sayılabilirdik.

Voldenoire Kutsal Büyü İmparatorluğu hakkında bilgi topluyordum. Livia yardım etmeyi teklif edince bana eşlik etmesine izin vermiştim.

Şu an Voldenoire Kutsal Büyü İmparatorluğu ile Rashel Kutsal Krallığı arasındaki ilişkiyi anlatan bir kitap okuyordum.

Derslerde biraz öğrenmiştik ama kitapta çok daha detaylı bilgiler yer alıyordu.

"Geçmişte İmparatorluk, dostluk nişanesi olarak kraliyet ailesine özel bir zırh hediye etmiş ha? Rashel’in ülke adına 'Kutsal' ibaresinin eklenmesi de bu döneme denk geliyor demek."

Anlaşılan çok eskiden beri derin bağları olan iki ülkeydi ve bu bağ günümüzde de devam ediyordu.

Mylene-san’ın düşmanının müttefiki ha... Yani benim için de düşman sayılırlar.

Voldenoire Kutsal Büyü İmparatorluğu'nu da kendi içimdeki 'nefret edilen ülkeler' listesine ekleyeyim bari. Gerçi listede şimdilik sadece Rashel ve İmparatorluk var.

Bu durumda ana karakterin Rashel Kutsal Krallığı ile de bir bağlantısı olacak demektir.

Başımın ağrımaması için dua ederken Livia sessizliği bozdu.

"Leon-san, yine pervasızlık yapıyormuşsunuz, öyle mi?"

Yan yana oturduğumuz Livia, bakışlarını kitaptan ayırmadan bu soruyu sordu.

Bu kadar ucu açık bir soruya ancak geçiştirici bir cevap verebilirdim.

"Sorun çok, o yüzden zorlanıyorum. Birinci sınıftaki aptallara haddini bildirmem, bir yandan da Finley’in çay partisine yardım etmem gerekiyor."

Böyle göründüğüme bakmayın, akademide de oldukça meşgul biriyim.

Dünyadan haberi olmayan bir erkek öğrenci ne zaman sorun çıkarsa, nedense hep ben çağrılıyorum.

Bu sorunların çoğu da kız-erkek meseleleri.

Gönül işleri olsa havlu atardım ama maalesef durum çok daha vahim; hepsi "Erkekler kızları rahatsız ediyor, lütfen yardım et" türünden şeyler.

Ancak Livia elini durdurup yüzünü bana çevirdi.

Görünüşe göre asıl merak ettiği şey başkaydı.

"Hemen her gece dışarı çıkıyormuşsunuz?"

"—Kimden duydun? Roland mı söyledi?"

Geceleri dışarı çıktığımı bilen birisi varsa o da Roland’dır diye düşünüp ismini verdim ama Livia başını iki yana salladı.

"Sık sık dışarı çıkarsanız akademi öğrencileri de fark eder. Hakkınızda dedikodular dönüyor."

Livia’nın hafifçe kısılan suçlayıcı bakışları karşısında gözlerimi kaçırdım.

Geceleri dışarı çıkma sebebimi detaylıca açıklayamadığım için konuyu saptırmaya karar verdim.

"Ş-Şey, kötü bir niyetim yok. V-Vallahi bak."

Her gece kadın peşinde koştuğum gibi bir yanlış anlaşılmaya kurban gitmek istemediğimden, en baştan öyle bir durum olmadığını belirttim.

Fakat Livia’nın derdi çapkınlık yapmam değildi.

"Üzerinizde kadın kokusu yok, o yüzden o konuda endişelenmiyorum. Ama tehlikeli bir şeyler yapıyorsunuz, değil mi?"

"—Yani, birazcık. Ha? Kokuyor muyum?"

"Leon-san, bana anlatacaksınız, değil mi?"

Acaba ne kadarını biliyor? Bu noktadan sonra işin içine biraz gerçek katarak durumu açıklamak en iyisi olacaktı.

Yalan söylemenin püf noktası, içine gerçeği harmanlamaktır. Gerçi benim gibi dürüst bir insan asla yalan söylemez. Sadece... işine gelmeyen gerçekleri saklar.

"Ya, şöyle bir durum var... Son zamanlarda artan şu seri cinayet vakalarının peşindeyim. Katil henüz yakalanmadı, insan endişeleniyor değil mi?"

"Bunun sizin göreviniz olduğunu sanmıyorsam. Üstelik çok tehlikeli."

Beni düşünen Livia’nın o endişeli halini görmek içimi sızlattı.

Ancak öylece bırakamayacağım sebeplerim olduğu için devam etmek zorundaydım.

"Merak etme. İşler biraz durulunca her şeyi anlatacağım. Bir şey olursa lütfen Creare’den yardım iste."

O yanlarındayken, bir sorun çıksa bile en azından zaman kazanabilir veya kaçmalarını sağlayabilirlerdi.

Bu isteğim Livia’yı pek memnun etmedi.

"—Bize o kadar mı güvenmiyorsunuz?"

"Hayır, öyle bir şey değil ama..."

"Leon-san, bizi önemsediğinizi biliyorum. Ama lütfen bize daha fazla güvenin. Ben ve Ange, size yardımcı olabilmek için çok çalıştık. Artık eskisi gibi değiliz."

Livia ve Ange’nin ben yurt dışındayken kendilerini geliştirdiklerini duymuştum. Ben sormasam bile o Creare denen yapay zeka her şeyi raporluyordu zaten.

Bunu benim için yapmış olmaları beni mutlu etse de, onları tehlikeli yerlere sürüklemek istemiyordum.

"Yine de, hepinizi tehlikeli yerlere atmak istemiyorum."

"Leon-san için bizim bir değerimiz yok mu? Ben sizin sandığınızdan daha—"

Büyü söz konusu olduğunda Livia hem bilgi hem de yetenek bakımından benden çok daha üstündü.

Livia’nın gücünü ben de kabul ediyordum.

Ama yine de... işte...

"Erkekliğin şanındandır diyelim. Arada sırada benim de çabalamam lazım, yoksa Livia beni terk eder, değil mi?"

Luxion’un yanında bir ekten ibaret olan benim bile kendime göre bir gururum vardı.

Fakat Livia bunu anlamış görünmüyordu.

"Ne ben ne de Ange sizi asla terk etmeyiz."

Livia kızgın bir ifadeyle bakışlarını tekrar kitabına çevirdiğinde, keşke onu ikna etmek için daha iyi kelimeler seçseydim diye düşünüp hafifçe iç çektim.

Tam ben de kitaba odaklanmıştım ki Livia’nın sesini tekrar duydum.

"Sizi asla terk etmeyeceğiz... Ama eğer bizi terk ederseniz, nereye giderseniz gidin peşinizden gelir ve sizi tekrar kendimize bağlarız."

Ne kadar hoş sözler! Diyerek sevinecek kadar duygusuz biri olmadığım için, boynumu kütürdeterek yavaşça Livia’ya baktım.

Livia bakışlarını kitaba dikmiş araştırmasına devam ediyordu.

Görünüşte her zamanki gibiydi ama az önceki sözleri tuhaf bir şekilde ürkütücüydü.

Ses tonundan mıydı bilmem ama tehlike algılama yeteneğim, o sözlerin arkasında çok ağır bir şeyler hissetmişti.

"Ş-Şey, gerçekten özür dilerim. Lütfen affet."

Korkudan bir anda özür dileyiverince Livia başını kaldırıp bana gülümsedi.

"Neden özür diliyorsunuz ki?"

Sadece nazik bir gülümsemeydi ama sanki "Yoksa bizi terk etmeyi mi düşünüyordun?" diye sorgulanıyormuşum gibi hissettim. O koca gülümsemesi etrafa resmen bir baskı yayıyordu.

Kesin bana öyle gelmiştir.

Nazik Livia’nın bu kadar korkunç bir kadın olmasına imkan yok.

"—Yok bir şey, boş ver."

Zaten terk edilecek biri varsa, o da kesin bendim.

Beni terk ettikleri bir geleceği hayal etmek hiç de zor değil.

Gece yarısı, kızlar yurdu.

Ange’ın odasını ziyaret eden Noel, bir sandalyeye oturup odayı süzdü.

"Benim odam da epey genişti ama Angelica-san'ınkiyle yarışamaz bile."

Akademi’nin Noel için hazırladığı oda yeterince lüks olsa da Ange’ınkiyle kıyaslandığında bir kademe altta kalıyordu.

Noel bunu dert etmiyordu. Hatta dürüst olmak gerekirse, bu kadar lüks olması onu huzursuz ediyordu.

Ancak Noel, Ange’ın odasında Livia’ya ait çok fazla özel eşya olduğunu fark etti.

'Bu odayı ikisi birlikte mi kullanıyor acaba?'

Livia şu an bile sanki oraya aitmiş gibi doğal bir şekilde odadaydı; muhtemelen vakitlerinin çoğunu beraber geçiriyorlardı.

Noel odayı incelerken Ange, onu neden çağırdığını açıklamaya başladı.

"Zahmet edip geldiğin için sağ ol."

"Önemli değil."

"Aslında Leon hakkında konuşmak istiyorum. Görünüşe bakılırsa yine bizden habersiz gizli kapaklı işler çeviriyor."

Ange kollarını kavuşturup başını öne eğdi. Küçük bir iç çekişi Leon için endişelendiğini gösteriyordu ancak bu ifadenin altında hafif bir hayal kırıklığı da seziliyordu.

Livia ise Leon’a kızgın olmalıydı ki yüz ifadesi her zamankinden daha sertti.

"Bugün yine Lux-kun ile dışarı çıktılar. Halbuki bize yurda giriş saatlerini kesinlikle kaçırmamamız konusunda o kadar uyarıda bulunmuştu."

Noel de Leon’un geceleri akademiden dışarı çıktığını biliyordu. Öğretmenler de muhtemelen durumun farkındaydı ama kimse kuralları ulu orta çiğneyen Leon’a hesap sormaya cesaret edemiyordu.

Bu, Leon’un ne kadar büyük bir nüfuz sahibi olduğunun kanıtıydı fakat nişanlısı konumundaki Noel için pek de hoş bir durum sayılmazdı.

"Marie-chan’ın dediğine göre çapkınlık peşinde falan değilmiş. Ama bir katilin peşinde olduğu hikayesi kulağa daha korkunç geliyor."

Krallık başkentinde işlenen seri cinayetlerin peşine düştüğünü duyduğunda Noel, şaşkınlıktan ziyade korkuya kapılmıştı.

Bir öğrenci ne akla hizmet böyle bir işe kalkışırdı ki?

Ange olayla ilgili bir araştırma yapmış olmalıydı ki masanın üzerine bazı belgeler bıraktı.

"Saray soylularının hedef alındığı bir vaka. Ölenlerin hepsi yeni atanmış, oldukça yetenekli memurlarmış."

Eski Fanoss Düklüğü... Şimdiki Fanoss Dükü ailesiyle yapılan savaş yüzünden krallık, istese de istemese de bir reforma gitmek zorunda kalmıştı.

Krallığa ihanet eden soyluların yanı sıra savaştan kaçanlar da vardı. Bu kişilerin hanedanlıkları birer birer feshedilince ortaya ciddi bir iş gücü açığı çıkmıştı.

Bu açığı kapatmak için birçok yetenekli genç göreve getirilmişti ancak bu gençleri hedef alan tam yedi cinayet işlenmişti.

Noel belgeleri eline alıp içeriği inceledi.

"Acaba makamları ellerinden alınan kişilerin intikamı olabilir mi?"

Ange, Noel’in bu tahminine katıldı.

"İhtimal dahilinde. Fakat katili hala yakalayamamış olmaları başkenttekilerin acizliğini gösteriyor. Ya da katil gerçekten çok yetenekli biri."

Leon’un bu yüzden dışarıda sabahladığını düşündükçe Ange, başkentin güvenliğinden sorumlu olanlara öfkeleniyordu.

Livia ise Leon’un o tehlikeli katille karşı karşıya geldiğini hayal etmiş olacak ki hafifçe titredi.

"Yine kendi başına tehlikeye atılıyor. Leon-san için endişeleniyorum."

Diğer ikisi akademi dışındaki olaylara odaklanmışken Noel, içerideki tuhaflıklara dikkat çekmek istedi.

"Dışarısı karışık ama içeride de garip bir hava var. Marie-chan sürekli diken üstünde, ayrıca bazı şüpheli personeller de dikkatimi çekiyor."

Şüpheli personel lafını duyunca Livia’nın aklına bir şey gelmiş gibiydi.

"Sahi, geçen gün Leon-san ile yürürken bizi ters ters süzen bir görevli vardı."

"Seni de mi süzdüler Olivia-san? Aslında bana da aynısını yaptılar ama Leon boş vermemi söyledi. Diğer kızlar da konuşuyordu, galiba birilerini sevgili gibi görünce böyle dik dik bakıyorlarmış."

Bu konuşmaları dinleyen Ange’ın kafası karışmıştı.

"Ben Leon ile beraberken hiçbir görevlinin bana öyle baktığını görmedim?"

Ange nedense bu duruma biraz bozulmuş gibi görünüyordu. Noel onu teselli etmeye çalıştı:

"Angelica-san, sen bu ülkede çok tanınan birisin. Soyun da çok yüce, muhtemelen karşındaki insanlar çekindikleri için bakışlarını kaçırıyorlardır."

"Öyle midir dersin? Sizin aksine, onunla sevgili gibi durmadığımız için olmasın?"

"Yo-yok canım, hiç sanmam."

Noel, 'Senin o sert mizacından korktukları için bakamıyorlardır' demeye cesaret edememişti.

Akademi bahçesi.

Marie, gece yarısı sokak lambasının altında birini bekliyordu.

Kütüphanede karşılaştıkları gün Erika ile konuşmak için sözleşmişlerdi.

O gün, bugündü.

Erika bir kraliyet üyesi olduğu için etrafı her zaman kalabalıktı ve yalnız kalma fırsatı neredeyse hiç olmuyordu.

Ancak geceleri özgürce hareket edebiliyordu.

Gelen Erika’yı gören Marie, heyecanla karışık bir gerginlikle onu oturmaya davet etti.

Karanlık bahçede, lambanın aydınlattığı bankta yan yana geldiklerinde Marie konuya girdi.

"Şe-şey, Erika-sama... Aslında sana danışmak istediğim bir konu var—"

Marie, karşısındakinin tepkisini ölçerek konuşmaya çalışırken Erika gülümseyerek hiç beklenmedik bir şey söyledi:

"Ondan önce, benim bir sorum olacak. Marie Senpai... Sen de bir reenkarnasyoncu musun?"

"—Ha?"

Reenkarnasyon kelimesini duyan Marie’nin beyni bir anlığına durdu. Erika elini göğsüne koyarak devam etti:

"Ben de öyleyim. Gözlerimi açtığımda kendimi Erika Rafa Holfort olarak buldum. Teknik olarak buna ruh göçü deniyor sanırım."

"Şaka yapıyorsun?! O zaman... Neden şimdiye kadar bir şey demedin?"

Eğer Erika bir reenkarnasyoncuysa neden bugüne kadar hiçbir şeye müdahale etmemişti? Bu otome oyunun senaryosunu biliyorsa gidişattaki anormalliği çoktan fark etmiş olmalıydı.

Erika, Marie’nin bu sorusunu bekliyormuşçasına kendi durumunu anlattı.

"Geçen yıla kadar çok hastalıklıydım, bırakın gezmeyi ayağa kalkacak halim yoktu. Üstelik babam o kadar aşırı korumacıydı ki dışarı çıkmama pek izin vermezdi. Yine de Azize-sama ve Marki-sama hakkındaki söylentiler kulağıma kadar geliyordu."

Yaşına göre oldukça olgun ve ağırbaşlı duran Erika’nın karşısında Marie, oturduğu banktan adeta yere yığıldı.

"Boşu boşuna gerilmişim! Madem öyle, asıl yaşın kaç? Bak, böyle göründüğüme bakma, önceki hayatımda senden epey büyüktüm. Bana saygı göster!"

Bir anda yaş üzerinden üstünlük kurmaya çalışan Marie’ye, Erika mahcup bir gülümsemeyle cevap verdi:

"Altmışın üzerindeydim."

Beklemediği bu cevap karşısında Marie anında eğilerek selam verdi.

"Haddimi aştığım için çok özür dilerim!"

"Eh? Şey, önemli değil, lütfen takılma. Asıl meseleye dönersek... Benimle o otome oyun hakkında konuşmak için buradasın, değil mi?"

Marie başını kaldırıp heyecanla bağırdı:

"Aynen öyle! Bak şimdi, ne ben ne de abim serinin üçüncü oyununun içeriğini neredeyse hiç bilmiyoruz. Eğer biliyorsan bize her şeyi anlat. Şu anki durum biraz sakat da."

Marie, Erika’nın ellerine yapıştı.

Erika şaşırsa da Marie’nin söylediklerini kafasında toparlamaya çalıştı.

"Bartfort Markisi’nin de bir reenkarnasyoncu olduğunu tahmin etmiştim ama... Önceki hayatınızda akraba mıydınız?"

"Evet! O da bu dünyaya reenkarnasyonla geldi. Belki de oyunu ona zorla oynattığım içindir ama sayemde başına gelmeyen kalmadı!"

Marie’nin anlattıklarını dinleyen Erika, bir şeylerin farkına varıp tam ağzını açacaktı ki; o sırada birini arayan kız bir öğrenci beliriverdi ve ikilinin konuşması yarıda kesildi.

"Şövalye-samaaa, neredesiniz~? Şövalye sa—!"

Koşarak birini aradığı belli olan kız öğrenci, karanlığın içinde aniden yere yığıldı. Marie ve Erika telaşla ileri atılıp yanına ulaştılar ve kızı kollarının arasına aldılar.

Bu öğrenci Mia’ydı.

Mia acı içinde göğsünü tutarken Marie hemen iyileştirme büyüsü kullanmaya başladı.

"Hey, madem hastasın neden kendini bu kadar zorluyorsun?"

"Özür... dilerim. Bir süredir kendimi... iyi hissetmiyordum. Bu yüzden... Şövalye-sama'dan... ilaç alayım demiştim. Bu kadarcık mesafeden... bir şey olmaz sanmıştım."

Kısa bir mesafeyi koşabileceğini düşünmüş olmalıydı ama bu çabası durumunun daha da kötüleşmesine neden olmuştu.

Erika, acı çektiği her halinden belli olan Mia’nın elini nazikçe tuttu.

"Sorun yok. Sakinleş ve yavaşça nefes al."

Eriki elini tutunca Mia, onun talimatına uyarak nefeslenmeye başladı ve acısı kademeli olarak dindi.

Yüzündeki o gergin ifade yerini huzura bırakınca Marie rahat bir nefes aldı.

"Şükürler olsun."

'Ama bir tuhaflık var. Hiçbir yerinde bir sorun yokmuş gibi hissediyorum.'

İyileştirme büyüsü yapmıştı ama Marie, bir şeyi gerçekten tedavi ettiğine dair o hissi alamamıştı.

Neresinin bozuk olduğunu saptayamayınca bir an numara yaptığından şüphelenmişti ama Mia gerçekten acı çekiyor gibi görünüyordu.

Buna rağmen Marie’nin büyüsünden sonra Mia’nın durumu kesinlikle düzelmişti. İçine sinmeyen bir şeyler olsa da 'Madem iyileşti, neyse' diye düşünen Marie, Mia’ya seslendi.

"Yoksa kronik bir rahatsızlığın mı var?"

'Bu kızın neşeli ve hayat dolu olması gerekmiyor muydu?'

Mia’nın bu durumu Marie’nin kafasında soru işaretleri oluşturuyordu.

"Geçen yıldan beri aniden gelen bu sancılar artmaya başladı. Daha öncesinde hiç böyle bir şey olmazdı, her yerde koşturup dururdum oysa."

"—Anlıyorum."

Mia’nın geçen yıldan itibaren aniden "hastalıklı kız" rolüne büründüğünü duyan Marie, bakışlarını Erika’ya çevirdi.

'Bu taraf daha düne kadar hastalıklıydı, şimdi turp gibi oldu. Neden bu hastalıklı olma rolleri yer değiştirmiş durumda?'

Düşüncelere dalan Marie’nin yerine Erika söze girip Mia ile konuşmaya devam etti.

"Senin o şövalyendeki ilaçlar başka bir yerden temin edilemez mi?"

"Bu-ku— hayır, yani, evet. Şövalye-sama'nın hazırladığı özel bir ilaç olduğu için başka bir yerde bulunamayacağını duydum."

"Öyle mi... Demek senin şövalyen eczacılık konusunda da oldukça bilgili."

Erika, Hering’i övünce Mia’nın yüzü utançtan hafifçe kızardı. Hering hakkında güzel sözler duyduğu için mutlu olmuş olacak ki, sorulmayan detayları bile anlatmaya başladı.

"Öyledir! Şövalye-sama gerçekten muazzam biridir. İmparatorluk'un bile bir numaralı şövalyesidir, aslında Mia gibi birine koruyucu şövalyelik yapacak biri değildir. Gerçekten... Mia için fazla değerli bir şövalye."

Mia’nın o mutlu yüzünün yavaş yavaş hüzne büründüğünü gören Marie bir şeyi fark etti.

'A-ha? Bu kız yoksa kendi koruyucu şövalyesine mi aşık?'

Leon’un aksine gönül işlerine karşı oldukça hassas olan Marie, Mia’nın halinden Hering’e karşı bir şeyler hissettiğini şak diye anlamıştı.

"Şövalye-sama gerçekten çok naziktir. Sırf Mia için ta buralara, yurt dışına kadar benimle geldi. Mia’yı yalnız bırakamazmış."

Koruyucu şövalyenin neden bu kadar yolu gelip eğitime katıldığını duyan Marie, bu fırsatı değerlendirip ağız aramak için sohbete dahil oldu.

"Sırf senin için mi? Başka bir amacı falan yok muydu yani?"

Mia, Marie’nin sorusu üzerine biraz düşündü ve hatırladığı bir şeyi söyledi.

"Hayır, başka bir amacı olduğuna dair bir şey duymadım."

Gece vaktinde başkentin sokaklarında koşturuyordum.

'Usta, bu taraftan.'

Başkente yerleştirdiğim birçok drone, ışıklarını yakıp söndürerek birbirlerine sinyal gönderiyordu. Luxion bu sinyalleri takip ederek beni olay mahalline yönlendiriyordu.

"Bayağı eski usul bir yöntem oldu bu."

'Lütfen şikayet etmeyin. Şu köşeden sağa dönün.'

Tarif ettiği gibi sağa döndüğümde, henüz meraklı kalabalığın toplanmadığı olay yerine ulaştım. Burası binaların arkalı önlü dizilmesiyle oluşmuş, pek tekin olmayan dar bir ara sokağın kesişim noktasıydı.

Binaların birbirine sırtını döndüğü, insanların pek uğramadığı bir yerdi.

Henüz yeni öldürüldüğü anlaşılan bir memurun cesedinin etrafında, koruma olarak tutulduğu belli olan adamların bedenleri de vardı.

O kaslı, izbandut gibi korumalar birer ceset olarak yerlerde yuvarlanıyordu.

Üstelik doğru düzgün bir arbede izi bile yoktu.

İnsanın midesini bulandıran bu cinayet mahallinin ortasında; şapkalı, kahverengi uzun bir palto giymiş şüpheli bir adam duruyordu.

Ben yaklaşınca adam arkasını döndü ve yüzünü gösterdi. Gözleri kıpkırmızı parlıyordu.

"Uaa— Bart— fort— s-seni... bul—dum."

Ağzının kenarından salyalar akıyor, aklı başında birinin yapmayacağı hareketler sergiliyordu.

Ayağını sürüyerek vücudunu bana doğru çevirdiğinde adamın karın bölgesini gördüm.

Yüzümü buruşturarak ceketimin altına sakladığım tabancayı çekip doğrulttum.

"Zevkin epey kötüymüş."

'Vücuduna Büyülü Zırh parçaları entegre etmiş. Usta, bu adam için artık çok geç.'

"Çok geç" kelimesini duyunca bir an için Serge’in görüntüsü gözlerimin önüne geldi.

Düşüncelerimi okumuş gibi Luxion görevi devralmaya yeltendi.

'İcabına ben bakarım.'

"Biraz bekle. Eğer hala bilinci yerindeyse konuşmak istiyorum."

'—Anlaşıldı.'

Adamın karnında ve göğsünde çıplak gözle görülebilen bir sürü göz ortaya çıkmıştı; yarılan karnından ise üç tane dokunaç dışarı fırlamış, kıvranıyordu.

Dokunaçların ucunda kanlı, keskin bıçaklar vardı.

"Katil sensin, değil mi? Amacınız ne?"

"Bartfort... düşman... bizim... düşmanımız... öldür...eceğim."

"Laf anlatılacak gibi değil ha?"

'Sıradan bir insan vücuduna Büyülü Zırh gömerse, bilincini koruması neredeyse imkansızdır. Ayrıca, bu adamın tek başına bunca olayı gerçekleştirmesi de mümkün değil. Arkasında birilerinin olma ihtimali çok yüksek.'

Büyülü Zırh'ı bünyesine alan biri normalde hemen ölürdü.

Luxion’a göre, bu halde bir ay boyunca faaliyet göstermek imkansızdı.

Bu durumda, perde arkasında birinin olduğu ve Büyülü Zırh'ı taşıyacak insanları hazırladığı fikri çok daha mantıklı geliyordu.

"O zaman sıradaki işimiz arkada kimin olduğunu bulmak olacak."

Tabancamı doğrultup nişan aldığımda adamın gözleri şiddetle parladı ve karnındaki dokunaçlar üzerime doğru atıldı.

Tetiği çektiğim an mermi adamın kafasını delip geçti.

Adam yavaşça sırtüstü yere yığılırken dokunaçların hareketi yavaşladı ve bana ulaşamadan yere düşüp hareketsiz kaldılar.

Dokunaçlar siyah bir sıvıya dönüşerek yok oldu; geriye sadece adamın cesedi kaldı.

Derin bir iç çekip katilin yüzüne baktım.

"Şimdilik bir ipucu yakaladık sayılır."

'Evet. Kimliğini araştırıp bağlantılı olduğu kişilerden bilgi toplayalım.'

"Yine de ne korkunç şeyler yapan tipler var."

'—Büyülü Zırh parçalarını bu derece kontrol edebiliyorlarsa, kesinlikle bu konuda derin bilgiye sahip birileri olmalı. Hiçbir şey bilmeyen biri Büyülü Zırh'a elini sürerse sadece enerjisi emilerek ölür.'

Etinin, kemiğinin ve büyü gücünün zırh parçası tarafından sömürüleceğini ve anında öleceğini söylüyordu.

"Lanetli ekipmanlar gibi desene."

'Tam olarak öyle denemez ama yanlış bir tabir de değil. İnsanların elini sürmemesi gereken, iğrenç bir silahtır bu.'

"Neyse, üzerinde kimliğini belli edecek bir şeyler var mı bakalım."

Cesede yaklaştığımda, karşı taraftaki karanlığın içinden birinin varlığını hissettim.

Benden önce fark eden Luxion çoktan teyakkuza geçmişti.

"Efendi, görünüşe göre perde arkasındaki isim yanımızdaymış."

"Öyle."

Karanlığın içinden bizi tetikte bekleyen bir adam çıktı.

Gümüş saçlarıyla dikkat çeken bu adam, akademide defalarca gördüğüm muhafız şövalye Herring'di.

Cesede kısa bir bakış attıktan sonra bakışlarını bana ve elimdeki tabancaya çevirdi. Kaşlarını çatarak tiksinti dolu bir ifadeye büründü.

Herring, beni tehdit edercesine sordu:

"Amacın ne?"

Bu belirsiz soruya karşılık, sanki bana "Neden peşimizi bırakmıyorsun?" diye sormuş gibi hissettim.

Bu yüzden tabancayı doğrultup namluyu ona diktim.

"Kıpırdama. Soruları ben sorarım. Sana sormak istediğim bir yığın—"

"Efendi!"

Luxion önüme atılarak anında bir bariyer konuşlandırdı.

Hemen ardından bariyere çarpan çok sayıda yıldırım şiddetli bir ışık saçtı.

Ancak Herring tarafında hiçbir hareket yoktu.

Luxion’un varlığına şaşırmış gibi görünse de asıl sorun Herring'in arkasındaki karanlıktan çıkan tekinsiz, siyah küreydi.

Bu şey Luxion ile aynı boyuttaydı ve tek bir kırmızı göze sahipti.

Fakat onu kesin olarak ayıran özellik, canlıya çok daha yakın bir formda olmasıydı.

Siyah kısımlarının materyalini bilmiyordum ama gözü gerçek bir canlı gözüydü.

Gözbebeği kıpkırmızıydı ve bakınca insanın kanını donduracak kadar tekinsizdi.

Herring’inkinden farklı bir ses duyuldu.

'Ortak... Görünüşe göre kötü hislerin doğru çıkmış. Bu alçak şövalyenin yanındaki şey, eski insanlıktan kalma bir silah.'

Siyah olanın sözlerine ben daha cevap veremeden Luxion aşırı bir tepki gösterdi. Sanki can düşmanıyla yeniden karşılaşmış gibi bir tepkiydi bu.

'Bir büyü zırhı çekirdeğinin hâlâ varlığını sürdürdüğünü düşünmemiştim. Böyle bir şer yuvası derhal buradan silinmeli. Efendi, asıl gövdemi kullanmak için izin istiyorum.'

Luxion aniden asıl gövdesini getirip savaşmaktan bahsederken, yıldırım saçan siyah şey küçük bir el çıkarıp yumruk yaparak bağırdı.

'Kim şer yuvasıymış be, seni pis metal parçası! Asıl sizler çok daha rezilsiniz ve var olmaya değeriniz yok! Ortak, hemen beni kuşan! Bu heriflerin varlığına asla izin verme!'

Öfkeden kuduran siyah şeyin gözü kanlanmış, yüzeyi dikenler çıkararak bir denizkestanesine benzemişti. Formunu özgürce değiştirebiliyor gibiydi.

"Yapacak bir şey yok o zaman. Kuro-suke!"

'Emret!'

Herring sağ elini bana doğru uzatınca Kuro-suke denilen siyah şey sıvılaşarak vücuduna dolandı.

Ardından Herring'in sırtında yarasa kanatları belirdi.

"Görünüşü tıpkı bir iblis gibi."

'Şaka yapacak durumda değiliz. O, tam gücünde bir büyü zırhıdır. Efendi, Arroganz ile buluşma noktasına kadar geri çekilelim.'

"Bizi bırakacaklarını sanmam."

Luxion’un sözüne uyup Herring’e arkamı dönerek koşmaya başladım. Hemen karmaşık ara sokakları kullanarak izimi kaybettirmeye çalıştım.

"Dur oraya!"

Peşimden gelen Herring'e doğru koşarken arkama dönüp tabancayla tek elimle ateş ettim. Ancak mermiler ona çarpsa da sekip gidiyordu.

"Açıkta kalan yerlerini nişan aldım ama yine de sekti!"

Görünüşe göre Luxion yapımı bu güçlü tabanca bile şu anki Herring’e karşı etkisizdi.

'Yüzeyinde bir bariyer oluşturmuş durumda. Ateş etmek sadece zaman kaybı. Bu yüzden size daha güçlü silahlar taşımanızı önermiştim.'

Kaçarken tabancayı kılıfına sokup Luxion’un söylenmelerine cevap yetiştirdim.

"Tüfekle veya pompalıyla ortalıkta dolaşsaydım asıl ben tutuklanırdım herhalde!"

Kraliyet başkentinde o silahlarla gezseydim, şüpheli şahıs olarak polisin kimlik kontrolüne takılırdım. Sonunda yakalanan ben olurdum ve Roland halime gülerdi.

Dar sokaklarda hızla ilerlerken kenara bırakılmış tahta kutuların üzerinden zıplayıp çatıya çıktım.

Luxion’un yönlendirmesiyle koşmaya devam ettim.

O sırada sokaktan fırlayan Herring, beni tepeden görebilecek bir yüksekliğe kadar havalandı.

"Uçabilmek ne güzel şey be. Luxion, ben de istiyorum, bir tane hazırla bana."

'Böyle bir durumda bile şaka yapabilen bir efendiye sahip olduğum için çok şanslıyım.'

Luxion’un iğneleyici sözleri eşliğinde kırmızı tek gözü yanıp sönüyordu.

Herring tarafında ise, Kuro-suke denilen şeyle birleşmiş olduğundan iki ses birden duyuluyordu.

"Sana sormak istediğim şeyler var. Uslu durursan iyi edersin."

'Ama önce şu yapay zeka bozuntusunu parçalarına ayıracağım!'

Demek Kuro-suke denilen herif de Luxion’dan tiksiniyor.

Eski insanlığın ve yeni insanlığın silahları hâlâ birbirine diş biliyor anlaşılan.

"Kusura bakmayın ama uslu duracak olan sizlersiniz."

Tabancayı tekrar çekip havadaki Herring’e ateş ettim ama karşı taraf bir tehdit hissetmemiş olacak ki hiçbir şey yapmadı.

"Boşuna. Sadece bir tabancayla—"

Sözünü bitiremeden Luxion araya girdi.

'Asıl zavallı olan sizsiniz. Yeni insanlığın geride bıraktığı bu pislik... Burada tamamen yok edilecek.'

O an Herring, aniden ortaya çıkan Arroganz’ın gövde gösterisiyle yediği darbeyle savruldu.

Arroganz hemen kokpit kapağını açıp yanıma indi.

Hızla içeri girip kapağı kapattım.

Tam zamanında olmuştu.

Kapağa bir yıldırım çarptı ve Arroganz sarsıldı.

"Tehlikeliydi lan!?"

Sırtımdan soğuk terler boşalırken Arroganz’ın kontrol kollarını kavrayıp makinayı havalandırdım.

Luxion ise ne pahasına olursa olsun Kuro-suke’yi küle çevirmek istiyor gibiydi.

'Efendi, ağır silah kısıtlamasını kaldıralım.'

"Mesele büyü zırhı olunca aptallaşıyor musun sen? Altımızda koca başkent var. Tehlikeli silahlar kullanamayız. Asıl gövdeni de mümkün olduğunca saldırıya dahil etme."

'Onu yok edebileceksek, başkentin göreceği zarar sadece küçük bir sapmadan ibarettir.'

Beni ikna etmeye çalışan Luxion’u görmezden gelerek monitördeki Herring’e baktım. Siyah bir sıvı fışkırarak Herring’in vücudunu sardı ve defalarca gördüğüm o büyü zırhı formuna dönüştü.

Şimdiye kadarkilerden farkı, vücudunun her yerinde çıkan o canlı gözlerin olmamasıydı.

Görünüşü tam bir zırh gibiydi ve yarasa kanatlarına sahipti.

Sürüngenleri andıran uzun bir kuyruğu vardı. Ay ışığı altında bu silüet, uğursuz olduğu kadar etkileyici de görünüyordu.

"Bir yerden tanıdık geliyor diyordum... Yoksa sen Brave misin?"

Sözlerim üzerine siyah zırhın parlayan gözleri kısıldı.

'Kuro-suke’nin adını nereden biliyorsun?'

Ben cevap veremeden, siyah büyü zırhına bürünen Herring doğrudan üzerime atıldı ve Arroganz’ın burnunun ucuna kadar geldi.

Şimdiye kadarki büyü zırhlarından çok daha hızlıydı, alnımdan terler boşalmaya başladı.

Zırhın keskin pençeleri Arroganz’ı sıyırdığında, yüzeydeki zırh katmanında derin bir çizik oluştu.

"Arroganz’ın zırhını peynir gibi kazıdı herif!"

'İşte gerçek bir büyü zırhı budur. Veri eşleşmesi tamamlandı. Bazı farklılıklar olsa da o özel bir birim. Efendinin az önce bahsettiği Brave.'

Geçmişteki savaşta eski insanlığa ağır kayıplar verdiren efsanevi bir birim olmalıydı ki Luxion’un veri bankasında Brave ismi hâlâ kayıtlıydı.

"Hiç de duymak istediğim bir bilgi değil bu!"

Arroganz’ın iticilerini ateşleyip kaçmaya çalışırken, büyü zırhı iki elinde elektrik akımları toplayarak küre haline getirdi.

Çatırdayarak deşarj olan bu iki elektrik küresini üzerime fırlattı.

Hemen manevra yapıp rotamı değiştirdim ama yıldırımlar beni takip ediyordu.

"Bunda da mı takip sistemi var?"

'Şimdiye kadar karşılaştıklarımızdan çok daha yüksek bir hassasiyete sahip. Anti-büyü fişekleri fırlatılıyor.'

Arroganz’ın sırt çantasından, peşindeki büyü gücünü saptıran ışıklar saçıldı. Yıldırımlar o tarafa yönelip çarpışarak patladı.

Kraliyet başkentindeki sakinlerin, sanki havai fişek gösterisi izler gibi kafalarını kaldırmış bizi izlediğini monitörden görebiliyordum.

"Burada dövüşmek tehlikeli olacak."

Hering’i de yanıma alıp başkentten uzaklaşmak istiyordum ama rakibim beni yakalamak için adeta canını dişine takmıştı.

— Seni kaçıracağımı mı sandın!

— Bu kadar ısrarcı erkeklerden kadınlar nefret eder, bilesin.

Laf attığımda, rakibim çok ciddi biri olsa gerek ki hemen cevap veriyordu.

— Öyle bir derdim yok.

Hering’in cevabı sinirimi bozdu, kontrol kolunu tutan ellerimdeki güç arttı.

— Bak sen şu yakışıklı beyefendiye, hiç kadınlar konusunda sıkıntı çekmemiş demek? Seni kesinlikle benzeteceğim.

O sırada...

Gabino, başkente sızan adamlarını bir araya toplamıştı.

En sevdiği köstekli saatini sağ elinde tutuyor, planlanan vakit gelir gelmez kapağını kapatarak herkese sesleniyordu.

"Vakit geldi. Birazdan başkentte pusuya yatmış olanlar bir kargaşa çıkaracak. Biz de bu boşluktan yararlanıp amacımıza ulaşacağız."

Gabino ve adamları, başkentteki depo bölgesinde toplanmıştı.

Leydi Ormanı ve diğer örgütler aracılığıyla ayarlanan depolardan birine, ülkeden getirilen askerleri yerleştirmişlerdi.

Rashel askeri oldukları anlaşılmasın diye hepsi hava korsanı kılığındaydı.

Vee deponun duvarına Leon’un arananlar ilanı asılmıştı.

İlanın her yeri karalanmış, yırtılmış ve hor kullanılmıştı.

"Kargaşa çıktığında o alçak şövalyenin ortaya çıkması planlanıyordu ama görünüşe göre şu an birileriyle çatışma halinde. Planın dışında bir gelişme olsa da bizim hareket tarzımız değişmeyecek. Operasyonu başlatın!"

Gabino’nun emriyle askerler hep bir ağızdan selam verdi ve hemen harekete geçerek dışarı fırladılar.

Gabino gözlerini kısarak gülümsedi, başkentin alevler içinde kalacağı geleceği hayal ediyordu.

"Bizi başkente davet edenlerin, yine bu krallığın insanları olması ne kadar da eğlenceli. Başkent ne kadar hasar alırsa o kadar iyi. Bizim, Rashel Kutsal Krallığı için."

Gabino bunu söyledikten sonra koynundan bir bıçak çıkarıp Leon’un ilanına fırlattı.

Bıçak, ilandaki Leon’un tam alnına saplandı.

Gabino kendi alnındaki yaraya dokundu.

"Alçak şövalye, senin o pişmanlıktan kavrulan yüzünü görmek için sabırsızlanıyorum. Bu yaranın bedelini sana ödeteceğim."

Başkentte sanki havai fişekler patlıyordu.

Akademi bahçesinden bunu izleyen Marie, gökyüzündeki o küçük ışıkların hareket ettiğini fark edince durumu anladı.

"Abi, sen ne yapıyorsun ya?"

Başkent semalarında savaşmak normalde yasak olan tehlikeli bir eylemdi.

Bunu çiğneyecek kadar büyük bir kavgaya tutuşmuş olması Marie için inanılmazdı. Aynı zamanda durumun ne kadar kritik olduğunu da tahmin edebiliyordu.

Gökyüzünde defalarca ışık parlamaları oluyor, hatta şimşek çakmasına benzer görüntüler beliriyordu.

Bunu gören Mia, eliyle ağzını kapatarak fısıldadı.

"Şövalye Hazretleri ve Boo-kun mu savaşıyor?"

Marie bu kısık sesi kaçırmadı.

"Bir dakika, ne Boo-kun’u? O herif senin koruyucu şövalyen mi?"

Sıkıştırılınca Marie’nin hiddeti karşısında Mia geri adım attı. Gözlerini kaçırıp geçiştirmeye çalışsa da Marie buna izin vermedi.

"Düzgün cevap ver!"

"Şey... o..."

Başını öne eğen Mia’yı korumak istercesine Erika ikisinin arasına girdi.

"Bu kadar sert sorgularsanız onu ürkütürsünüz."

"Bak, benim acelem var! Eğer o kızın şövalyesi buna sebep oluyorsa, ne yapıp edip onu durdurmalıyız yoksa işler çok kötüleşecek!"

Hering yüzünden işlerin sarpa saracağını duyan Mia kafasını kaldırdı. Kendi değerli şövalyesini savunmak için olsa gerek, sesini yükseltti.

"Şövalye Hazretleri'nin buna sebep olması imkansız! O çok nazik biridir. Savaşsa bile kesinlikle bir sebebi vardır!"

Mia’nın Hering’e güvendiği gibi, Marie de Leon’un haksız olduğunu düşünmüyordu.

"Sen ne demek istiyorsun, abim mi suçlu yani!"

Marie kızın üzerine yürümeye hazırlanırken Erika gökyüzüne baktı.

"Bekleyin. Bir tuhaflık var."

Akademinin tam üzerinde bir hava gemisi belirmişti.

İyice alçalan ve tehlikeli derecede yaklaşan gemi, üzerindeki ışıklandırma cihazlarıyla akademiyi aydınlatmaya başladı.

Hava gemisinde hava korsanlarını temsil eden bayrak asılıydı.

Dikkatli bakınca gemiden halatların sarkıtıldığı ve insanların birer birer aşağı indiği görülüyordu.

Hareketleri o kadar disiplinliydi ki kesinlikle bir haydut çetesine benzemiyorlardı.

Marie hemen Erika ve Mia’nın ellerini tutup hızla oradan uzaklaştı.

"Buraya gelin!"

İkisini peşine takan Marie, telaşla belli bir yere doğru yöneldi.

Akademiye sızan hava gemisinin içinde...

Hava korsanı kılığına girmiş Rashel Kutsal Krallığı askerlerini yöneten kişi, takım elbisesiyle köstekli saatini inceleyen Gabino’ydu.

Zamanı kontrol ederken askerlerine emirler yağdırıyordu.

"Alçak şövalye gelmeden önce hedefleri derhal ele geçirin. Diğer hedefler için elinizden geleni yapın. Eğer dışarı çıkaramazsanız öldürmenizde bir sakınca yok. Ne de olsa bizler hava korsanıyız."

Hava gemisinin köprüsünden aşağılık bir gülümsemeyle pencereden dışarıyı izleyen Gabino, akademiye inip harekete geçen müttefik askerlerini süzüyordu.

Askerler okul binasını görmezden gelip doğrudan öğrenci yurduna yöneldiler.

İçeriye sızdırılan personelden alınan bilgiler sayesinde, hedeflerin bu saatte nerede olduğunu önceden biliyorlardı.

Asıl hedefleri ise Leon’un nişanlılarıydı.

"Alçak şövalyenin nişanlılarını ne yapıp edin ele geçirin. En kötü ihtimalle sadece Alzer Rahibesi'ni yakalayın. O kızın rehine olmanın ötesinde kullanımları da var."

Gabino’nun arkasında duran yardımcısı onay verip çevreye komutlar yağdırdı.

"Duyduğunuz gibi! O nefretlik alçak şövalyeye Rashel’in öfkesini gösterin!"

Leon’un bu kadar nefret toplamasının sebebi, Alzer Cumhuriyeti’ndeki darbe girişimini bastırmış olmasıydı.

Darbe tarafına destek veren Rashel Kutsal Krallığı, darbenin başarısız olmasıyla büyük kayıplar vermişti.

Üstelik gönderdikleri filo, Leon tarafından komutanlarının kaçırılmasıyla teslim olmuştu.

Büyük maddi hasarın yanı sıra, gururları da Leon tarafından yerle bir edilmişti.

Hatta Gabino, Alzer Cumhuriyeti’ndeki çatışmalar sırasında alnından yaralanmıştı.

Kişisel bir hıncı olsa da, bunun ötesinde Leon, Rashel Kutsal Krallığı için artık affedilemez bir düşmandı.

Bu yüzden, Leon’un nişanlılarını rehine alma operasyonu yürürlüğe konmuştu.

Holfort Krallığı’na zarar verme amacı olsa da, asıl hedef nişanlılardı.

Rashel Kutsal Krallığı, Leon’u bu denli tehlikeli bir tehdit olarak görüyordu.

Aşağı inen askerler hava gemisine işaret gönderiyordu.

Anlaşılan o ki, çatışma başlamıştı.

Gabino, uzakta savaşa devam eden o alçak şövalyenin —Leon’un zırhına bakarak operasyonun başarıya ulaşacağı geleceği düşledi.

"Nişanlıların artık avcumuzun içinde, alçak şövalye."

O sırada...

Kız yurdunun önünde, hava korsanı kılığındaki askerler eğitimli hareketlerle girişi kırıp içeri sızmıştı.

"Ne kadar da kolay oldu."

"Veletler işte, ancak bu kadar yapabilirler."

"Krallığın adamları ne kadar güçlü olursa olsun, öğrencilerden korkacak değiliz."

Askerler birbiri ardına içeri dalıyordu.

Tetikte kalarak ilerlemeye çalıştıkları sırada, merdivenlerin tepesinden aniden bir mermi yağmuru boşaldı. Askerler can havliyle kendilerini siperlerin arkasına attılar.

Kesilmeyen mermi yağmuru karşısında askerlerin kafası karışmıştı.

Süsleme amaçlı duran vazolar parçalanıyor, vurulan askerler yere yığılıp inliyorlardı.

"Öldürücü olmayan mermiler mi? Bizimle dalga mı geçiyorsunuz be!"

Buna rağmen, isabet alanların olduğu yere yığılıp kıpırdayamayacağı kadar güçlü oldukları için, askerler dikkatsizce hareket edemiyorlardı.

Adamlarına el işareti veren birlik komutanı, saklandığı yerden saldırıya geçti. Tüfeğiyle kontratak yapmaya çalışsa da, düşman ateşi bir an olsun kesilmediği için durum aleyhlerineydi.

Askerlerin elindeki tüfekler seri atış yapamıyordu, bu da onları ister istemez dezavantajlı duruma düşürüyordu.

"Neden mermiler bu kadar aralıksız çıkıyor? Bu yeni model bir tüfek mi?"

Makineli tüfek kavramını bilmeyen bu adamlar için bunu tahmin etmek imkansızdı. Tam el bombalarına uzanıp bir şeyler yapmaya yeltendikleri anda ateş kesildi.

Birlik komutanı adamlarına dönüp bir kez başıyla onay verdikten sonra el bombasını fırlattı.

Yere çarpan el bombası dumanlar püskürterek bir sis perdesi oluşturdu. Bu, özel eğitim almamış birinin nefes almakta zorlanacağı ve gözlerini bile açamayacağı türden bir sisti.

Askerler ağızlarını ve burunlarını bezlerle örttü, gözlerini ise zorlukla da olsa açık tutmaya çalıştılar.

'Şu anda düşman önünü göremiyor ve acı çekiyor olmalı...' diye tahmin ettiler.

"Tamam, siz önden—"

Adamlarını hücuma kaldırmak üzereyken ayak sesleri duyuldu.

Karşılarında garip bir maske takmış, daha önce hiç görmedikleri bir silah tutan bir kadın duruyordu. Namlu doğrudan komutan ve adamlarına çevrilmişti.

Kadın tereddüt etmeden tetiği çekti; üzerlerine öldürücü olmayan mermi yağmuru boşaldı. Ölmeyeceklerdi belki ama mermilerin çarptığı yerler kemiklerine kadar sızlayan bir acı veriyordu.

Komutan ve adamları bu şiddetli acıyla kıvranmaya başladılar.

Maskeli kadın, hareket edemez hale gelen askerlere bakarak talimat verdi:

"Hemen silahlarını alın ve hepsini bağlayın."

Komutan olduğu yere yığılmış halde başını kaldırdığında, dumanın rüzgarla dağılıp yok olduğunu gördü.

Maskesini çıkaran kadının örülü sarı saçları ve kırmızı gözleri oldukça belirgindi. Kararlı ve güçlü bir ifadeye sahip bu kadını gören komutanın nefesi kesildi.

"Hedeflerden biriymiş ha..."

Angé, komutanın farkına vardığında namluyu ona doğrultup tetiği çekti.

Komutanın bilinci orada kapandı.

Gaz maskesini çıkaran Angé, alnındaki teri sildi.

Çevredeki kız öğrenciler, korksalar da yerdeki askerleri birer birer etkisiz hale getirip bağlıyorlardı.

Angé elindeki makineli tüfeğin şarjörünü çıkarırken, silahlı işçi robotları havada süzülerek yaklaştı.

"Akademiye baskın yapacak kadar cüretkar bir güruhmuş."

İç mekanlarda da hareket edebilecek boyuttaki robotlar, Angé'nin etrafında süzülerek çevreyi gözetliyorlardı.

Bu manzarayı gören Angé hafifçe güldü.

"Bu da mı Leon'un beklediği bir şeydi?"

Angé, her şeyi önceden planlayan Leon'a karşı bir yandan hayret ederken bir yandan da hayranlık duyuyordu.

Sanki boş boş geziyormuş gibi görünse de, meğer arka planda bir sürü hazırlık yapmıştı.

Robotlardan biri Angé'ye yeni bir şarjör uzattı; Angé onu alıp değiştirdi.

"Bir hava korsanı grubuna göre fazla disiplinliler. Deirdre'nin dediği gibi mi acaba?"

Deirdre'nin adını anan Angé'nin yüzü biraz ekşidi.

Ancak hemen ifadesini ciddileştirdi; o sırada başka bir yerden bir çığlık yükseldi.

Neler olduğunu anlamak için sesin geldiği yöne baktığında, duyulan feryatlar kaba erkek sesleriydi.

Bunu duyunca hafifçe iç geçirdi.

"Orası Noel'in gittiği taraf mı?"

Kız yurdundaki Noel'in odası.

Üniformasının ceketini giyen Noel, bir yandan söylenerek hazırlanıyordu.

"Doğrudan benim odama gelmeleri... Demek akademide de işbirlikçileri vardı. Yine de, bu kadarı da pes artık."

Odanın kapısı kırılmış ve hava korsanları içeri dalmıştı.

Ancak Noel'in sağ elinin tersindeki mühür parlamaya başlayınca, odanın her yerinden bitki dalları ve kökler fırlayarak korsanları kıskıvrak yakaladı.

Sarmaşıklar korsanları sıkıyor, ellerindeki silahlara dolanarak onları kullanılamaz hale getiriyordu.

Bunların hepsi Azize'nin mühür gücüydü.

Dikilen Kutsal Ağaç fidanı, Azize olan Noel'i korumak için yeteneğini konuşturmuştu.

Noel parmağını bile oynatmadan, hava korsanları otomatik olarak paketlenmişti.

O sırada Noel'in odasına, peşindeki robotlarla birlikte Creare girdi.

'Böyle olacağını tahmin ediyordum ama epey dağıtmışsın ortalığı.'

Odanın halini gören Creare'nin bu yorumu üzerine Noel biraz panikledi.

"Be-ben yapmadım tamam mı!"

'Biliyorum ama sorun bu odanın tadilat masrafı. Bu sana pahalıya patlayacak.'

Lüks oda tamamen bitkilerin istilasına uğramış, yerler parçalanmış ve duvarlar çatlamıştı.

Noel başını ellerinin arasına aldı.

"Kutsal Ağaç, biraz insaf etseydin bari."

'Sorun değil. Hesabı Efendi'ye yıkabilirsin.'

Kendini korumuş olması güzeldi ama öğrenci yurdunda büyük hasar meydana gelmişti.

Aynı anlarda Marie, Mia ve Erika'yı yanına almış hava korsanlarından kaçıyordu.

"Bu taraftan! Çabuk!"

Ancak Mia göğsünü tutarak koştuğu için hızı bir türlü artmıyordu.

Acıdan nefesi kesiliyor olmalıydı ki, Marie'nin elinden kurtuldu.

"O-olmaz. Siz... devam edin... lütfen."

Erika, Mia'yı çekiştirmeye devam ediyordu.

"Hayır! Lütfen acele edin!"

"Artık önemli değil. Mia sadece size ayak bağı olur."

Kendisini bırakıp gitmelerini söylemesi üzerine Marie'nin tepesi attı ve Mia'ya bağırdı:

"Kes sesini! Hemen pes etme! Gerekirse seni sırtımda taşırım!"

Tam Mia'yı zorla sırtına alacakken duyulan silah sesiyle donup kaldı.

Üçünün de bakışları o yöne çevrildiğinde, karşılarında işçi kıyafetleri içinde genç bir adam duruyordu.

Şapkasını çıkarıp atan sarışın adam, aşağılık bir sırıtışla üçüne bakıyordu.

"Seni buldum, Prenses Hazretleri."

Prenses diye hitap edilince Erika, Marie ve Mia'nın önüne geçerek adamla yüzleşti.

"Amacınız ben miyim?"

"Aynen öyle. Pazarlık kozumuz olacaksın. Şu anki yanlış giden Krallık'ı düzeltmek için bize yardım edeceksin."

Bu saygısız tavırları gören Marie, adamı hemen tanıdı.

"Düzeltmekmiş, sana mı kaldı be!"

"Sahte Azize, sen kapa çeneni. O Leon piçiyle yakınsınız sanırım ama o seni kurtarmaya gelmeyecek."

Bu, giriş töreni günü gördüğü o kaba personeldi.

Marie dişlerini sıktı.

'O zamanlar Luxion'ların engellendiği ve düzgün bilgi toplayamadığımız zamanlardı, değil mi? Neden tam da o sırada böyle biri aramıza sızdı ki?'

Talihsizliğine lanet okuyup bir boşluk kollarken, yetişen hava korsanları Marie ve diğerlerinin etrafını sardı.

Görünen o ki bu personel de hava korsanlarının suç ortağıydı.

Adam, korsanlara emretti:

"Üçünü de bağlayın."

"Senden emir alacak değiliz ama madem öyle istiyorsun, yapalım bakalım."

Hava korsanları silahlarıyla Marie'lere doğru yaklaşırken, bir silah sesi yankılandı ve korsanlardan biri yana doğru savrularak yere kapaklandı.

Böğrünü tutarak acı içinde kıvranan korsanı gören arkadaşları, hemen silahlarını sesin geldiği yöne çevirip tetiğe bastılar.

Ancak karanlığın içinden gelen kurşunlar birer birer onları avlıyordu. Korsanlar tek tek yere seriliyordu.

Bu manzaradan korkan personel, zavallıca bir çığlık atarak kaçmaya başladı.

"Hii, hiiii!"

"Kaçma lan!"

Korsanlar arkasından bağırsa da adam arkasına bile bakmadan tüydü.

Korsanların sayısı azalınca karanlığın içinden adamlar fırladı.

Bu adamları gören Marie'nin endişesi yerini rahatlamaya bıraktı.

"Çocuklar!"

"Marie, yere yat!"

Elinde tabancasıyla Julius, geri kalan hava korsanlarına ateş açtı. Öldürücü olmayan mermiler bedenlerini delip geçmese de vurulan korsanlar acı içinde kıvranıyordu.

Mızrağıyla Greg korsanlardan birini yere sererken, kılıç kullanan Chris ise bir diğerinin silahını düşürüp çenesine indirdiği darbeyle onu bayılttı.

Korsanlardan biri sol elini öne uzatıp büyüyle bir bariyer kurmaya çalıştı; ancak Brad büyüsünü kullandığı an, korsanların bastığı topraktan insana benzeyen çok sayıda çamurdan el fırladı ve onları oldukları yere mühürledi.

Geriye kalan son kişi Marie ve yanındakileri rehin almaya yeltendi ama Jilk’in keskin nişancılığı sayesinde karnından vurularak yere yığıldı.

"K-kurtulduk be..."

Marie olduğu yere çökerken, Julius ona yaklaşıp elini omzuna koydu.

"Kusura bakma. Biraz zamanımızı aldı."

"Önemli değil. Zamanında yetiştiğiniz için teşekkür ederim."

Marie’nin güvende olduğunu görünce rahatlayan Julius’un yüzünde bir gülümseme belirdi.

O sırada, şimdiye dek görmezden gelinen Erika, Julius’a seslendi.

"Ağabey, durumun ne kadar farkındasınız?"

Durumu anlamaya öncelik veren Erika’ya, Julius kendi kız kardeşine karşı şaşırtıcı derecede soğuk bir tavırla cevap verdi.

"Hmm? Öğrenci yurdu tarafında çatışmanın sürdüğünü tahmin ediyorum ama detayları ben de bilmiyorum. Marie’yi kurtarmak için kendimi kaybetmiştim."

"Ş-şaka mı yapıyorsunuz? Sizin komutayı ele almanız herkesi bir araya getirmez miydi?"

"Bu saatten sonra liderlik taslasam ne yazar. Hem yurt tarafı için endişelenmene gerek yok. Asıl sorun şu düşman hava gemisi. Peki, şimdi ne yapacağız?"

Herkesin bakışları, akademinin sembolik gökyüzünde süzülen hava gemisine çevrildi.

Hava gemisinin köprüsünde Gabino, ardı ardına gelen raporlar karşısında kaşlarını çatıyordu.

Cebinden çıkardığı köstekli saatle vakti her kontrol edişinde derin bir iç çekiyordu.

"Çok fazla vakit kaybediyoruz."

Hava gemisinin kaptanı, işe yaramaz adamlarına öfkelense de Gabino’ya karşı mahcubiyetle özür diledi.

"Çok özür dilerim. En iyilerini seçtiğimi sanmıştım."

"Öğrenci olsalar bile, Krallık şövalyelerinin barbar ve dayanıklı tipler olduğu doğru sanırım?"

Dışarıdan bakıldığında Holfort Krallığı, şövalye konusunda güçlü savaşçılara sahip bir yer imajı çiziyordu. Akademide zindanlara girmekten başka çaresi olmayan öğrencilerin sonuç olarak güçlenmesi, diğer ülkeler tarafından yüksek bir değerlendirme almalarını sağlıyordu.

Daha fazla vakit kaybedemeyecek olan Gabino stratejisini değiştirdi.

"Eğer ele geçirmek imkansızsa... Öldürün gitsin. Kutsal Kral, o aşağılık şövalyeden intikam alınmasını istiyor."

Anjelika ve diğerlerini yakalayamıyorlarsa, o "aşağılık şövalyeye" ibret olsun diye hepsini öldürmeye karar verdiler.

Kaptan adamlarına emir verdi.

"Topçu ateşi için hazırlanın!"

Hava gemisi olduğu yerde dönerek yan tarafını öğrenci yurduna çevirdi. Gövdedeki pencereler açıldı ve devasa toplar gün yüzüne çıktı. Sıra sıra dizilmiş toplara mermiler sürüldü ve namlular doğrudan yurdun merkezine doğrultuldu.

Gabino köstekli saatinin kapağını kapattığı an emri verdi.

"Ateş!"

Toplar hep bir ağızdan ateş püskürürken, geminin içi bile sarsıntıyla titredi.

Herkes her şeyin bittiğini sandı ancak camdan dışarıyı izleyen bir asker çığlık attı.

"M-mermiler isabet etti ama engellendi! Bu da ne, o bariyerin büyüklüğü de ne böyle?!"

Askerin kafa karışıklığı içindeki sözleri herkesi şoka uğrattı.

Mermilerin çarpacağı an, yurdu tamamen saran kubbe şeklinde bir bariyer devreye girmiş ve her şeyi engellemişti.

Gabino köstekli saatini avucunda sıkarak bağırdı.

"Ateş etmeye devam edin!"

Öğrenci yurdunun çatısı.

Orada duran Livia, kollarını iki yana açmıştı.

Sağ elindeki aksesuarın üzerinde bulunan küçük beyaz küre, hafif bir ışık saçıyordu.

Yurdu tek başına koruyan o devasa bariyeri ayakta tutan kişi Livia’dan başkası değildi.

Etrafında uçuşan robotlar Livia’yı korumaya almıştı.

Hava gemisinden gelen aralıksız top atışları bariyere çarpsa da, Livia her birini sektiriyor ve tek bir sızıntıya bile izin vermiyordu.

Birinci sınıftayken Livia, bu ölçekte bir bariyer açtığı an tüm büyü gücünü tüketirdi.

Ancak şimdi, hala dermanı vardı.

Zordu ama bayılacak kadar değil.

Düşman inatla ateş etmeye devam etse de Livia’nın dayanmaya niyeti tamdı.

"Boşuna uğraşıyorsunuz. Siz mermilerinizi tüketene kadar ben buradayım."

Livia, hava gemisinin boyutundan kaç mermiye sahip olabileceklerini kestirebiliyordu. Bir veya iki gemi daha gelse bile dayanabileceğine dair sarsılmaz bir inancı vardı.

Eskiden hiçbir şey yapamayan, sürekli korkan ve etrafındakilere yük olduğunu düşünen halini hatırladı.

'O zamanlar hiçbir şey elimden gelmezdi, Leon-san ve diğerlerinin ayak bağıydım. Ama şimdi... Şimdi ben de Leon-san’a güç verebilirim!'

İki yana açtığı ellerini omuz hizasına kaldırıp öne doğru uzattı.

Bunu yapmasıyla birlikte, merkezinde kendisinin olduğu kubbe şeklindeki bariyer daha da genişlemeye başladı.

"Daha fazlasına izin vermeyeceğim."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.