"Roseblade hanedanının ana üssü, hayal ettiğimden farklıymış."
'Nasıl bir manzara hayal ediyordunuz?'
"Canım, hani her köşede haydut kılıklı maceracıların kol gezdiği bir yer falan işte. Maceracı gururunun çok güçlü olduğunu duymuştum, haliyle daha fazla maceracı barındıran bir toprak parçası bekliyor insan, değil mi?"
'Efendimin maceracılara dair imajını şimdi daha iyi anladım. Siz, kendiniz de dahil olmak üzere tüm maceracıların birer haydut olduğunu düşünüyormuşsunuz.'
"Pek de farkımız yok sayılır, ha? Bu ülkenin kralı bile haydutun teki sonuçta."
Görünüşü düzgün olsa da içi berbattı.
Şu an, davet üzerine geldiğimiz Roseblade hanedanının bölgesindeydik. Luxion ile birlikte şehrin içinde gezintiye çıkmıştık.
Luxion çevreyi inceleyerek konuştu:
'Genişlemeye devam etmişler ancak çok fazla israf var. Verimlilik açısından bakıldığında, iyileştirilmesi gereken pek çok nokta mevcut.'
"Bu bir oyun değil. Her şeyin öyle kolayca yapılabileceğini sanma."
Eski hayatımda bile bir yol yapmak için mahalle sakinlerine açıklama yapmaktan tut, arazinin satın alınmasına kadar bir sürü sorun çıkardı. Sırf verimlilik uğruna büyük çaplı değişiklikler yapmaya kalkarsan, kesinlikle başın ağrır.
'Soylu sınıfı mevcutsa, bu işlerin sizin sandığınızdan çok daha kolay çözüleceğini düşünüyorum. Mutlak bir otoritenin olmasının avantajı, yukarıdan aşağıya doğru kararların hızla uygulanmasıdır.'
"En nihayetinde başkasının toprağı, benim laf söylemeye hakkım yok."
'Haklı bir önerme.'
Roseblade hanedanının şatosu, surlarla çevrili bir kale şehirde bulunuyordu. Krallık başkenti kadar büyük olmasa da bizim malikaneyle kıyaslanınca inanılmaz gelişmişti. Taş binalarla bezeli sokakların öyle bir havası vardı ki, sadece yürümek bile keyif veriyordu.
'Bundan ziyade, böyle gizlice kaçmanız doğru mu?'
"Parti bu gece. O zamana kadar özgürüm, değil mi? Ayrıca bu seferki başroller babamla abim. Ben sadece yan karakterim, orada olmasam da olur. Zaten gemide hapis tutulan bendim."
Luxion'a sitem dolu bir bakış attığımda, lensini benden kaçırıp başka yöne çevirdi.
'Angelica ve diğerlerinin kararıydı. Aslında sizi savaş alanına bile göndermek istemiyorlardı.'
Angelica ve diğerlerinin ricası olunca kıramıyor gibi davranan Luxion'un bu tavrına karşılık ben de hafifçe iç çektim.
"Çok fazla endişeleniyorlar."
Ellerimi pantolonumun ceplerine sokup yürümeye devam ettim. Sağ omzumun üzerinde süzülen Luxion'un bugün yine dırdırı üzerindeydi.
'Bir süre zihinsel olarak dinlenmenizi öneririm. Ne de olsa efendim— Acil kaçınma!'
Luxion olduğu yerden hızla çekilince, tam yanımdan bir taş vızıldayarak geçti.
"Tehlikeli be! K-kim var orada!"
Arkamı döndüğümde, tam olarak "velet" diyebileceğim bir grup çocuk duruyordu. İçlerinden biri burnunun altını başparmağıyla siliyor, sağ elinde ise bir taş tutuyordu.
"Şuna bakın, garip bir şey var! Ona isabet ettiren kazanır!"
Birdenbire ortaya çıkıp Luxion'u hedef tahtası yaparak oynamaya başlamışlardı. İnsanlara taş atmak falan, bayağı sert oyunlar oynuyorlardı. Üzerimde günlük kıyafetler olduğu için beni sıradan biri sanmış olmalıydılar.
'—Yeni insanlık işte.'
Luxion'un mırıldandığı huzursuz edici sözleri duyunca onu sağ elimle kavradığım gibi çocuklardan kaçmaya başladım. Luxion bu durumdan memnun görünmüyordu.
'Neden kaçıyoruz? Bunu Kont ailesine bildirip hak ettikleri cezayı almalarını sağlamalıyız. Efendim bu ülkenin bir Markisidir ve onlar ağır bir suçtan yargılanmayı hak ediyorlar.'
"Kes sesini de kaçalım. Başımın ağrımasını istemiyorum!"
Çocuk bile olsan bir soyluya karşı gelirsen suçlu sayılırsın. Bu dünyanın değer yargısı böyle. Holfort Krallığı benim standartlarıma göre halka karşı nazik bir ülke sayılır. Ancak durup dururken bir soyluya diklenirsen yargılanman kaçınılmazdır. En iyisi kaçıp meseleyi büyütmemek diyerek ana caddeye doğru koştum. Buralar onların oyun alanı gibiydi, ara sokaklara girersem beni köşeye sıkıştırabilirlerdi. Aksine, herkesin içinde ana caddeye çıkmak daha mantıklıydı.
"Kahretsin, herif çok hızlı!"
Peşimden koşan çocuklarla aramdaki mesafe açılıyordu.
"Beni küçümsemeyin veletler! Zindanlarda dövülmüş kaçış hızımı görün de aklınız başınıza gelsin!"
Luxion'u kucağımda taşıyarak çocukları ektikten sonra rastgele bir kafeye daldım.
"Hah... Yoruldum be."
Masaya oturup Luxion'u serbest bıraktığımda garson sipariş almak için yanımıza geldi. İçecek bir şeyler istedim. Garson uzaklaşınca Luxion hesap sorar gibi üzerime geldi.
'Neden kaçtınız? Bize karşı bariz bir düşmanlıkla saldırdılar.'
"Çocuklar işte, görmezden gel."
'—Bu bir emir mi?'
"Öyle de denebilir. Bir de... Öyle yapmanı rica ediyorum diyelim."
'Rica mı?'
Çocuklara karşı sert davranmak benim kişisel kırmızı çizgimdi. Belki de eski hayatımdan kalma bir değer yargısıydı ama şahsen hoşuma gitmediği için yapmıyordum.
"Görmezden gelinebilecek bir şeyse sorun yok. Yok, dur bir dakika. Bu veletlerin ailelerine haber verip bir güzel fırça yemelerini sağlamak daha mı iyi olur acaba? Bu sefer ben alttan aldım ama başka bir soyluya denk gelselerdi olay çıkardı."
Kendi kendime onaylayarak başımı sallarken, Luxion düşüncelerimi özetledi.
'Yani onları yargılatmayacaksınız ama intikam mı alacaksınız? Çocuklara el sürmeme prensibiniz nerede kaldı?'
"Sinirimi bozdular, o yüzden ödeşeceğiz."
'Ne kadar dar görüşlüsünüz.'
"Daha önce de söylemiştim, bu halimi sevmediğimi kim söyledi? Hem şimdi azar işitmeleri onlar için daha iyi olur. Onların geleceği için endişeleniyorum. Çocukların yarınını bile düşünen benim gibi birinin ruhunun ne kadar yüce olduğunu düşünmüyor musun?"
Kendi söylediğim sözlerin ne kadar yapmacık olduğunun farkındaydım ama birilerinin onları haşlaması gerekiyordu. Kalabalık yerlerde taş atmak tehlikeliydi, bu alışkanlıklarından vazgeçmelilerdi.
'Yüce ruhlu bir insan, intikam peşinde koşmak yerine bizzat kendisi azarlamaz mıydı?'
"O da doğru ya, neyse. Hadi, şu çocukların kim olduğunu bulup ailelerine haber verelim. Geceye kadar vakit geçer işte."
'—Eğer böyle tatmin olacaksanız, buyurun kafanıza göre takılın.'
Ve böylece kötülük defedildi!
Çocukların evlerini bulup ana caddede taş attıklarını ailelerine tek tek yetiştirdim. Tahmin ettiğim gibi, çocukların hepsi ailelerinden sağlam bir zılgıt yediler.
Roseblade hanedanının şatosuna döndüğümde, ailemin de bulunduğu büyük odada olan biteni Angelica ve diğerlerine anlatıyordum. Angelica bana bakarken yüzünde tarif edilemez bir ifade vardı.
"Gizlice kaçıp ne yapıyorsun diye merak ediyordum, meğer çocuklardan intikam alıyormuşsun öyle mi? Leon, biraz durulmayı düşünmez misin?"
Livia ise yaptıklarım karşısında ne düşüneceğini şaşırmış gibiydi.
"Ş-şey, yani ileride sorun çıkarma ihtimalleri olduğu için şimdiden uyarılmaları iyi olabilir tabii. Ama evlerine kadar gidip şikayet etmek biraz..."
Tekerlekli sandalyede oturan Noel'in ise yüzü seğiriyordu.
"O kadarını da mı yaptın? Onlar daha çocuk. Orada azarlayıp bitirseydin ya."
Üçü de yaptığımı tam olarak reddetmese de pek onaylar gibi de durmuyorlardı. Benden hafifçe tırsan bu üçlüyle sohbet ederken Colin içeri girdi.
"Noel abla, annem seni çağırıyor."
"A, öyle mi? Gitmem lazım o zaman."
Noel tekerlekli sandalyeyi elleriyle hareket ettirmeye çalışırken, bizim iyi çocuk Colin hemen arkasına geçip sandalyeyi itmeye başladı.
Bizim Colin, o sokaktaki veletlerden ne kadar da farklıydı.
Bir abi olarak gurur duydum.
"Ben iterim."
"Her zamanki gibi sağ ol."
Noel tarafından övüldüğü için mutlu olan Colin, yüzü kızararak hafifçe başını öne eğdi.
İkili uzaklaşırken, onları izleyen Ange elini alnına koydu.
"Görünüşe göre ilk aşk kavuşulamaz bir şeymiş ama çocukcağız için üzüldüm doğrusu."
Livia da Colin'in arkasından hüzünle bakıyordu.
"Colin-kun normalde de Noel-san'ın tekerlekli sandalyesini ittiği için yüz yüze gelme fırsatları pek olmuyor. Yüz yüze gelseler bile utancından kaçıp gidiyormuş zaten."
Ange ve Livia kendi aralarında ciddi bir meseleymiş gibi konuşmaya devam ettiler.
"Bu yüzden mi Noel fark etmiyor? Dışarıdan bakınca her şey gün gibi ortada oysa."
"Utanıp arkasına geçtiği için Noel-san'ın Colin-kun'un yüzünü tam olarak görememesi asıl sorun. Konuşsalar bile ağzından tek kelime çıkmıyormuş."
"Kısır döngü desene. Ama etraftakilerin ona söylemesi gerekir mi bilemedim."
"Hımm, ben olsam..."
—Neden bahsediyorlar acaba?
"Siz ikiniz, ne hakkında konuşuyorsunuz?"
Ben saf bir merakla sorunca, Ange ve Livia şaşkın yüzlerle bana baktılar.
İkisi birbirine bakıp kafalarını iki yana salladılar ve bana hiçbir şey anlatmadılar.
"Eee, ne oldu? Luxion, sen biliyor musun?"
'—Efendi, gerçekten çok duygusuzsunuz. Bir bakıma saygıyı hak ediyorsunuz.'
"Ne demek şimdi bu? Anlatsana."
'Lütfen kendiniz düşünün.'
Sonuç olarak kimse bana cevap vermedi.
Roseblade hanesindeki parti, babamın ve abimin isteği doğrultusunda sadece ilgili kişilerin katılımıyla gerçekleşti.
Ayakta verilen bir davet şeklindeydi; resmiyetten uzak, huzurlu bir atmosfer vardı.
Ben tabağıma yemek doldururken; babam ve abim, Roseblade hanesinin mensupları tarafından kuşatılmış, hava korsanlarını hakladıkları için teşekkür yağmuruna tutuluyorlardı.
İkisi de hallerinden pek memnun görünmüyordu, ben ise bu durumu uzaktan izliyordum.
Kont Roseblade'in yanında Deirdre Senpai ve Dorothea-san da vardı.
"Partinin başrolü olmak zormuş," diye dışarıdan biriymişim gibi mırıldanınca, yanımda duran Luxion bu sözümü yakalayıp sohbete dahil oldu.
'Partilere alışık olmadıkları içindir. Efendi, demin beri sadece et yemeklerine elinizi sürüyorsunuz. Sebze tüketmenizi şiddetle tavsiye ederim.'
"Keyfim isterse bir ara bakarım."
'—Anlıyorum.'
Az önce Luxion'un verdiği cevabı taklit edince, bunu anlayıp pek hoşnut kalmamış gibi bir hal aldı.
Yapay zeka olmasına rağmen duyguları ne kadar da zengin bir tip.
Etrafıma bakındığımda, tekerlekli sandalyesindeki Noel'in de etrafının kalabalıklaştığını gördüm.
Anlaşılan ona Alzer Cumhuriyeti'ndeki durumları soruyorlardı.
Kutsal Ağaç Fidanı'nın rahibesi olması sebebiyle etraftakilerin ilgisini epey çekmişti.
Yanında annem ve Colin de vardı.
Bir şey olursa yardıma giderim diye onlara göz kulak olurken, Livia yanıma gelip kolumu tuttu.
"Liva-san, elbisem tuhaf durmuyor değil mi?"
"Sana yakışmış."
Elbise giymeye alışık olmayan Livia, görünüşü konusunda endişeliydi.
"Ange ile birlikte hazırlattık ama böyle pahalı bir elbiseyi giyme fırsatım pek olmuyor. Garip görünmüyor muyum?"
Beyaz ve mavi renklerin ağırlıkta olduğu elbise, Livia'nın imajıyla tam uyumluydu.
Endişeli görünen Livia'nın yanına yaklaşıp koluna giren ise kırmızı elbiseli Ange oldu.
O gayet vakur duruyordu ve belli ki elbise giymeye çok alışıktı.
"Sana yakıştı, endişelenme. Ondan ziyade, Kont Roseblade seninle konuşmak istiyormuş Leon."
"Ha? Benim pek niyetim yok ama."
Reddetmeye yeltendim ama Ange izin vermedi.
Sanki bir çocuğu nazikçe azarlarmış gibi beni ikna etmeye çalıştı.
"Karşı taraf, davet ettiği bir Marki'yi görmezden gelemez. Sadece biraz havadan sudan konuşacaksın. Şimdiden bu durumlara alış."
Beni davet eden Kont Roseblade'e sadece bir selam vereceğimi duyunca, gönülsüzce de olsa kabul ettim.
Ange, Livia'dan bir ricada bulundu.
"Noel'i de buraya getirir misin?"
"Tabii."
Livia, Noel'i çağırmaya gidince Ange koluma girdi.
Kollarımız birbirine kenetlenince yüzünü yaklaştırıp kulağıma fısıldadı. Nefesi kulağıma çarpınca huylandım ama Ange'nin sesi her zamankinden daha etkileyici geliyordu.
"Partinin atmosferi biraz tuhaf."
"—Acaba intikam mı alacaklar?"
Alışık olduğumdan farklı, elbise içindeki hali beni biraz heyecanlandırmıştı sanırım.
Ancak Ange partinin gidişatıyla ilgileniyordu.
Daha önceki kaba davranışlarımızın intikamını burada mı alacaklar diye tetikte beklerken, Luxion bu ihtimali reddetti.
'Böyle bir şey söz konusu değil. Çevrede herhangi bir tehlike yok ve yemeklerde zehir tespit edilmedi. Angelica yanılıyor olmasın?'
Bunu duyunca rahatladım ama Ange fikrini değiştirmedi.
"Hayır, bir şeyler garip. Bu bir düşmanlık değil ama yine de aklıma takılıyor."
Ange'nin sezgisi miydi, yoksa duyuları mı?
Her halükarda, ortamdaki atmosferde bir gariplik hissetmişti.
Ben de merak edip etrafı kolladım ama tuhaf bir durum yoktu.
Partiye Clarice Senpai de katılmıştı ve kalabalık bir grubun ortasında, neşe içindeydi.
Parti başladığından beri hep aynı durumdaydı.
Konuşmak istesem bile yanına yaklaşmak mümkün görünmüyordu, bu yüzden Clarice Senpai ile henüz konuşamamıştım.
"Hımm, pek garip bir durum göremedim ama..."
Tam o sırada Livia, Noel'i getirdiğinde; sanki zamanlamayı bekliyormuş gibi Kont Roseblade, Deirdre Senpai ile birlikte yanımıza geldi.
Ancak Dorothea-san yanlarında yoktu.
Gözlerimle arayınca, kalabalıktan kurtulup duvar kenarına kaçmış olan Nixt ile birlikte olduğunu gördüm.
Ange da bunu fark etmiş olmalıydı.
"Bu konularda bile kardeşine ne kadar çok benziyorsun."
"Ne?"
"Hiç, boş ver."
Ange kıkırdayarak güldü ama Kont Roseblade yaklaştığında bir ayağını geri çekip hafifçe dizlerini kırarak resmi bir selam verdi.
Livia da biraz gecikmeli olarak onu taklit etti ama Ange'nin hareketleri çok daha alışılmış ve zarif duruyordu.
Kont Roseblade önüme geldiğinde neşeyle söze girdi.
"Sizinle böyle yüz yüze ilk kez geliyoruz. Hakkınızda pek çok söylenti duydum, Marki Bartfalt. Öncelikle, kızlarımı kurtardığınız için size minnettarım."
Benden yaşlı olsa da ben bir Marki olduğum için Kont Roseblade oldukça nazik bir üslup kullanıyordu.
—Bir yetişkinin bana karşı bu kadar resmi konuşması beni zorda bırakıyor.
"Be... Ben de davetiniz için teşekkür ederim."
Benim bu tutuk selamlaşmamla sohbet başlarken, Deirdre Senpai yardımıma koştu.
"Doğrusu, Kahraman Hazretleri'nin etrafı epey bir çiçek bahçesi gibi."
"Bana fazla bile bunlar."
Zoraki bir gülümsemeyle cevap verdim.
Kelli felli adamlarla ciddi konuşmalar yapmaktansa, tanıdık birinin hafif laf sokmalarına maruz kalmak çok daha iyiydi.
Ancak Kont Roseblade şaka yapmaya başladı.
"Kahramanlar kadınlara düşkün olur derler. Bir Marki için bu kadarı az bile değil midir?"
"Yok canım, bence fazlasıyla yeterli."
"Hiç de bile. Yeni bir kahramanın soyunu devam ettirmek lazım. Bir baronun üçüncü oğluyken, büyük maceraların sonunda şimdi bir Markisiniz. Tek bir nesilde bu kadar yükselen bir kahraman Holfort Krallığı'nda tektir. Sizin gibi bir kahramanın çevresinde çok daha fazla kadın olsa bile bu hoş görülecektir."
Roseblade hanesinin kökeni de maceracılara dayanıyordu sonuçta.
Beni böylesine yüksek değerlendirmelerinin sebebi, kuşkusuz bir maceracı olarak başarılı olmamdan kaynaklanıyor.
Sanki bir akrabam aşk hayatımla dalga geçiyormuş gibi hissediyorum ve bu durum içimi gıcıklıyor.
Göz ucuyla bizim üçlüye baktığımda, gülümseyerek konuşulanları dinlediklerini gördüm.
Bu kadarcık bir konuşmaya öfkelenecek halleri yoktu ya.
"Bu arada, bizim Deirdre hakkında ne düşünüyorsunuz?"
"Ha? Şey, çok güzel olduğunu düşünüyorum."
Deirdre-senpai hakkında soru sorulduğunda, her zamanki gibi güzel demekten başka bir cevabım olmuyor.
Göz alıcı sarı bukleleri ve Ange’nin aksine üzerine tam oturan mavi elbisesiyle gerçekten şık görünüyor.
Deirdre-senpai yelpazesini açıp ağzını gizledi.
"Tabii ki öyle düşüneceksiniz."
Cevabımı duyan Kont Roseblade gür bir kahkaha attı.
"Kızım, bir kahramandan bunları duyduğu için çok mutlu oldu. Öyleyse, lütfen bu gecenin tadını çıkarın."
Kont Roseblade ve yanındakiler oradan ayrıldı.
Rahatlayarak hafifçe iç çektim.
"Ah be, çok gerildim."
'Oldukça tutuk bir selamlama oldu. Güç karşısında sindiniz mi?'
"İnkar etmiyorum. Ne de olsa ben ürkeğin tekiyim."
Ben şaka yollu takılırken, Luxion 'Ürkekler çok daha mütevazı olur' diyerek lafı yapıştırdı.
Ancak Ange’nin ifadesi biraz sertti.
Dudaklarında bir gülümseme olsa da gözlerinin içi gülmüyordu. Bakışlarını Kont Roseblade ve Deirdre-senpai’nin olduğu tarafa dikmişti.
"Roseblade hanesi fazla açgözlü davranıyor."
"Ne konuda?"
Keyfi kaçmış Ange’ye bakıp kafamı yana eğdiğimde, üzerindeki gerginliği atan Noel araya girip durumu netleştirdi. Az önceki soru hakkındaydı bu.
"Leon, o soruyu yanlış anladın ama... Aslında 'dördüncü eş olarak nasıl?' demek istiyordu, değil mi?"
"—Olamaz artık."
Ne kadar ileri giderlerse gitsinler, kızını dördüncü eş olarak teklif etmek de neyin nesiydi?
Benim dünyamda böyle bir şey asla olmazdı.
Yanında dünya güzeli üç kadınla gezen bir piç görsem, bir erkek olarak kıskançlıktan onu yumruklamak isterdim.
Üzerine bir dördüncüye asla izin vermezdim.
Ancak Livia da diğer ikisiyle aynı fikirde görünüyordu.
"Kont'un bakışları bir anlığına çok keskinleşti. O kesinlikle şaka yapmıyordu."
Kont Roseblade de muhtemelen bana bakıp "Yanında üç güzel kadınla geziyor" diye içten içe öfkelenmiş olmalıydı.
Bir erkek olarak bu hissini anlayabiliyordum.
"Kıskançlık değil mi? Ben de yanında üç güzel kadınla gezen birini görsem, içimden sürekli başına kötü bir şeyler gelmesi için dua ederdim."
Başkasına talihsizlik dilemek insanı mutlu etmezdi.
Bunu biliyordum ama kıskanmadan da edemezdim.
—Kıskanılan tarafa geçeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu.
O sırada Luxion her zamanki gibi iğneleyici bir yorum yaptı.
'Tanıştığımızdan beri zerre gelişim göstermediniz. Bir kez olsun beklentilerimi iyi yönde boşa çıkaramaz mısınız?'
Artık aramızdaki bu iğnelemeler ve laf sokmalar günlük konuşma haline gelmişti.
"Keyfim olursa değerlendiririm. Ondan ziyade, Nix nerede?"
Konuşurken ailemin olduğu yere göz gezdirdim ama sadece Nix ortalıklarda görünmüyordu.
Ange, az önceki halinin aksine şimdi eğleniyormuş gibi bir sesle cevap verdi.
"Şu sıralar köşeye sıkışmış olabilir mi acaba?"
"Nix mi köşeye sıkışacak? Ha, bir dakika bekle!"
Parti salonundan balkona çıkan Nix, gerginlikten kurtulmak için derin bir nefes alıp korkuluklara yaslandı.
"Amma gerildim be..."
Ne yiyip içtiyse tadını bile anlamamıştı, sadece kendini oraya ait hissetmiyordu.
Normalde asla muhatap olmayacağı soylularla konuşmaktan yorulmuştu. Bir daha böyle bir şeye katılmak istemediğini düşünürken, salonu beraber terk ettikleri Dorothea kıkırdayarak güldü.
"Savaş alanında o kadar başarılıydınız, ama partilerden pek hoşlanmıyorsunuz demek."
Nix parmağıyla yanağını kaşıdı.
"Böyle yerlere alışık değilim. Bizim evde parti dendi mi ortam çok daha neşeli olur."
Neşeli demişti ama aslında gürültülü demek daha doğruydu.
Görgü kurallarının önemsenmediği, kahkahaların ve kavgaların eksik olmadığı türden partiler...
Nix aslında bundan biraz nefret ederdi.
Gereksiz yere gürültü patırtı koparmaktansa her zamanki gibi olmanın yeterli olduğunu düşünürdü.
Fakat böyle "gerçek" bir partiye katılınca, o rahat partileri özler hale gelmişti.
"Akademi'deyken katılmaz mıydınız?"
"O zamanlar arkadaşlarım vardı, öğrenci oldukları için saçmalayan aptallar da çıkıyordu. Ama bizim gibi sıradan sınıftakiler için buralar uzak dünyalardı işte."
Akademi günlerinden bahsedince Dorothea’nın yüzüne hüzünlü bir ifade çöktü.
"Ben yalnız kalmayı severdim, bu yüzden pek anım yok. Şimdi düşününce keşke daha fazla kişiyle konuşsaymışım diyorum. Öyle olsaydı böyle zamanlarda zorluk çekmezdim."
"Böyle zamanlarda mı?"
'Ne demek istiyor acaba? Yoksa benimle arkadaş mı olmak istiyor? Olamaz herhalde.'
Berbat bir ilk tanışma yaşadığı birine "arkadaş olalım" demesi imkansızdı.
Nix böyle düşünerek Dorothea’nın sözlerini bekledi.
Dorothea heyecandan olsa gerek, nefes alışverişi düzensizleşmişti.
Kararını vermiş gibi Nix’e ciddi bir ifadeyle bakıp elini göğsüne koydu.
"Nix-sama, bana bir şans daha veremez misiniz?"
"Şans mı? —Ha, şans derken!?"
Dorothea’nın ne demek istediğini birkaç saniye gecikmeyle anlayan Nix şaşkınlığa uğradı.
"Ben ciddiyim. Size gerçekten aşık oldum. Lütfen, bana bir şans daha verin."
"Hayır, yani şey!? Ama ben, bakın! Daha önce de söyledim, ben huzurlu bir evlilik istiyorum, hobilerimizin uyuşacağını sanmıyorum."
Ne kadar güzel olursa olsun, bir insanı evcil hayvanı yapmak istediğini söyleyen Dorothea, Nix’in kalemi değildi.
Fakat Dorothea kararlıydı.
"Seven taraf kaybedermiş. Evcil hayvanınız olmaya razıyım. Hayır, Nix-sama’nın istediği türden bir eş olacağım."
"Ş-şey, böyle kendini zorlaman iyi değil bence. Sabretmek sağlığa zararlıdır."
'Zaten evleneceğin kişiye evcil hayvan muamelesi yapmak ne demek! Ruh sağlığım elden gider!'
Nix bir şekilde oradan kaçmaya çalışıyordu ama ne yazık ki burası Roseblade hanesinin kalesiydi.
Balkonun girişine baktığında, perdeleri kapalı büyük cam kapının arkasında insan gölgeleri fark etti.
Dorothea iki elini kenetleyip başını öne eğerek gözyaşı döktü.
"O zaman ne yapmam gerekiyor? Sizin tarafınızdan kabul edilmek için ne yapmalıyım?"
"Ş-şey, şimdilik gözyaşlarını silsen iyi olur! Hem bak, ailen de böyle bir şeye izin vermez herhalde, değil mi? Ben sana karşı kaba davrandım."
"Karşılıklı değil miydi zaten? Ben de size tasma hazırlamıştım."
Nix içinden "Ne korkunç bir konuşma geçiyor" diye geçirirken durumu bir tarttı.
Karşısındaki kadın neden kendisine bu kadar takmıştı?
"Bu bir ilk."
"N-ne ilk?"
"Kalbim ilk defa bu kadar hızlı çarpıyor. Doğduğumdan beri ilk kez böyle hissediyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum."
Soğuk bir izlenim bırakan yetişkin bir kadının, bir çocuk gibi ağladığını görmek Nix’in içini sızlattı.
O haline daha fazla dayanamayarak onu teselli etmek için kollarına aldı.
Ay ışığının altında Dorothea’nın ne kadar güzel göründüğü ya da ağlayışını görünce bir şeyler yapması gerektiğini hissetmesi... Sebebi her ne olursa olsun, normalde abilik yapmak için kendini paralayan Nix'in onu öylece bırakması mümkün değildi.
Sarılınca Dorothea şaşkınlıktan kaskatı kesildi.
İkisinin de kalp atışları hızlanmıştı.
"Ş-şey..."
Sonrasını hiç düşünmemiş olan Nix de bocalamaya başladı ama Dorothea da ona karşılık verince, ikili bir süre balkonda öylece kaldı.
"Neler yapıyorsun öyle be abi!"
Balkona dikizleyen ben, Nix'in Dorothea-san'a sarıldığını görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Nereden bakarsan bak Nix’in tipi olmayan bir kadına kendi isteğiyle sarılması da neyin nesiydi? Ne düşünüyordu bu adam?
Balkonu izleyen Livia, kıpkırmızı bir suratla utancından kıvranıyordu.
"B-birdenbire sarılması hiç beklemediğim bir hareketti."
Fikri sorulan Noel ise gözleri parlayarak Nix ve Dorothea-san'ı izliyordu.
"Ama tam bir ideal değil mi? Sevdiğin kişiye itiraf etmek cesaret ister sonuçta."
Kendi yaşadıklarını mı hatırladı nedir, Noel’in de yanakları al al olmuştu.
Anjel ise yanımda durmuş, yan gözle bana bakıyordu.
"Kardeş oldukları için benziyorlar sanmıştım ama Nix-dono bizzat harekete geçti. Leon, sen de ondan biraz örnek almalısın."
"Bana daha çok bir anlık bir gaflete kapılmış gibi geldi ama?"
Nix'in bir kadına karşı bu kadar cüretkar davranması imkansızdı.
Kesin bir büyü falan yapıldı da sağlıklı karar veremiyor diye tahmin yürütüyorum.
Anjel hafifçe iç çekip bana bıkkın bir ifadeyle baktıktan sonra gözlerini arkamıza çevirdi.
Orada, son derece yapmacık bir tavır sergileyen Kont Roseblade duruyordu.
"Vay vay, Dorothea da az değilmiş hani. Birinden hoşlandığını hiç tahmin etmezdim."
Sesi tüm salona yayılacak kadar gür çıktığı için annemle babam da hemen damladı.
"Leon değil de Nix mi, ciddi misin?!"
Ciddi ve dürüst Nix'in bir kadına sarıldığını görünce şaşırmalarını anlıyorum da, neden orada benim adım geçiyordu ki?
Annem ise şaşkınlıktan ağzı bir karış açık, elini dudaklarına götürmüştü.
Anlaşılan o kadar şaşırmıştı ki tepki bile veremiyordu.
Babam, Kont Roseblade'den özür dilemeye başladı.
"Ger-gerçekten çok özür dilerim!"
Değerli kızınıza sarıldığı için kusura bakmayın gibisinden bir mahcubiyet içindeydi herhalde.
Ancak Kont Roseblade oldukça sakindi.
"Kendisini kurtaran bir şövalyeye gönlünü kaptırmasında garipsenecek bir şey yok. Şimdilik onları baş başa bırakalım."
Kont Roseblade, babamları da yanına alıp partiye geri dönerken Anjel kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Ne kadar da pişkin. En başından beri onları yalnız bırakmayı planlıyordu zaten."
"Ha? Neden böyle bir şey yapsın ki?"
"Çünkü Dorothea, Nix-dono'ya aşık oldu."
"Nix'e mi? Ama o tasma meselesinin yalan olduğunu ona anlatmıştık ya? Aşık olması için bir sebep var mı ki?"
Dorothea-san'ın zevkine hiç uymadığını söylediğimde, bizim kızlar topluca "Harbiden hiçbir şeyden çakmıyorsun" der gibi bıkkın bir surat ifadesi takındılar.
Livia, Dorothea-san'ın hislerini bana açıklamaya çalıştı.
"Leon-san, kendisini kurtaran bir şövalyeye hayranlık duyan çok fazla kız vardır."
"Onu ben de duydum ama..."
Noel omuzlarını çöktürmüş, utançla parmak uçlarını birbirine değdiriyordu.
"Anlıyorum onu ya... Birisi hayatını tehlikeye atıp seni kurtarmaya gelirse, ister istemez etkilenirsin."
Arada bir bana kaçamak bakışlar atan Noel, herhalde Cumhuriyet'te olanları hatırlıyordu.
O zamanlar iyi iş çıkardığımı düşünüyorum doğrusu.
O sırada Deirdre Senpai yanımıza gelip sohbete dahil oldu.
"Benim de benzer bir tecrübem var tabii. Düklük ordusu saldırdığı zamandı değil mi? O zamanki Leon-kun gerçekten çok güven vericiydi."
Yanımıza gelen Deirdre Senpai'nin karşısına dikilen, ellerini beline koymuş olan Anjel'di.
"Ne tesadüf, ben de hatırlıyorum. O zaman da Leon beni kurtarmaya gelmişti. Yine de, amma da tezgah kurmuşsun."
"Neden bahsediyorsunuz acaba?"
Anjel'in karşısında masumu oynayan Deirdre Senpai, o sırıtan suratını açtığı yelpazesinin arkasına gizliyordu.
"Clarice'i her ihtimale karşı başka şeyle meşgul ettin. Nix-dono ile Dorothea'nın bir araya gelmesi için her şeyi ayarlayıp onları balkona yönlendirdin değil mi? Bugün ay da çok güzel, ortam şahane. Bir kadın biraz zayıf göründü mü, çoğu erkek dayanamayıp sarılır zaten."
"—Olamaz. Her şey oyun muydu yani?"
Balkondaki ikiliye bakarken Nix'in fena oyuna geldiğini düşündüm.
Ancak Deirdre Senpai, Dorothea-san'ın onurunu korumak için itiraz etti.
"Sadece baş başa kalabilecekleri bir fırsat yarattım o kadar. Gerisini tamamen kendilerine bıraktım. Oyun demek biraz ağır kaçmıyor mu?"
"Oyun değil mi? E-o zaman sorun yok mu?"
Kendi kendime dertlenirken yanımda duran Luxion'un bu konuyla pek ilgisi yok gibiydi.
'Başkalarının fikirlerinden fazla etkilenmiyor musunuz?'
"K-kes sesini be. Bu konularda iyi değilim işte."
'Sadece aşk meşki geçtim, Master'ın pek çok konuda zayıf noktası var zaten.'
Her zamanki gibi laf sokmadan duramayan herifin tekiydi işte.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.