Roseblade Kontu

Ertesi gün.

Şatodaki oturma salonunda toplanan ailemizle birlikte, koltukta oturmuş başını ellerinin arasına alan Nix'in etrafını sarmıştık.

"Nix, evlilik çağındaki bir genç kıza sarılmak da ne demek? Ne düşünüyordun be oğlum!"

Babamın telaş içinde söylediği bu sözler, eğer karşısındaki normal bir kadın olsaydı sorun teşkil etmezdi.

Ancak muhatabı bekar bir kontun kızı olduğu için durum ciddiydi.

Nix dün geceki hareketinin bahanesini sıralıyordu.

"Öyle değil. Onu öylece bırakamazdım. Ayrıca dün gözüme o kadar güzel göründü ki..."

Zayıf ve savunmasız bir hâlde karşısında durunca onu öylece bırakamadığını söyleyen Nix'e ailenin bakışları oldukça soğuktu.

Özellikle Jenna ve Finley ikilisi acımasızdı.

"Kesin her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplamıştır."

"Aynen, anlıyorum seni. O atmosferi bir kez kurdu mu iş bitti demektir zaten."

İkisi de Nix’in, Dorothea-san’ın tuzağına düştüğü kanaatindeydi.

Zaten bir kontun kızına Nix’in öyle kolayca yaklaşabilmesi imkansızdı.

Jenna dün geceki partiyi hatırladı.

"Pek çok şey çok yapay gelmişti zaten."

Onun bu şüpheli yaklaşımları üzerine Nix başını kaldırdı.

"Biliyorduysan söyleseydin ya!"

"Senin aşk hayatınla ilgilenmiyorum. Ama yine de, bizim evin erkekleri neden bu kadar popüler anlamıyorum. Leon neyse de, Nix’in bile aynı durumda olacağını hiç düşünmezdim. Acaba kardeşler olarak göklerdeki hanımefendileri kendinize çeken bir yapınız mı var?"

Finley, koltukta oturmuş merakla etrafı izleyen Colin'e baktı.

"Bu gidişle Colin de bir yerlerden bir hanımefendiyle mi evlenecek acaba?"

"Ev-Evlilik mi!? Ben, şey, pek niyetim yok..."

Telaşlanan Colin'i gören Finley’nin onu kızdırası gelmiş olmalıydı.

Mesafeyi kapatıp parmağını Colin’in burnuna uzattı.

"Bebek Colin için imkansız bir şey bu zaten. Her zaman Noel’in arkasına saklanan korkak Colin."

"Korkak değilim ben!"

Aralarında bir kardeş kavgası başlayacakken, annem ikisini ayırdı.

"El kapısında kavga etmeyi kesin. Tanrım, neden benim çocuklarımda hiç huzur yok?"

Jenna, surat asan Finley’ye güldü.

"Colin ile kavga ettiğine göre sen de çocuksun demektir."

"Bu genç olduğumun kanıtı bir kere. Ablacığımın aksine."

"Ne dedin sen!"

"Yalan mı? Daha dün akademi mezunu olduğunu söyler söylemez bütün adamlar kaçıp gitti. Ama benim yanıma, henüz okula başlamadığımı duyunca bir sürü yakışıklı adam geldi."

"Be-Benden daha çocuksu olan Finley’yi seçtiklerine göre, hepsinin gözü kör olmalı."

"Tam tersi olmasın? Geleceği olmayan bir abla yerine, parlak bir geleceği olan beni seçen gözü açık erkekler onlar."

Bir barona kızı olup akademiden henüz mezun olduysa, "berbat nesil" olarak görülüp dışlanması normaldi.

Kısa süre öncesine kadar, baron veya vikont ailelerinin kızları, yarı-insan köleleri "özel hizmetçi" adı altında yanlarında gezdirirdi.

Eskiden bu durum normaldi ancak artık değer yargıları değişiyordu.

Hatta buna "zorla düzeltiliyor" demek daha doğruydu. Her neyse, durumlar değişiyordu.

Böyle bir ortamda Finley de akademiye girmeye hazırlanıyordu, bahar tatili bittiğinde birinci sınıf olacaktı.

Jenna ile birbirlerine ters ters bakan Finley’yi izlerken, hafifçe iç geçirerek mırıldanma ihtiyacı duydum.

"Kız kardeşler gerçekten korkunç."

Finley kötüydü ama eski hayatımdaki kız kardeşim Marie’yi de anımsatıyordu.

Alzer Cumhuriyeti’nde ablalar hakkındaki görüşüm, Louise-san sayesinde "kan bağın olmayan abla iyi insandır" noktasına gelmişti.

Gözlerimi Jenna’ya çevirdiğimde, Finley ile feci bir ifadeyle bakışmaya devam ediyordu.

Bunu gören annem, başı ağrıyormuş gibi alnını ovuşturuyordu.

O an düşündüğüm şey ağzımdan kaçıverdi.

"Acaba Louise-san ile Jenna’yı takas edemez miyiz?"

İç sesimi duyan Luxion, her zamanki gibi benimle dalga geçti.

'Hani abla denilen varlığın bir felaket olduğunu söylememiş miydiniz? Louise'in daha az zararlı olduğu kanaatine mi vardınız?'

"Louise-san’a bakınca insanın ablası olması o kadar da fena gelmiyor, değil mi? Beni şımartan, nazik ve büyük göğüslü bir ablayı seve seve kabul ederim."

Louise-san’ı hayal ederek bunu söylediğimde, az önce birbirini yiyen Jenna ve Finley'den Jenna, yüzünde bariz bir iğrenme ifadesiyle bana döndü.

"Sen gerçekten iğrençsin. Bir abladan ne bekliyorsun sen?"

Ablasını cinsel bir obje olarak mı görüyor? Böyle bir yanlış anlamaya kapılan Jenna, kendini kucaklar gibi yapıp benden uzaklaştı.

Bu kadar tepki vermesine gerek yoktu herhalde.

"Kimse sana cinsel gözle bakmıyor. Çıplak olsan bile zerre heyecanlanmam."

'Peki ya hedef Louise olsaydı?'

"O da cinsel bir hedef değil. Louise-san çıplak olsaydı falan diyerek fazla haddini aşıyorsun."

'Bu hadsizliği ilk dile getiren sizdiniz efendim.'

"Öz ablama böyle davranmam gayet normal değil mi?"

Ben sırıtırken, ailem "yine başladı bu çocuk" dercesine bıkkın bir ifade takınmıştı. Ancak Louise-san’ın adı geçince annemin bakışları sertleşti.

Babam konuyu zorla tekrar Nix’e getirerek gelecek hakkında plan yapmaya başladı.

"Neyse ne, Kont bu seferlik görmezden geldi. Nix ve ben özür dilemeye gideceğiz ama siz diğerleri, uslu durun. Özellikle de sen Leon!"

"Ha?"

"Olayları daha fazla büyütme. Tamam mı, bak sakın ha!"

"Ben zaten genelde usluyumdur. Asıl Jenna ve Finley’ye dikkat etmen gerekmiyor mu?"

Sorunlu kız kardeşlerime baktığımda, onlar da "bu piç ne saçmalıyor?" dercesine şaşkın bir ifadeyle bana bakıyorlardı.

"Bu aptal kardeşim gerçekten hiçbir şeyi anlamıyor."

"Biz senin gibi mantık dışı hareketler yapmıyoruz abi. Biraz kendine baksana?"

Gerçekten sinir bozucu kardeşlerdi.

Abla hakkındaki fikrim biraz değişmiş olsa da, kız kardeşler hâlâ beş para etmezdi.

Louise-san sayesinde abla denilen varlığı kabul edebilir hale gelmiştim ama... Finley ve Marie gibi örneklere sahipken, kız kardeş benim için hâlâ bir felaketti.

Babam ve Nix özür dilemek için yola çıkmaya hazırlanırken koltuktan kalktım.

Bana şüpheyle baktıklarını görünce, onlarla gitmeyi teklif ettim.

"Ben de geliyorum. Ne de olsa bir Marki sayılırım. Belki bu unvan bir işe yarar, ha?"

Sadece adı Marki olan biriydim ama özür dileme yerinde olmam, olmamamdan daha iyiydi.

İkili biraz düşündükten sonra onlara katılmama izin verdiler.

"Senin gibi bir damada sahip olduğum için çok şanslıyım!"

Roseblade Kontu ile görüşmemiz şatodaki bir kabul odasında gerçekleşti.

Lüks mobilyalarla döşenmiş olan bu yer, muhtemelen Roseblade ailesinin mali gücünü sergilemek için özellikle bu kadar gösterişli tasarlanmıştı.

Fakir bir baron ailesi olan bizim gibileri sindirecek kadar görkemli olan bu odada, Roseblade Kontu bizi kocaman bir gülümsemeyle karşıladı.

Nix'e doğru kollarını açmıştı ama Nix bir anlık şaşkınlığın ardından ancak cevap verebildi.

"Da-Damat mı!?"

"Dorothea'yı kabul ettiğin için onu balkonda kucaklamadın mı?"

Roseblade Kontu’nun yüzündeki gülümseme hiç eksilmiyordu ama ses tonu resmen "Kızıma el sürdün, şimdi sorumluluğunu almayacak mısın?" der gibiydi.

Babama baktığımda, panik içinde ne yapacağını şaşırmış hâldeydi, pek bir yardımı dokunacak gibi durmuyordu.

"Iıı, şey, Kont hazretleri. Ge-Gerçekten evlendirmeyi mi düşünüyorsunuz? Biz taşralı soylularız, zaten statü farkımız da çok ama?"

Sınıf sisteminin hâlâ hüküm sürdüğü bir dünyada, evlenmek için bile bir sürü zahmetli kural vardır.

Bazen statü farkı olan bir evliliği gerçekleştirmek uğruna makamını ve onurunu çöpe atıp kaçan, sonunda her şeyini kaybeden insanlar olur.

──Bu arada, Marie için bunu yapanlar o beş aptaldı.

Kulağa nasıl geldiğine bağlı olarak bu bir kahramanlık hikayesi gibi görülebilir mi?

Aslında onların durumunda, Marie tarafından kandırıldıkları için olay tam bir rezalete dönüştü. Onları dolandıran Marie de, beş tane kuruş kazanamayan işsizi başına bela aldığı için durumları oldukça komik.

Ancak, her konuda istisnalar vardır.

Roseblade Kontu’nun bakışları bir anlığına bana döndü.

—Endişelenmene gerek yok. Nix-kun’un öz kardeşi olan Leon-dono bir Marki. Tek bir nesilde Marki rütbesine yükselmiş bir kahramanın ailesine karşı açıktan itiraz edebilecek kimse yoktur.

Ben Marki rütbesine kadar yükseldiğim için soyluluk hiyerarşisindeki ilişkiler iyice birbirine girdi. Nix’e karşı kendimi mahcup hissederek Roseblade Kontu ile konuşmaya başladım.

—Dorothea-san taşrada yaşayabilir mi? Şehirlerin aksine bizim oralar gerçekten tam bir mahrumiyet bölgesi.

Babam da Nix de defalarca kafa sallayarak beni onayladı.

Şehirde büyümüş bir genç kız taşrada yapabilir miydi?

Bu dünyadaki yaşam standartları, aynı ülke içinde olsa bile bölgelere göre büyük farklılıklar gösterir. Eski dünyamdaki gibi "Nerede yaşarsanız yaşayın elektrik, gaz ve suyunuz var!" denebilecek nimetlerle dolu bir ortam yok.

Bu yüzden akademideki kızlar taşra soylularından nefret ederdi.

Fakat Roseblade Kontu endişeye gerek olmadığını söyledi.

—Dorothea her şeye hazırlıklı. Nix-kun’un karısı olabilecekse her türlü toprakta yaşayabileceğini söylüyor. Gerekirse Roseblade ailesi olarak her türlü desteği sağlarız.

Kızı için Bartfault ailesine destek verecekmiş.

Minnet duyulacak bir teklif olsa da bizim için fazla iyi duruyordu. Kaba görünebileceğimi bilsem de Roseblade Kontu’na sormadan edemedim.

—Her şeyi önümüze altın tepside sunuyorsunuz. Altında başka bir iş mi var diye şüphelenmeden duramıyorum.

Gergin bir şekilde sorduğumda, Roseblade Kontu’nun muhafızları bu soruş tarzımı saygısızca bularak gardlarını almaya yeltendi. Ancak Kont, bir el hareketiyle onları durdurdu.

—Tatlı vaatlere hemen atlamaman önemli bir özellik. Önündeki hazineye karşı dikkatsizce atılanlar uzun yaşayamazlar. Bu temkinli tavrını takdir ediyorum.

Görünüşe göre beni sevmişti.

Roseblade Kontu bize arkasını döndü; bir an için bir şeylere kafa yoruyor gibiydi. Sonra hafifçe iç çekerek tekrar bize döndü. Yüzündeki ifade, nasıl desem, zor durumda kalmış bir adamın ifadesiydi.

—Madem artık bir bağ kuracağız, bir şeyleri gizlemenin anlamı yok. Zaten Nix-kun ve diğerleri Dorothea’nın hobisinden haberdar, değil mi?

Nix, tasma meselesini hatırlayıp sıkıntıyla onayladı.

—E-evet. Elbette bunu asla kimseye yaymayacağız.

—Tabii ki yaymayacaksınız. Aile yadigarı sırları saklamak gerekir, öyle değil mi?

"Aile" kelimesini garip bir şekilde vurgulamıştı. Sanki "Sen de artık aileden birisin ve bu sırrı paylaşan kişisin" der gibiydi.

Nix ise sürekli kendini kötüleyen savunmalar yapıyordu.

—B-ben ona denk değilim, Dorothea-san’a layık biri de değilim. Ayrıca asıl müthiş olan Leon, ben değilim.

—Kendi yetersizliğini kabul etmek de önemli bir şeydir. Sen dürüst ve iyi bir adamsın!

—Ama hiçbir başarım falan da yok?

—Ben senin potansiyeline güveniyorum. Ayrıca Nix-kun, hava korsanlarını temizlerken büyük yararlılık gösterdin. Kızlarımı da kurtardın. Başarıysa, bu fazlasıyla yeterli!

—Biz fakiriz, hanımefendiye sefalet çektiririm!

—Roseblade ailesi tüm gücüyle destek olacak, o yüzden sorun değil! İnsan, para, eşya... Ne eksikse söylemen yeterli!

—Maceracı olarak da sıradan biriyim, henüz hiçbir şeyi tam çözüme ulaştıramadım!

Nix akademide maceracı olmuştu ama benim gibi bir zindan temizlemişliği veya gizli bir hazine bulmuşluğu, yani net bir başarımı yoktu. Maceracılığa büyük önem veren Roseblade ailesi için Nix, değerlendirmeye bile alınmayacak bir seviyede olmalıydı.

Buna rağmen Roseblade Kontu tavrını bozmadı.

—Macera mı yaşamak istiyorsun? O zaman bizim organize ettiğimiz keşiflere katıl. Yeni bir uçan ada keşfetmeyi amaçlayan bir ekip topluyoruz. Başarılı olursanız, tüm şan ve şerefi sana bırakabilirim.

—H-hayır, o kadarı da ayıp olur. Öyle şeyleri kendi emeğimle başarmadıktan sonra bir anlamı kalmaz bence.

—Ne dedin! Kendi emeğinle mi başarmak istiyorsun? Nix-kun, sen gerçekten muazzam bir maceracısın!

Nix ne söylerse söylesin, Roseblade Kontu her şeyi olumluya yoruyordu.

Birbirlerini mi yanlış anlıyorlardı? Hayır, durum bu değildi. Yanımda süzülen Luxion, Roseblade Kontu’nun asıl niyetini sezmiş gibiydi.

'Şu anki konuşmanın akışından anlaşıldığı üzere, Roseblade Kontu ne yapıp edip Efendi'nin abisini ele geçirmek istiyor.'

—Haklısın. Nix’in kaçacak yolu kalmadı galiba.

Roseblade Kontu’nun sözlerini tercüme edecek olursak: "Seni asla elimden kaçırmam!" diyordu herhalde.

Ne dese iyiye yorulan Nix, kafa karışıklığı içinde iyice paniklemişti. Roseblade Kontu o hâldeki Nix’e seslendi.

—Bir süre daha burada misafirimiz olacaksınız, değil mi? Bu sürede birbirinizi daha iyi tanırsınız. Biriniz gidip Dorothea’yı çağırın, onlara rehberlik etsin.

—Emredersiniz!

Bir şövalye Dorothea-san’ı çağırmaya giderken, konuşmaya bir türlü dahil olamayan babam sonunda ağzını açabildi.

—Ben ne yapmalıyım şimdi?

Aynı şeyi ben de hissediyorum baba.

Roseblade şatosunun iç avlusu.

Nix, Dorothea-san tarafından şatoda gezdirilirken biz de Deirdre Senpai tarafından çaya davet edildik. İç avluya masa ve sandalyeler hazırlanmıştı; Roseblade ailesinin ikram ettiği çayın tadını çıkarıyorduk. Çay ve atıştırmalıklar lezzetliydi ama konu yine Nix’e geldi. Karanlık bir konu değildi ama pek iç açıcı olduğu da söylenemezdi.

—Nix’in işi bitti sayılır, değil mi?

Partiye katılanların çoğu Nix ve Dorothea-san’ın birbirine sarıldığı anı gördü. Görmeyenler de zaten başkasından duymuştur. Çevrede herkes "Düğün yakın mı?" diye dedikodu yapmaya başlamıştı bile. Hatta Roseblade ailesinin Bartfault topraklarına gittiği haberi, kulağı delik olanlara çoktan ulaşmış.

Partide bekletilen Clarice Senpai biraz hoşnutsuz görünüyordu.

—Roseblade ailesi kurtarıcılarına karşı ne kadar kaba bir aile böyle. Deirdre Senpai’yi kurtarmak için Atlee ailesi de hava gemisi ve birlik gönderdi ama yapılan bu muamele çok ağır.

Bekletilmesini mesele etmiş gibiydi ama gerçekten kızgın da sayılmazdı. Deirdre Senpai ise bu iğnelemeyi gülümseyerek karşıladı.

—Bizimle Bartfault ailesi arasındaki meseleye burnunu sokan siz değil miydiniz? Muhtemelen ailenizden ağzımızı aramanız yönünde emir almışsınızdır.

Clarice Senpai elindeki fincanı bıraktı, cevap vermek yerine çayından bir yudum aldı. Ortam gergin değildi ama birbirinin ağzını arayan soylu muhabbetleri yorucu olduğu için konuyu asıl meseleye getirdim.

—Deirdre Senpai’nin önünde söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama eğer abim bu evliliği reddederse ben de onu destekleyeceğim.

Eğer Nix gerçekten istemiyorsa, bu nişanı bozması için ona yardım etmeye kararlıydım. Bu kararlılığımı duymasına rağmen Deirdre Senpai beni zerre kadar suçlamadı.

"Başka bir deyişle, eğer o kabul ederse sen de karşı çıkmayacaksın, değil mi? Peki ya Angelica? Sen engel olmayı düşünüyor musun?"

Herkesin bakışları Angelica üzerinde toplandığında, Angelica çay fincanını sessizce masaya bıraktı.

"Ben Leon'un kararına uyarım. Ancak Leon'a el uzatırsanız... Siz olsanız bile acımam. Deirdre, Bartfalt ailesini yanına çekmekle yetin. Clarice, sen de boş yere beklentiye girme. Ben gayet ciddiyim."

Angelica'nın kırmızı gözleri birer yakut gibi parlayarak diğer ikisi üzerinde baskı kuruyordu.

Buna rağmen ne Deirdre Senpai ne de Clarice Senpai zerre kadar istifini bozmuş gibi görünmüyordu. İkisi de sadece gülümsemekle yetindi, cevap vermediler.

Ancak asıl merak ettiğim şey, neden benim adımın geçtiğiydi.

"Luxion, neden benim ismim ortaya atıldı?"

'Anlayışı kıt bir Efendi, bu ortamın bir nevi neşesi oluyor herhalde. Gerçi sizin gibi birinin neşe kaynağı olması, buradaki havanın ne kadar berbat olduğunun kanıtı.'

Durumu kavrayamayan bana Luxion her zamanki gibi iğneli sözlerle karşılık verdi. Her seferinde yaptığı şey olduğu için altta kalmadım.

"Ben saf ve temiz bir gencim, böyle sinsi niyetleri sezemem. Ama sen bu işlerde ustasın, değil mi?"

'Bu ne demek oluyor?'

"Yapay zeka olmana rağmen için fesat da ondan."

'Bu konuda sizinle yarışamam Efendi. Ayrıca, hangi yüzle kendinize saf diyebiliyorsunuz?'

Luxion ile ben atışmaya başlayınca Angelica hafifçe iç geçirdi.

"Leon sıkılmışa benziyor, o yüzden bu konuyu burada kapatalım. İkisinin durumunu kendilerine bırakalım, dışarıdan izlememiz yeterli."

Nix ve diğerlerinin kararına bırakmakta sakınca yokmuş gibi konuşuyordu ama bir soylu olarak bu gerçekten doğru muydu? Kendi adıma Angelica'nın bu tavrına minnettardım. Ancak hayalimdeki soylu toplumu evlilik gibi konularda çok daha katı ve sinir bozucu değil miydi? Aslında gerçekte de epey zahmetli işler dönüyordu.

Ben Luxion'ı elde edip sağı solu birbirine katarken bir anda inanılmaz bir yükseliş yaşadığım için, bu tür can sıkıcı bağları görmezden gelerek bugünlere gelebilmiştim. Bu yüzden normalde işlerin çok daha zor olduğunu sanıyordum. Gerçi evlilik dışındaki meseleler ve bağlar yüzünden zaten başım yeterince ağrıyordu.

"Hangisi olursa olsun fark etmez mi? Soylu evlilikleri sandığımdan daha esnekmiş."

Angelica gözlerini kıstı.

"Seninle ilgili her şey zaten istisnai bir hal alıyor. Neyse, daha eğlenceli bir konumuz yok mu? Leon sinsi sohbetlerden hoşlanmadığına göre başka şeylerden konuşalım."

Benim için konuyu değiştirmek istediğini söylüyordu ama bu sözleri Deirdre ve Clarice Senpai'ye karşı bir laf sokma değil miydi? Ayrıca az önce sinsi niyetlerden bahsettiğim için bana mı gönderme yapıyordu?

O sırada Livia ellerini çırptı.

"O zaman yüzen adalar hakkındaki hikayeleri dinlemek istiyorum!"

Livia'nın açtığı konu, yeni yüzen adalar bulmak üzerineydi.

"Leon-san'dan duymuştum, Roseblade ailesi yeni yüzen adalar arıyormuş, değil mi? Yüzen adalar öyle kolayca bulunabiliyor mu?"

Livia'nın sorusu üzerine Deirdre Senpai, "Hiç de kolay değil," diyerek detaylıca açıklamaya başladı.

"Artık yeni kıtalar keşfetmek neredeyse imkansız. Bu yüzden uygun büyüklükte bir ada bulduğumuzda onu çekip getirerek mevcut topraklarımıza bağlıyor ve arazimizi genişletiyoruz."

"Küçük bir ada bile devasa olmalı. Gerçekten taşınabiliyorlar mı? Daha önce hiç görmediğim için hâlâ inanamıyorum."

"Toprağı havada tutan uçuş taşlarını büyüyle kontrol ederek taşıyoruz. Ancak bu oldukça zorlu bir süreçtir. Bir hata yapılırsa büyük kazaların yaşanması işten bile değil."

Bu dünyadaki toprakların havada süzülmesinin sebebi, yerçekimini hiçe sayan ve uçuş taşı denilen madenlerin varlığıydı. Bu taşlar sayesinde uçan gemiler yapmak bile çocuk oyuncağıydı. Ne de olsa havada durma gücü süreklilik arz ediyordu. Geriye sadece bir itiş gücü sağlamak kalıyordu.

Deirdre Senpai, ada bulmanın zorluklarını anlatmaya devam etti.

"Her ada işimize yaramaz. Hiçbir şeyi olmayan, çorak bir adayı getirip bağlamanın bir manası yok. Kayalıklarla dolu kurak adalar nispeten kolay bulunuyor. Bizim asıl aradığımız, toprağı verimli olan adalar."

Onları dinleyen Clarice Senpai, kurak adaların nasıl değerlendirilebileceğinden bahsetti.

"Kurak bir ada olsa bile içindeki uçuş taşlarını kazıp satmak iyi kazanç sağlar. Ayrıca bu tür adalarda başka madenlerin bulunma ihtimali de var. Yani her şey onu nasıl kullandığına bakıyor."

"Kolay olsa kimse zorlanmazdı. Kayalık bir adayı kazıp araştırdıktan sonra hiçbir şey bulamazsanız büyük zarara uğrarsınız."

İkisinin konuşması ilgisini çekmiş olacak ki Angelica da söze girdi.

"Sadece taşıması bile masraflıysa, önce bir keşif ekibi kurup göndermeye ne dersiniz?"

Keşif ekibi gönderip kaynak bulunursa adayı taşıma fikrine Deirdre Senpai karşı çıktı.

"Belirli bir büyüklükteki grubu o çorak topraklarda hayatta tutmak için ne kadar ikmal malzemesi gerektiğini biliyor musunuz? Eğer bir şey çıkmazsa, uçuş taşlarını toplasanız bile zarar edersiniz."

"Denemeye değer. Birkaç kez başarısız olsanız bile bir kere tutturduğunuzda kâra geçme ihtimaliniz var. Sonuçta toplamda kârda olduğunuz sürece sorun yok."

Üçü bu konuda hararetli bir tartışmaya dalarken, soruyu soran Livia araya giremediği için mahcup bir halde kalmıştı. Onun yerine ben onunla konuşmaya başladım.

"Yüzen adalara neden bu kadar ilgi duydun?"

"Noelle-san bu konuyu merak ediyordu. Hani, Fidancık'ı sürekli saksıda tutmak ona yazık olur demişti ya."

Tekerlekli sandalyede oturan Noelle'e baktığımda çayını bitirmiş, fincanını masaya bırakıyordu. Livia ile konuşmalarımızı duymuş olacak ki ilgisinin nedenini açıkladı.

"Evet, öyle. Ama dikeceğimiz yer çok önemli. Eğer şartları iyi bir ada bulabilirsek orası harika olur diye düşündüm."

Fidancık gelecekte kesinlikle bir çıkar çatışması yaratacaktı, bu yüzden dikileceği yer büyük önem taşıyordu. Benim ailem için de bu bir sorundu. Gelecekte ben, Nix veya ailemizin çocukları, torunları Fidancık'ın hakları için birbirine girerse bu hiç komik olmazdı.

'Zaten birkaç adayı araştırıp listeye aldım.'

"Ha, öyle mi?"

'Evet. Sizin için yeni bir bölge hazırlamamız gerekiyor sonuçta.'

"Doğru ya. Benim ütopyamı Krallık'a peşkeş çekmiştik."

Normalde benim bölgem olması gereken ve içinde kaplıcası bulunan o yüzen adayı, Marie ve tayfasını hapsetmek için Krallık'a devretmiştim. O tipler yüzünden Luxion'a hazırlattığım, hayalimdeki huzurlu hayatı süreceğim yerden olmuştum.

Livia ve Noelle ile sohbet ederken Deirdre ve Clarice Senpai'nin kaçamak bakışlarla bize baktığını hisseder gibi oldum. Luxion tek gözünü ikisine çevirdi. Sessizce onları izleyen Luxion'ın bu hareketi dikkatimi çektiği için sebebini sordum.

"Neden onlara bakıyorsun?"

'—Önemli bir şey değil.'

O sırada Nix, Leonlardan farklı bir avluda, Dorothea ile bir bankta oturuyordu. İkisi, aralarında yaklaşık üç yumruk mesafe bırakarak yan yana tünemişlerdi.

"O çocuk bana gerçekten çok çektiriyor!"

"Vay canına."

Nix, ne ara olduğunu anlamadan Dorothea'ya dert yanmaya başlamıştı. Farkında olmadan maskesini indirmiş, samimi ve doğal bir üslupla konuşuyordu.

"Akademide kafasına göre ortalığı birbirine kattığı için, ağabeyi olarak ben de hor görülüyorum! Resmen bana yozlaşmış birinin abisiymişim gibi davranıyorlar. Öyle değil işte! Ben normal biriyim! Bizim ailede bir tek o çocuk tuhaf!"

"Bu gerçekten zor olmalı."

"Erkekler o Leon'un abisiyim diye benden nefret ediyor, kızlar ise benden korkuyor. Üstüne üstlük, Leon tuhaf bir şekilde yükseldiği için evlenemiyorum bile."

Leon'un ağabeyi olma konumu, Nix için pek çok açıdan sıkıntılıydı.

Yükselen kardeşinin konumunu kullanmayı aklının ucundan bile geçirmemesi, Nix'in iyi niyetli özünü ortaya koyuyordu.

Dorothea, gergin bir halde Nix'in eline dokundu.

"B-ben olsam, öyle dedikodulara aldanmam."

"Dorothea-san..."

Elinin tutulmasıyla Nix'in suratı kıpkırmızı oldu.

"Şu abime de bak, halinden hiç de şikayetçi değilmiş gibi görünmüyor mu!? İnsanı bu kadar meraka düşürüp kendisi randevunun tadını çıkarıyor, inanılır gibi değil."

Luxion'a emir verip ikisinin durumunu kontrol ediyordum.

Masanın üzerine yansıtılan görüntülerine bakarken, kadınlar heyecanla izliyordu.

Deirdre-senpai parmak ucuyla gözyaşını sildi.

"O ablamız normal bir randevuya çıkıyor... Eski ablamız olsaydı, beyefendinin boynuna tasmayı takıp peşinde gezdirirdi."

Sadece normal bir randevu olması bile duygulanılacak bir durummuş herhalde ama laf atmadan duramadım.

"Deirdre-senpai, siz de beni evcil hayvanınız yapmak istediğinizi söylemiştiniz, değil mi?"

Okul gezisi dönüşünde Düklük ile karşılaştığımız zamandı.

Ancak bu konudan haberi olmayan Angelica, Deirdre-senpai'ye ters ters baktı.

"Bu hikayeyi duymamıştım."

Angelica, Livia'ya bakınca o da her şeyi gizlemeden anlattı.

"Kesinlikle söyledi. Leon-san, 'Angelica'yı yüzüstü bırakamam ama gerisi umurumda değil' gibisinden şeyler söyleyince, bu küstah tavrını beğendiğini belirtti."

"Ö-öyle mi olmuş? H-hmm, bu hiç hoş değil."

Livia'nın açıklamasını duyan Angelica, bana kaçamak bakışlar atarak kızardı.

'Yapma. Ben de utanıyorum.'

O zamanlar Angelica'yı kurtarmak için acele ettiğimden, normalde asla söylemeyeceğim sözler sarf etmiştim.

Yüzümü iki elimle kapattığımı gören Livia gülümsüyordu.

"Erkekler hayatta bir kez olsun, bir prensesi kurtaran şövalye olmayı düşlerler, değil mi? Leon-san, öyle söyleyerek Angelica'yı kurtarmak için elinden geleni yapmıştı."

Ben sustuğumda, Angelica utanarak boğazını temizledi.

"Öhöm! Livia, bu kadar yeter. Leon zor durumda kalıyor, görmüyor musun?"

"Haklısınız. Ama o zamanki Leon-san gerçekten çok etkileyiciydi."

Kızardığımı gören Deirdre-senpai ve Clarice-senpai, keskin bakışlarını Livia'ya çevirdiler.

Gözlerinin önünde böyle flörtleşilmesi onları sinirlendirmiş olmalıydı.

Noel, görüntüde bir hareketlenme olduğunu söyleyerek sesini yükseltti.

"A, el ele tutuştular! Nix-san mutlu görünmüyor mu? Nereden bakarsan bak birbirlerine yakışıyorlar."

İkisinin halini mutlulukla izleyen Livia da Noel'e katıldı.

"Evet. İkisi de çok eğleniyor gibi görünüyor."

Başımı kaldırdım ve eğlenen Nix'i görünce ona imrendim.

Benim de birbirinden tatlı nişanlılarım vardı ama tek bir kadınla ilgilenen Nix'e gıpta etmiyor da değildim.

Birden fazla kadınla bağlanan benim için, Nix'in yaşadığı türden bir saf aşk göz kamaştırıcı geliyordu.

Açık konuşayım.

Şu anki durumumdan pişman falan değilim.

Fakat Nix'e özendiğim de bir gerçekti.

Ardından Luxion can alıcı darbeyi vurdu.

'Her iki tarafın da kalp atış hızı ve vücut ısısı hızla yükseliyor.'

"Luxion, açık konuş. Bu tam olarak ne anlama geliyor?"

'Heyecanlanıyorlar.'

"Nefret etmek falan, öyle bir his yok yani?"

'Olasılığın düşük olduğuna hükmediyorum.'

"Anlıyorum."

Benimle Luxion'un konuşmasını dinleyenlerin hepsi, "Bunu söylemenin daha uygun bir yolu vardır herhalde" der gibi bir yüz ifadesi takınmıştı.

Ne kadar örtbas etmeye çalışırsa çalışsın, Nix'in havalara uçtuğunu tüm veriler kanıtlıyordu.

Daha az önceye kadar "Bana uygun değil", "Karakteri şöyle" diye söylenip dururken, şimdi heyecandan ölmesi de pes doğrusu.

Neydi bu herif şimdi?

"O kadar söylendikten sonra, güzel kızı görünce hemen yelkenleri suya indirdi ya. Reddetmeye niyeti olsaydı yardım edecektim ama artık ne hali varsa görsün."

Ben boş vermiş bir tavır takınınca, Luxion bana sordu.

'O halde, Dorothea ile evlenmesine onay mı veriyorsunuz?'

"Baksana, herif halinden memnun."

Görüntüdeki Nix, Dorothea-san ile birlikteyken sadece toy bir çift gibi görünüyordu.

Oturduğum yerden kalkıp oradan uzaklaştım.

'Nereye gidiyorsunuz?'

"Peder ile validenin yanına. Abimin Dorothea-san ile arası iyiymiş diyeceğim. O ikisi bunu duyarsa biraz olsun rahatlarlar."

Gerçekten de insanı telaşa veren bir abiydi.

Nix, Dorothea'dan ayrılıp odasına döndüğünde, Bartfort ailesinin kullandığı oda olmasına rağmen içeride her nasılsa Roseblade Kontu vardı.

"Oğlum!"

Ve Nix'e "oğlum" diye hitap ediyordu.

"Kont? E-e, neden buradasınız?"

Roseblade Kontu, Nix'e yaklaşıp iki eliyle Nix'in sağ elini kavradı ve hızla yukarı aşağı sallamaya başladı.

"Havadisleri aldım. Sonunda kararını verdiğin için çok mutluyum."

"Ha?"

Nix şaşkınlık içindeydi ancak etraftaki ailesi onları çevrelemiş alkış tutuyordu.

Anne ve babası gözleri dolarak seviniyorlardı.

"Nix, madem sen seçtin, ben buna laf etmem."

"B-baba?"

"Bir kont ailesinin hanımefendisiyle yapabilir misin diye endişeliydim ama sen eskiden beri aklı başında birisin, o yüzden içim rahat. Tebrikler Nix."

"Anne!? Neler diyorsunuz siz!?"

Nix durumu kavrayamazken, Roseblade Kontu neşeyle konuştu.

"Marki Leon-dono'dan duydum. Madem gönlün varmış, keşke daha önce söyleseydin. Ama dürüst ve biraz çekingen birisin sanırım. Kız babası olarak bu içimi rahatlatıyor."

"H-hayır, henüz kabul ettiğimi falan söylemedim ki?"

Sohbetleri koyulaşmıştı ve Dorothea'dan hoşlandığı bir gerçekti.

Fakat evlilikle ilgili tek bir kelime bile etmemişlerdi.

Ayrıca konuşmalarını birinin dinlemiş olması imkansızdı.

'Eğlendiğimizi nereden biliyorlar?'

Nix'in şaşkınlığı karşısında, az önce gülümseyen Roseblade Kontu gözlerini kıstı.

Sıktığı elinden gıcırtı sesleri geliyordu.

"Kızımı beğenmedin mi yoksa?"

"Ö-öyle bir şey yok. Sadece, ben ona uygun değilimdir diye düşünmüştüm."

'Harika biri olduğunu düşünüyorum ama karakterlerimiz pek uyuşmaz herhalde.'

Roseblade Kontu tekrar gülümsedi.

"O zaman sorun yok. Senin kızıma layık olduğunun kefili benim!"

Kimsenin itiraz etmesine izin vermeyecek bir tavırdaydı.

Nix neden böyle olduğunu kendi kendine sorarken, görüş alanına pis pis sırıtarak alkış tutan Leon girdi.

'Y-yoksa bu herif mi!?'

Nix, Leon'a hesap sordu.

"Leon, yoksa perde arkasındaki kişi sen misin?"

"Perde arkası mı? Neden bahsediyorsun? Sadece aranızı iyi görünce bunu pederle valideye söyledim. Onlar da 'madem Nix karar vermiş' dediler."

"Aramızın iyi olduğunu nereden anladın? Sen orada bile değildin!"

Bu soruya cevap veren Luxion oldu.

— Ben rapor ettim. Bu arada; kalp atış hızı, vücut ısısı ve yüz ifadeleri gibi verilerden yola çıkarak ikinizin de uyarılmış bir durumda olduğunuzu saptadım, bunu da rapora ekledim.

"Luxion, sen de mi buna ortak oldun! Her zamanki gibi Leon'u durdursana!"

— Dışarıdan bir gözle bakıldığında, şu anki ağabeyiniz Dorothea'ya sırılsıklam aşık. Angelica ve diğerlerinin de görüşü bu yönde olduğu için bir yanlışlık olması imkansız. Elini tuttuğunuz andaki kalp atış hızı değişimlerini ekrana yansıtmamı ister misiniz? Dorothea yüzünden heyecandan ölüyordunuz, değil mi?

"Elini tutunca kalbin güm güm attı değil mi?" tarzındaki bu sözler karşısında Nix utancından yerin dibine girdi.

"Söylenecek laf mı bu şimdi!"

Konuşulanları dinleyen Kont Roseblade sırıttı.

"Demek Dorothea seni bu kadar heyecanlandırdı. Bir baba olarak karmaşık hisler içindeyim ama kızımı sevdiğin gerçeği değişmiyor. Hemen nişan işlemlerine başlayalım."

"Ş-şey, henüz kendimi hazır hissetmiyorum..."

Nix'in olan biteni kavrayamamış halini gören Leon, bezgin bir tavırla iç çekip konuştu.

"Abi, sen de amma korkak çıktın."

Nix içinden geçirdi:

'Bunu sen mi söylüyorsun lan, seni gidi ödlek piç!'

Olanları izleyen Angie, Livia, Noel ve hatta Leon'un ailesinin bile aklından geçenleri Luxion dile döktü.

— Efendim, bu kesinlikle sizin kurabileceğiniz bir cümle değil.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.