Az öncesine kadar Nix ve Dorothea-san'ın görücü usulü görüştüğü yer, nedense tuhaf bir atmosfere bürünmüştü.
Masaya oturmuş çayımı yudumluyordum ama nedense çayın hem kokusu hem de tadı her zamankinden daha hafif geliyordu.
Kış bitmiş, havaların yavaş yavaş ısınması gereken bir mevsim gelmişti ancak ortalıkta tekinsiz bir soğukluk vardı.
Gerginliğin iliklere kadar hissedildiği odada, sessizce çayımı içmeye devam ettim.
Ancak tam karşımda oturan kadın... Akademiden mezun olan Clarice Senpai, halinden memnun bir şekilde gülümsüyordu.
"Rahatladım. Demek Leon-kun ile Deirdre Senpai arasında bir görücü usulü görüşme falan yokmuş."
"Benim zaten bir nişanlım var, o yüzden böyle bir görüşme yapacağımı sanmıyorum ama..."
Clarice Senpai, nedense Deirdre Senpai ile görücü usulü evlilik için bir araya geldiğimi sanarak yanlış anlamıştı.
Uçan gemisiyle Bartfalt topraklarına gelir gelmez, hiç ikiletmeden malikaneye dalmıştı.
Yanında, daha önce hava motoru yarışında beraber olduğum bir senpai ve tanımadığım, akademiden bir kız öğrenci olduğu anlaşılan biri vardı.
Doğruyu söyleyen benim yanımda oturan Deirdre Senpai, yelpazesiyle ağzını kapatmış, Clarice Senpai'ye huysuz bakışlar fırlatıyordu.
"Saray soyluları laf sokma konusunda pek bir mahirdir. Roseblade ailesinin böyle bir şeye yeltenebileceğini mi düşünüyorsun gerçekten?"
Benimle zorla bir görüşme ayarladığı sanıldığı için Deirdre Senpai oldukça öfkeliydi.
Clarice Senpai ise istifini bozmadan karşılık verdi.
"Böyle bir şeyi yapabileceğinizin düşünülmesi bile başlı başına bir sorun değil mi zaten? Belki de gündelik tavırlarınızı bir gözden geçirmelisiniz."
İnsanları evcil hayvanı yapmak istediğini söyleyen bir ailenin kızı olduğu için, nişanlısı olan birine bile görücü usulü teklifi götürmesinin şaşırtıcı olmayacağını ima ediyordu.
Deirdre Senpai, dudaklarının kenarını kıvırarak gülümsemesini bozmadan cevap yetiştiriyordu ama belli ki içten içe sinirden kuduruyordu.
Arkasında bekleyen Roseblade ailesinin hizmetçileri bile bir süredir gözlerini kısmış, Clarice'e dik dik bakıyorlardı.
"Nişan bozma olayından sonra kendini koyuveren birinden beklenecek sözler bunlar."
Clarice Senpai'nin zayıf bir noktası varsa, o da Jilk tarafından... O herif tarafından terk edildikten sonra, yaz boyunca serserileşmiş olmasıydı.
O dönemde ipin ucunu fazlasıyla kaçırıp gününü gün ettiği için, davranışlarının bir hanımefendiye yakışmadığı konuşulup duruyordu.
Clarice Senpai'nin arkasındaki iki kişinin bakışları iyice sertleşti.
Gövdemi hafifçe çevirip bizim hizmetçilerden yardım istedim ama hepsi bir anda bakışlarını kaçırdı.
Yumeria-san ise neler olup bittiğini anlamamış olacak ki, gayet saf bir ifadeyle bakıyordu. Ben ona dönünce, şimdilik el sallamakla yetindi.
Onun bu haline bakıp biraz olsun sakinleşirken, çayından bir yudum alan Ange söze girdi.
"Birbirinizi yiyecekseniz gidin başka yerde yapın. Ee, Clarice? Buraya asıl geliş sebebin nedir?"
Ortamı toparlayan Ange'nin varlığıyla rahatlarken, Luxion hemen yanımda mırıldandı.
'Efendimiz, Angelica duruma el koydu diye rahatladınız mı yoksa?'
"İşi ehline bırakmak benim tarzım."
'Gerçekten de hiçbir işe yaramayan bir Efendisiniz.'
"Anlamadığım bir duruma balıklama atlayacak kadar aptal değilim sadece."
Neden bu kadar gergin bir hava var, asıl mesele ne, orası hâlâ meçhul.
'Sadece bilmek istemiyor olabilir misiniz?'
"Bir insanın her şeyi bilmeye çalışması sence de fazla küstahça değil mi?"
'Hiçbir şey bilmeden yaşayabileceğini düşünmek, bana göre çok daha büyük bir küstahlık.'
Luxion ile gizli gizli fısıldaşırken, Clarice Senpai içeceğinden bir yudum alıp derin bir nefes verdi ve anlatmaya başladı.
"Aslında danışmak istediğim bazı meseleler var. Sadece biz bize konuşsak olmaz mı?"
'Biz bize' derken, hizmetçileri aradan çıkarıp konuşmak istediğini kastediyordu.
Ange bakışlarını Deirdre Senpai'ye çevirince, o da yelpazesini açıp yüzünü gizleyerek bakışlarını başka yöne dikti.
"Benim için sorun değil. Zaten benim de konuşmak istediğim şeyler vardı."
O sırada bana kısa bir bakış fırlattı; Nix'in Dorothea-san'a karşı takındığı tavırdan dolayı canı sıkılmış olmalıydı.
Bunun Nix'in kendi kararı değil, benim talimatım olduğunu bir ara anlatmam gerekecek.
Böylece hizmetçilerin odadan çıkmasına karar verildi.
"Kendimi çok kötü hissediyorum. Tamam, onları tanıştırıp bir araya getiren benim ailem ama ben burada ezilip büzülüyorum. Ben tek başımayım, etrafımdaki herkesin arası çok iyi, bu canımı yakıyor."
Hizmetçiler gidince Clarice Senpai'nin omuzları çöktü, bakışları yere kilitlendi.
Sebebi, az önce arkasında bekleyen o iki kişiydi.
Mezun olan o senpai, Atlee ailesinin referansıyla bir kadınla tanışmış ve görücü usulü görüşmüştü.
Yanındaki Livia'ya fısıldayarak sordum:
"Bu senpai, benimle hava motoru yarışında kapışan herif değil miydi? O kadar delikanlı bir adamdı, Clarice Senpai'den hoşlanmıyor muydu?"
Livia da aynı şeyi düşünüyordu.
"Haklısınız. Eminim şu an duyguları çok karışıktır."
Hava motoru yarışında boy gösteren o senpai, mezun olduktan sonra motorlarla ilgili bir işe girmişti.
Oldukça güvenilir biri gibi duruyordu ve bugün de Clarice Senpai'ye eşlik etmek için buraya kadar gelmişti.
Vaktiyle Clarice Senpai için Jilk'ten intikam almaya bile kalkışmıştı.
Az önceki tavırlarından, Clarice Senpai'ye olan değerinin hâlâ değişmediği belli oluyordu.
Noel bizim fısıldaşmalarımızı duyunca yüzünü buruşturdu.
"Krallığın soyluları da ne dertliymiş arkadaş."
Üçümüz gizli gizli konuşurken Clarice Senpai yüzünü bize döndü.
"Kendinizi yormanıza gerek yok."
Görünüşe bakılırsa bizi duymuştu.
Bakışlarımı kaçırıp durumu geçiştirmeye çalışırken, Luxion her zamanki gibi havayı hiç okumadan pat diye sordu.
'Clarice-sama'ya hayran olan, akademiden mezun birkaç erkek olmalıydı. Onlardan bir girişim gelmedi mi?'
Eskiden etrafında pervane olan onca erkek varken, en azından birinin itirafta bulunmuş olabileceğini düşünmüştüm.
Ancak anlaşılan durum farklıydı.
Clarice Senpai, yüzünde buruk bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Ş-şey, arada statü farkı var sonuçta."
Etrafındakiler sıradan sınıflardan gelen erkeklerdi. Clarice Senpai ile aralarındaki statü farkı o kadar büyüktü ki, bir evlilik söz konusu bile olamazdı.
Deirdre Senpai yelpazesinin arkasından kıs kıs gülüyordu; ne kadar eğlendiği gözlerinden okunabiliyordu.
"Aşk değil de daha çok saygı mıydı acaba? Çevrendekiler bir bir evlenirken senin tek başına kalman seni korkuttu, değil mi? Hanımefendiye yakışmayacak hareketler yapmanın sonucu bu olsa gerek."
Jilk tarafından nişanının bozulması ve geceleri dışarılarda sürtmesi, bir gölge gibi Clarice Senpai'nin peşini bırakmıyordu.
Baron veya vikont hanelerini bir kenara bırakırsak, kontluk ve üzeri mevkilerde Hölfort Krallığı nedense namus meselelerine pek düşkündü.
Bunun sebebi aslında oldukça moral bozucuydu ama sonuç olarak Clarice Senpai, evlenilebilecek dengi olan erkekler tarafından "Gezip tozan kızla işimiz olmaz" denilerek dışlanıyordu.
Bunun farkında olan Clarice, Deirdre Senpai'ye hışımla baktı.
"Evet, öyle! Herkes patır patır evlenirken ben tek kaldım! Üstelik çevremdeki herkes bana o kadar nazik davranıyor ki, kendimi daha da berbat hissediyorum!"
Elleriyle yüzünü kapatıp çöken Clarice Senpai'nin karşısında Ange kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Yani buraya sadece içini dökmeye mi geldin? Neden asıl niyetini söylemiyorsun?"
Buna rağmen Ange, Clarice Senpai'nin anlattıklarını dinlemiş olsa da hâlâ tetikteydi.
Nedenini merak ederken Clarice Senpai duruşunu dikleştirip yüzüne bir gülümseme yerleştirdi.
Az önceki o çökmüş hâlinden eser kalmamıştı.
Noelle ve Livia, Clarice Senpai'nin bu değişimine şaşıp kalmışlardı.
"Şu kadın biraz korkutucu değil mi?"
"Normalde nazik bir senpaidir. Gerçi şimdi mezun oldu ama."
Gözlerini Clarice Senpai ile Deirdre Senpai arasında gezdiren Ange, meydan okuyan bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Ardından, Clarice Senpai'nin evimize geliş nedenine dair bir tahminde bulundu.
"Roseblade ailesi Bartfault ailesine yaklaştığı için, sen de bizzat gelip durumu araştırmak istedin, değil mi? Sonuçta Leon yabancın sayılmaz."
Sırf bizim görücü usulü buluşmamız için Atlee ailesinin bizzat harekete geçeceğine pek ihtimal vermiyordum.
Fakat Ange böyle diyorsa elbet bir bildiği vardır.
Clarice Senpai nedense bana bakıp gülümsedi.
"Bu da sebeplerden biri tabii. Ama rakibin o Dorothea ise, nasıl olsa sonu hüsranla bitecektir. Ya da çoktan başarısız mı oldu yoksa?"
Omuzlarımı silkeleyip bir tepki verince Clarice Senpai derin bir nefes alıp rahatlamış göründü.
"Leon-kun'un tepkisine bakılırsa başarısız olmuşsunuz. İşte şimdi rahatladım."
Clarice Senpai fincanına uzanıp çayından bir yudum alacakken Deirdre Senpai söze girdi.
"A-ah? Roseblade ailesinin başarısız olduğunu kim söyledi? Ablam bu sefer daha önce hiç olmadığı kadar ciddi."
"Hee?!"
İçtiği çayı püskürtmemek için kendini zor tutan Clarice Senpai, boğazına kaçan çay yüzünden öksürerek göğsünü tutup Deirdre Senpai'ye baktı.
"Y-yalan değil mi? O Dorothea bu işe heves mi sardı yani?"
Deirdre Senpai yavaşça ayağa kalktı, yelpazesini kapatıp Clarice Senpai'ye doğru doğrultarak ilan etti:
"Kız kardeşi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiç olmadığı kadar ciddi. Roseblade ailesi, Nicks Bey'i elde etmek için tüm gücüyle asılacak."
Şaşkınlıktan donup kalan Clarice Senpai, anlaşılan görücü usulü buluşmanın kesinlikle başarısız olacağını düşünüyordu.
Peki ama bu ne demek oluyordu şimdi?
Noelle parmaklarıyla kıyafetimi çekiştirmeye başladı.
"Neler oluyor? Başarısız olmamış mıydınız?"
"B-ben de hiçbir şey anlamış değilim."
O kadar korkunç bir planı uygulamaya koydurmuşken, Dorothea Hanım'ın bu kadar hevesli olması neyin nesiydi?
Kafası karışan bizlere Luxion cevap verdi:
'Benim için bile bu sonuç beklenmedikti. Efendimiz beklentilerimi boşa çıkarmaya devam ediyor ama bu seferki sonuç çıtayı bambaşka bir seviyeye taşıdı. Maalesef, imkansıza yakın derecede düşük bir başarı olasılığını gerçekleştirmeyi başarmışsınız.'
Çıtayı bambaşka bir seviyeye taşıyan sonuç... Görünüşe göre Nicks, Dorothea Hanım'ın kalbini fethetmişti.
"Olamaz ya. Öyle bir yöntemle nasıl başarılı olunur ki?"
Şimdi Nicks'e nasıl bir bahane uyduracaktım?
"Nasıl başarılı olur ulan?!"
Gergin çay partisinden kurtulur kurtulmaz, Dorothea Hanım'ın mesajını Nicks'e ilettim.
Sonuç olarak Nicks başını ellerinin arasına almıştı.
Ben de aynı durumdaydım.
"Ben ne bileyim be?! Tasmanı getirip evcil hayvanım ol falan dersen, nasıl düşünürsen düşün normalde başarısız olman gerekirdi! Ama gel gör ki kadın—"
Dorothea Hanım'ın mesajı tam olarak şuydu: "Sizi tekrar görmeyi çok isterim."
Sadece mesajla da kalmamış, çok nazik ve uzun bir mektup da göndermişti.
Üstelik yanına bir de hediye iliştirmişti.
Ayrıca mektubunda, o anki kaba tavırları için özürlerini de iletmişti.
Sanki buluşmadaki kişiden eser kalmamıştı.
Bu arada Deirdre Senpai'den duyduğuma göre, Dorothea Hanım'ın şu anki hâli tıpkı aşık bir genç kıza benziyormuş.
Nicks üzerime atılıp omuzlarımdan tuttu ve beni ileri geri sarsmaya başladı.
"Ulan hani demiştin ya! Başarısızlık konusunda uzman olduğunu söylemiştin ya! Neden başarılı olduk o zaman!"
Sarsılmaktan pelteye dönen benim yerime, Luxion keyifli bir elektronik sesle cevap verdi:
'Eğer temel amacımız başarılı olmamaksa, bu konuda muazzam bir başarısızlık sergilediniz. Tam efendimize yakışır bir sonuç. Yetersiz veriyle benim bile öngöremediğim bir başarı elde ettiyseniz, bu gerçekten hayret verici. Neredeyse imkansız olan bir durumda başarıyı yakaladınız.'
Görünüşe göre Luxion bile bu işi başarıya ulaştırmanın çok zor olduğunu düşünüyormuş.
Yani bu durumda başarılı olan ben, bayağı harikaymışım.
Övüyor gibiydi ama hiç de öyle hissettirmiyordu.
Nicks'i üzerimden itip mesafe koydum. Dağılan saçlarımı ve kıyafetlerimi düzeltirken nefesimi topladım.
"Nereden bileyim 'Evcil hayvanım ol!' demenin doğru cevap çıkacağını! Sen de fikrime katılmıştın ya abi!"
"Öyle dedik ama! Ben onca şeyi feda edip çabalarken, senin seçtiğin saçma sapan cevabın tam isabet çıkması da neyin nesi! Benim için bu tam bir felaket!"
Biraz durup düşündüm ve bir sonuca vardım.
"Artık pes mi etsen?"
Bu geçiştirici cevabım üzerine Nicks'in yüzü yavaş yavaş bir iblisinkine benzemeye başladı.
Üzerime atlamasıyla, uzun zamandır yaşamadığımız bir kardeş kavgası patlak verdi.
"Senin tuzun kuru tabii! Etrafında o kadar güzel ve iyi kalpli kadınlar var! Ama neden ben— kahretsiiiinn!!"
Nicks'in sağ yumruğunu yanağıma yiyip uçarken, Luxion'un nedense mutlu göründüğünü hissetmem sadece bir hayal ürünü müydü acaba?
Roseblade ailesinin uçan gemisi.
Dorothea kendi odasında huzursuzca bir ileri bir geri yürüyordu.
"Olamaz, böyle olacağını bilseydim daha güzel kıyafetler getirirdim. Üstelik ilk karşılaşmamızda saç şeklime de hiç özen göstermemiştim... Acaba Nicks Bey benden soğumuş mudur?"
Normalde hiçbir şeye ilgi duymayan Dorothea'nın şu an böyle küçük şeyler için dert yanmasını izleyen Deirdre'nin kafası iyice karışmıştı.
"Bir sorun olacağını sanmıyorum. Hem siz demiyor muydunuz, kıyafetlerine bu kadar takılan kadınlara anlam veremiyorum diye?"
Dorothea, normalde dış görünüşün temiz ve derli toplu olmasının yeterli olduğunu savunur, süslenip püskünen kadınlarla dalga geçerdi.
Ama şimdi bizzat nefret ettiği o kadının ta kendisine dönüşmüştü.
Dorothea, Deirdre'ye sarıldı.
"Deirdre, mektubu ve hediyeyi düzgünce ilettin değil mi? Nicks Bey'den gerçekten hiç mesaj gelmedi mi? Y-yoksa benden nefret ettiği için mi cevap vermiyor?"
"Mesajınızı ilettim ya. Yakında cevabı gelmez mi? Hem gemiden inip bizzat konuşsanız daha iyi olmaz mı?"
"H-hayır, olmaz! Ya benim iffetsiz bir kadın olduğumu düşünürse?"
Etraftaki hizmetçiler ellerini sıkıp "Bunu sen mi söylüyorsun!" sözlerini yutmak zorunda kaldılar.
Deirdre de kendini tuttu ve kısa bir sessizliğin ardından devam etti:
"Ablamın idealindeki erkeğin buralarda çıkacağını hiç tahmin etmezdim."
Dorothea ellerini birleştirip dua edercesine Azize'ye şükretti.
Azize... Tapınağın taptığı tanrıya en yakın olduğu söylenen kadın.
Holfort Krallığı'nın kuruluşunda yer alan altıncı maceracı olduğu rivayet edilen ve Azize olarak halk tarafından uzun süre sevilen bir şahsiyetti.
Maceracıların kurduğu Holfort Krallığı'nda artık tanrılaştırılmış bir figürdü.
Azize'nin bizzat bir maceracı olması sebebiyle, maceranın kutsamasına sahip olduğu düşünülür ve soylular arasında da oldukça popülerdir.
"Azize-sama'ya şükürler olsun. İnsan dilemekten vazgeçmezse hayalleri gerçek oluyormuş. Sonunda böylesine harika bir beyefendiyle tanışabileceğimi hiç düşünmemiştim. Neden okuldayken hiç karşılaşmadık acaba? Eğer Nix-sama ile tanışmış olsaydım, akademi hayatım çok daha keyifli geçerdi kuşkusuz."
Yanakları kızarmış, mutluluktan uçan Dorothea'yı gören Deirdre, derin bir iç çekercesine mırıldandı.
"Ablamın bu işi ciddiye almasına sevindim, içim rahatladı."
"Görücü usulü tanışma değil miydi yani?!"
Nix’ten yediğim yumruğun ardından, kendi odamda Livia’nın iyileştirme büyüsüyle tedavi ediliyordum.
Darbenin indiği yerdeki sızı hâlâ hissedilse de, hiçbir şey yapılmadığı ana kıyasla çok daha rahattım. Moraran kısımlar, şimdi sadece hafif bir kızarıklık ve şişlik kalacak kadar iyileşmişti.
Bu hâlimi izlerken bir sandalyeye oturmuş, yüzünde bıkkın bir ifadeyle bize bakan Ange, düştüğümüz yanlış anlaşılmayı yüzümüze vurdu.
"Öyle. Roseblade ailesi resmi bir görücü usulü teklifinde bulunmadı."
"A-ama babamlar öyle dedi!"
"Resmi teklif süreci çok daha zahmetli prosedürler gerektirir. Bu seferki sadece basit bir tanışma gibi bir şeydi. Eğer kanları uyuşursa bir dahaki sefere ciddiye biner, o kadar."
"Deirdre Senpai ve diğerleri de çok ciddiydi!"
"Karşı taraf muhtemelen ciddiydi. Eğer izlenimler iyiyse, ya hemen resmi teklifi yapacaklar ya da doğrudan nişana kadar zorlayacaklardı."
—Hadi canım...
Ben, hatta ailem bile bunun resmi bir görücü usulü teklifi olduğunu mu sanmıştık?
Gözlerimi Luxion’a diktim.
"Sen de mi fark etmedim?"
'Tahmin edebiliyordum ancak Efendi görücü usulü ön kabulüyle hareket ettiği için yapacak bir şey yoktu. Ayrıca soylu toplumu hakkında bilgi toplama emri almamıştım. Karar vermek için elimdeki veriler yetersizdi, bu yüzden emin olamadım.'
Şüphelendiği halde ben sorgulamadığım için sesini çıkarmamış anlaşılan.
"Sen sandığımdan daha işe yaramazmışsın."
'Bir yapay zeka ne kadar üstün olursa olsun, onu kullanan tarafta sorun varsa yeteneklerini tam anlamıyla sergileyemez. Bu benim performansımla ilgili bir sorun değil, beni kullanmayı beceremeyen Efendi'nin sorunudur. Durumun iyileştirilmesini talep ediyorum.'
Resmen "Benim suçum yok" diyerek kendini savunuyordu.
"Sen asıl o bozuk karakterini iyileştirsen nasıl olur?"
'Bunu değerlendireceğim.'
Luxion’u yakalamak için ayağa kalkmaya yeltendim ama Livia kolumdan tuttu.
"Tedavi henüz bitmedi."
"Artık acımıyor, sorun yok. Ondan ziyade şu haine cezasını kesmem lazım."
"Leon-san, cıs! Tedavi bitene kadar kıpırdamayın lütfen."
Livia’dan azar işitince mecburen tekrar oturdum ve tedavi devam etti. Luxion ise nispet yaparmış gibi yanıma yaklaştı. Tam ellerimin ulaşamayacağı bir mesafeye gelip özellikle beni kışkırtmaya başladı.
'Sonucu özetliyorum. Yani Efendi, gereksiz işlere kalkışarak başarısız olmasını istediği abisinin evliliğine destek olmuş oldu. Bırakın karşı tarafı, abisine bile kötü şeyler yaptırarak her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Biraz olsun pişmanlık duyuyor musunuz?'
"Henüz bitmedi. Buradan her türlü durumu toparlayabilirim."
Henüz pes etmemiştim.
Luxion "yazıklar olsun" dercesine tek gözünü iki yana sallayıp odadan çıkınca, Ange da onu takip etti.
Odadaba sadece Livia ve ben kalmıştık.
Livia yaramı iyileştirirken akademiye ilk girdiğimiz günleri hatırlıyordu. Yaramın kapandığını gördükçe yanakları gevşedi ve yüzüne nazik bir ifade yerleşti.
"Böyle tedavi yapınca birinci sınıftaki günlerimizi hatırlıyorum. Leon-san ile birlikte hareket etmeye başladıktan sonra ilk kez zindana girdiğimiz zamanı hatırlıyor musunuz?"
O zamanlar bir yandan evlilik peşinde koşarken, bir yandan da Livia'nın durumunu merak edip onunla ilgilenmiştim. Bunun doğru olduğuna hiç şüphe etmeden inanmış, gereksiz yere her işe burnumu sokarak Livia'nın büyümesine engel olmuştum.
Aslında çok daha güçlü biri olarak yetişebilecekken, benim yüzümden ruhsal olarak kırılgan kalmış olması hâlâ içimde bir ukdedir.
Gerçi sonrasında Livia kendi başına ne kadar güçlü gelişebileceğini kanıtladı.
Ben olmasaydım bile, Livia muhtemelen tüm sorunlarını kendi çabasıyla çözerdi. Luxion olmasa hiçbir halt beceremeyen benim tam zıttım biri o.
"Hatırlıyorum. Boş bulunup bir canavarın saldırısına uğradığın ve yaralandığın zamandı. Ondan hemen önce seni çay partisine davet etmiştim, sonra da sık sık konuşmaya başlamıştık."
Zorbalığa uğradığını görünce öylece bırakamamış ve yanına gitmiştim. Şimdi düşününce, o anın hayatımızdaki en büyük dönüm noktası olduğunu anlıyorum.
Eğer orada ona seslenmeseydim, işler asla bu noktaya gelmezdi.
—Pişman olduğumdan değil ama, geri dönüşü olmayan bir şey yaptığımı biliyorum.
Livia o günleri hatırlayıp mutlu bir ifadeye büründü.
"Beni defalarca çay partisine davet etmiştiniz. Çay partisinden önceki geceler heyecandan gözüme uyku girmediği bile olurdu."
"Öyle mi?"
Sadece benim çay partime katılacak diye, okul gezisinden önceki gece uyuyamayan bir çocuk gibi tepki vereceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
"Benim için bir çay partisine çağrılmak bile çok özel bir şeydi. Sonra pek çok olay yaşandı ve Ange ile de arkadaş olduk."
Livia’nın "pek çok olay" diye özetlediği kısım muhtemelen Julius ve diğer o beş aptalla yaşanan sürtüşmelerdi. Üstünde durmak istemediği için tek cümlede geçiştirmişti.
Livia’nın o beşliye karşı tavrı gerçekten soğuk.
Normalde onlardan birinin Livia’nın sevgilisi olması işten bile değildi.
"O olaylar yaşanmadan önce Ange ile henüz bu kadar yakın değildik."
"Doğru. Ange bir prenstesti, onunla bu şekilde dost olabileceğimi hayal bile edemezdim."
"Haklısın, yanına yaklaşılması bile imkansız bir insandı."
Livia sağ elimi iki avucunun arasına alıp sıkıca kavradı ve aşağıdan yukarıya doğru gözlerimin içine baktı.
"Leon-san, sizin için de aynısı geçerli. O zamanlar işlerin bu noktaya geleceğini asla hayal edemezdim."
Ben de Livia ile nişanlanabileceğimi hiç düşünmemiştim. Hele ki iki —hayır, üç kişiyle birden nişanlanacağımı rüyamda görsem inanmazdım.
Başlarda o otome oyununun ana karakteri olduğu için, ona yakın dursam da aramda belirli bir mesafe bırakmayı planlamıştım. Birinin Livia'yı mutlu edeceğine ve doğrusunun bu olduğuna zerre şüphe duymadan inanmıştım.
Şimdi düşününce, gerçekten ne yapmaya çalışıyordum ki?
O beş aptal mı Livia'yı mutlu edecekti? İmkansız.
Oyunda yakışıklı ve yetenekli karakterler olabilirlerdi ama şu anki halleri o kadar acınası ki bakmaya bile değmez. Livia bile o beşli hakkında "O beş kişi asla olmaz" diyerek onları kesin bir dille reddediyor.
"Ben de böyle olacağını tahmin etmemiştim. O zamanlar müstakbel bir barondum ama şimdi nerede hata yaptıysam bir markiyim. Birkaç yıl önceki halime söylesem kesinlikle inanmazdı."
Gelecekten gelen kendim bana "Sen ileride marki olacaksın ve üç karın olacak!" deseydi, muhtemelen bunun kötü bir şaka olduğunu düşünürdüm.
Gerçekten çok fazla şey yaşandı ve nedense oyunun fetih hedefi olan o dört kişi şimdi benim astım haline geldi.
Üstüne bir de prensi yanına eşantiyon olarak verdiler. O aptal sürüsüne bakıcılık yapmak zorunda kalmam, beklenmedik kelimesinin sözlük karşılığıydı resmen.
Livia alnını omzuma yasladı.
Nazik kokusunu hissedince gerildim ama o büyük bir mutlulukla o zamanki hislerini anlatmaya devam etti.
"Ben de hala inanamıyorum. Bazen bunun bir rüya olup olmadığını merak ediyorum. Çünkü benim için Leon-san, her zaman güçlü ve nazik bir şövalyeydi."
"Nazik bir şövalye mi? Kesinlikle yanlış değil ama ben normal birinden biraz daha sinsi biriyim."
Kendi içimde, amaçlarıma ulaşmak için yöntem seçmediğimin farkındaydım.
Ancak bu, sadece sıradan biri olduğumun bilincinde olmamdan kaynaklanıyordu.
Bu yüzden kazanmak için hazırlıkları ihmal etmemek gayet doğaldı.
"Şey... Biraz olup olmadığına ben karar veremem ama..."
Livia mahcup bir sesle başını kaldırdı ve yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
"Leon-san, benim için hâlâ o nazik ve güçlü şövalyesiniz."
Nedenini bilmediğim bir şekilde ona sarılmak isteyerek elimi omuzlarına doğru uzattım, fakat gerçekten dokunup dokunmamak konusunda bir anlık tereddüt yaşayınca hareketim duraksadı.
O sırada Livia kendisi bana doğru sokuldu.
Ancak yüzünde hafif hüzünlü bir ifade vardı.
"Bu yüzden lütfen şimdi iyice dinlenin. Leon-san, her konuda kendinizi çok fazla zorluyorsunuz."
"Bence biraz fazla endişeleniyorsun ama madem sen söylüyorsun, Livia, sözünü dinleyeceğim."
"Gerçekten mi? Kendinizi zorlamıyorsunuz, değil mi?"
"Ben yalan söylemem."
Luxion burada olsaydı, 'Aman ya rabbim, hemen yalanlara mı başladık?' falan derdi kesin ama burada olan Livia'ydı.
Livia şaka karışık cevabımı duyunca kıkırdamaya başladı.
"Yalan söylemem, demek öyle? Şimdilik size inanıyorum. Ama... Eğer yalan çıkarsa, sizi bağlayarak da olsa dinlendireceğim, haberiniz olsun."
—Tüylerim biraz diken diken oldu ama bu sözleri beni düşündüğü için söyledi, değil mi?
Odadan ayrılan Luxion, koridora çıkıp Angelica'yı beklemeye başladı.
Angelica, Luxion'u görünce duraksadı.
"Sormak istediğin bir şey mi var?"
'Evet. Angelica, Roseblade ailesinin niyetinin farkında gibiydiniz. Buna rağmen Efendi'nin yanlış anlamasını neden düzeltmediniz?'
"Şey, o konuda..."
Bunun sadece bir tanışma randevusu olduğunun farkında olan Angelica, elbette Roseblade ailesinin başka planları olduğunu da biliyordu.
Bunu bilmesine rağmen Leon'a hiçbir şey söylememişti.
"—Bu iyi bir fırsattı. Leon nedense kendi değerini çok düşük görüyor. Hayır, çok fazla düşük görüyor. Bu vesileyle, kendi değerinin farkına varmasını beklemeye karar verdim."
'Roseblade ailesinin Efendi'nin abisiyle evlenmesine razı mısınız yani?'
"Sen de fark etmiş olmalısın. Leon fazla ön plana çıktı."
Holfart Krallığı'nı krizden kurtardı ve savunma savaşlarında yenilmez denilen Alzer Cumhuriyeti'ni bile dize getirdi.
Her ne kadar kahraman olarak anılsa da, bu durumdan herkesin memnun kalacağı diye bir kaide yoktu.
Doğal olarak onu engel olarak görenler olacaktı ama asıl dikkat edilmesi gerekenler, bundan sonra Leon'a yanaşıp onu kullanmaya çalışacak olanlardı.
"Bundan sonra istese de istemese de türlü türlü insan onunla bağ kurmaya çalışacak. Ben dikkatli olabilirim ama kendisinin bunun farkında olmaması sorun yaratır. Ancak tasmadan bahsetmesi biraz aşırıya kaçtı. Başarısız olup bir kez canı yanarsa dersini alır diye düşünmüştüm."
Angelica da şaşkın bir halde, "Gerçekten başarılı olacağını düşünmemiştim," diye ekledi.
Luxion, Angelica'yı uyardı:
'Efendi'nin aleyhine olacak bir durum yaşanırsa, siz olsanız bile size acımam.'
Luxion'un bu sözü üzerine Angelica gülümsedi.
"Senin böyle olman güzel. Peki madem sen de her şeyin farkındaydın, neden Leon'a bu durumu anlatmadın?"
Luxion herhalde fark etmiştir diye düşünüyordu ve Angelica'nın bu tahmini doğruydu.
Ancak Luxion net bir cevap vermedi.
'Efendi'nin dinlenmeye ihtiyacı var.'
"Buna katılıyorum ama dinlenirken bile söyleyebilirdin, değil mi?"
'Gereksiz yükleri azaltmak içindi.'
Bunu duyan Angelica, Luxion'a yaklaştı ve ona şefkatle dokundu.
'Nedir bu?'
"Sen de Leon'u seviyorsun, değil mi?"
'Angelica'nın yanlış anlaşılması diyelim. Kayıtlı Efendi'yi korumak benim en önemli görevlerimden sadece biridir. İnsanlar gibi sevgi veya nefret duygularına sahip değilim.'
"Sürekli ondan nefret ettiğini söyleyip duruyorsun oysa."
Angelica'nın kendisiyle dalga geçtiğini düşünen Luxion, hafifçe darılmış gibi bir robotik ses çıkardı.
'Sadece Efendi'ye ayak uyduruyorum. Bana müsaade. Ayrıca, Angelica'nın da dinlenmeye ihtiyacı var gibi görünüyor. Karar verme yetinizde bir düşüş gözlemliyorum.'
Hızla uçup giden Luxion'un arkasından bakan Angelica, son bir kez seslendi:
"Leon'un dediği kadar varsın. Hiç dürüst değilsin."
Yaralarımın tedavisi bitip dışarı çıktığımda, akşam olmuştu bile.
"Bugün ne yoğun bir gündü böyle."
Nix'in görücü usulü randevusuyla başladı, Clarice Senpai bile gelip nedense o gergin çay partisine katılmak zorunda kaldım—gerçekten çok şey yaşandı.
Yarın ne olacağını merak ederek iç çekerken, birilerinin konuşma sesleri kulağıma çalındı.
"Hanımefendi bugün de çok havalıydı."
"Çok asil değil mi? Ben de onun gibi olmak istiyorum."
Bu neşeli sohbet ilgimi çekince gidip bir göz attım; orada olanlar, hava motosikleti sayesinde tanıştığım mezun bir abi ve bir kızdı.
Kız benden küçük görünüyordu, muhtemelen akademiden bir kouhai'ydi.
Ben kafamı uzatınca abi beni fark edip elini kaldırdı.
"Selam! Ay, artık Marki-sama olmuştunuz değil mi? Kusura bakmayın, Marki-sama."
Eğilerek selam veren abiyi ve kız öğrenciyi aceleyle başlarını kaldırmaları için uyardım.
"Resmiyetten hiç hoşlanmıyorum. Ondan ziyade, neden bahsediyordunuz?"
Abi ve kız öğrenci başlarını kaldırıp birbirlerine baktıktan sonra bana döndüler.
Abi ensesini kaşıyarak mahcup bir şekilde cevap verdi:
"Clarice Hanımefendi'den konuşuyorduk."
"Clarice Senpai'den mi?"
Kız öğrenci de kızararak abinin koluna girdi.
"Aslında biz Atree ailesinin aracılığıyla tanıştık. O sırada Clarice Hanımefendi hakkında konuşurken aramızdaki bağ güçlendi. Bana son zamanlarda çok yardımcı oldu, Clarice Hanımefendi gerçekten harika biri değil mi?"
Gözleri parlayan kouhai'ye "E-evet," diye kararsızca cevap verince, abi heyecanla öne atılıp hararetle anlatmaya başladı:
"Aynen öyle! O kadın öğrencilik yıllarından beri hep başkalarıyla ilgilenirdi, üstelik çok da naziktir. Ben akademiden mezun olunca evlilik işlerime bile yardımcı oldu. Bana Hanımefendi'ye hayran olan bu dünya tatlısı kızı tanıştırdı. Günlük sohbetlerimizde doğal olarak Clarice Hanımefendi'nin adı çok geçiyor. Diğer çocuklar da aynı durumda zaten."
"Ö-öyle mi?"
İçimden, Clarice Senpai'nin şikayetlerinin tamamen yalan olmadığını anlamıştım.
Etrafındaki erkeklerin hepsi birer birer evleniyordu ama eşleriyle yaptıkları konuşmaların başrolü Clarice Senpai'nin kendisi oluyordu.
Çevresindekiler mutluluktan uçuyordu ama asıl kişinin kendi evlilik ufukta bile görünmüyordu.
İnsanın içinde tuhaf bir his kalması normaldi.
Tam o sırada, aklıma takılan bir şeyi soruverdim:
"Aaa? Sahi ya, hepiniz Clarice Senpai'yi seviyordunuz, değil mi? Hiç kimse itirafta bulunmadı mı?"
Sorum üzerine hem abi hem de kouhai kız tuhaf bir ifadeye büründüler.
Ardından birbirlerine bakıp kafalarını yana eğdiler.
"Yani, aranızda statü farkı olduğunu anlıyorum. Yine de bir hoşlantı ya da o tarz bir duygu besleyen çıkmadı mı diye merak ettim."
Açıklamamı dinleyen abi başını iki yana salladı.
"Biz mi? Haşa! O kadın, bizim öyle art niyetli duygular besleyebileceğimiz biri değil. Biz sadece Clarice Hanımefendi mutlu olsun yeter diyoruz."
Kouhai kız da elini göğsüne koyarak derin derin onayladı.
"Doğru ya. Clarice Hanımefendi bizim için bir tanrıça gibi. Ailem zor durumdayken bize yardım elini uzatan kişi oydu. Nazik ama bir o kadar da güçlü bir karakteri var. Davranışları ise kusursuz... O benim hayran olduğum kişi."
Kouhai kız, ellerini birleştirerek Clarice Senpai ile olan anılarını anlattı.
'Bu nasıl bir muamele böyle?'
Görünüşe göre Clarice Senpai o kadar kutsal bir figürdü ki, kimse ona karşı art niyetli duygular beslemeyi aklından bile geçiremiyordu.
Clarice Senpai’nin işi gerçekten zor olmalıydı. Yanında ona destek olan bu kıdemlilerin arasında elbet içini dökebileceği bir-iki erkek vardır diye düşünmüştüm. Buna rağmen, o güvendiği kişilerin çıkıp da "Ona karşı bir şeyler hissetmek haddimize değil" demesi, onu farklı bir anlamda yıkıma uğratırdı.
Önceki hayatımdaki tabirle, bir idolden de öte miydi? Gerçi idol kelimesi aslında "ilah, put" anlamına geliyordu, yani ona tapınılacak bir varlık gibi bakmaları teknik olarak doğru muydu?
İkisi de önümde Clarice Senpai’nin ne kadar yüce olduğunu anlatıp duruyordu. Derken kouhai kız üzerime doğru bir adım attı.
"Sahi, asıl Marki Hazretleri Clarice Hanımefendi hakkında ne düşünüyor? Bugün hazırlanmak için ne kadar vakit harcadı haberiniz var mı? Güzel olduğunu, tatlı olduğunu ya da ne bileyim, çok asil göründüğünü söyleyip onu hiç övdünüz mü?"
"Ş-Şey, hayır."
Ben geri adım attıkça, Senpai aradaki mesafeyi anında kapatıyordu.
"İşte bu olmaz! Hemen gidip ona bir şeyler söyleyin. Clarice Hanımefendi, Marki Hazretleri tarafından övülürse çok mutlu olacaktır. Sırf sizinle buluşacak diye bugün her zamankinden daha bir şevkle hazırlandı, görmeliydiniz, o kadar tatlıydı ki!"
Sporcu tipli bir Senpai’nin bana karşı resmi bir dil kullanıp, kan çanağına dönmüş gözlerle bunları hararetle savunması beni fena korkutuyordu.
Resmen tırsmıştım.
"T-Tamam, sonra sö-söylerim!"
Oradan kaçarcasına uzaklaşırken, en azından Clarice Senpai’ye bugün çok güzel göründüğünü söylemeye karar verdim. Eğer söylemezsem, yarın bu ikisi tepeme binip hayatı bana dar ederlerdi.
Onlardan uzaklaştıktan sonra, Clarice Senpai adına üzülmeden edemedim.
"Bu şartlar altında insanın dert yanmak istemesi gayet doğal tabii."
Asıl fena olan, etrafındakilerin Clarice Senpai’yi sürekli yüceltmesiydi. Kendi istemediği halde, muhtemelen herkes her fırsatta ondan bahsedip duruyordu. Üstelik hepsinin bir sevgilisi vardı. İnsan tek başınayken, etrafındaki çiftlerin yılışa yılışa kendisi hakkında konuşup durması sinir bozucuydu.
En azından şikâyet edebilse iyiydi ama çevresindekilerin hepsi ona hayranlık besleyen kişilerdi.
"Neyse, bari dertlerini ben dinleyeyim."
Bizim evde kaldığı süre boyunca, günlük hayattaki tüm şikâyetlerini dışa vurmasına izin verecektim.
Clarice Senpai’nin kalacağı odaya doğru giderken, koridorda sivil kıyafetli ablam ve kız kardeşimle karşılaştım. İkisi karşı karşıya gelmiş, tartışıyorlardı.
Ablam Jena, kendisinden kısa olan kardeşim Finley’ye parmağını sallayarak tepeden bakıyordu.
"Sana uslu dur diyorum!"
"Nedenmiş o! Alt tarafı bir misafir değil mi?"
"Aptal olma. Roseblade ailesi de Atley ailesi de seçkinlerin seçkinidir. Eğer rezillik çıkarırsan benim de itibarım yerle bir olur!"
Görünüşe göre Jena, Finley’ye uslu durması için baskı yapıyordu. Henüz akademiye bile gitmeyen Finley, soylu aileler hakkında teorik bilgiye sahip olsa da durumun ciddiyetini kavrayamamıştı. Bu tavrı da Jena’nın gözünde bir sorumsuzluk olarak görünüyordu.
Ancak ben farklı bir şey düşünüyordum.
"Sahi, senin daha da düşecek bir itibarın kalmış mıydı?"
Kıkırdayarak lafa atladığımda, Jena bana ters bir bakış fırlattı.
"Senin Clarice Hanımefendi'ye bile kancayı taktığın dedikoduları doğruymuş demek."
"Ha?"
Jena’nın dediklerine anlam veremezken, Finley bana iğrenir gibi baktı.
"Ne?! İki tane nişanlın var ve yine mi aldattın? Sen tam bir pisliksin."
Yine mi? 'Yine' de ne demekti?
Ben kimseyi aldatmamıştım!
"Şu hatayı bir düzeltelim. Ben asla aldatmam. Ayrıca en başından beri üç tane nişanlım var."
Üç parmağımı kaldırıp gözlerinin içine soktum ve "Bunu sakın karıştırmayın!" diye iyice vurguladım.
Jena ve Finley, az önce birbirini yiyen onlar değilmiş gibi yan yana gelip fısır fısır konuşmaya başladılar.
"Finley, sen de böyle erkeklere karşı dikkatli ol."
"Bu hanımefendiler bu abimin neyini beğenip de seviyorlar anlamıyorum. Resmen beş para etmez bir herif. Ben olsam hayatta seçmezdim. Zevkleri çok kötüymüş."
"Kesinlikle, hepsinin zevki yerlerde. Acaba bu kızlar çok fazla yakışıklı gördükleri için Leon gibi bir tip onlara ilginç mi geldi?"
"Lüksün derdi işte. Normal bir insan olsa kesinlikle yakışıklı birini seçerdi."
Ablam ve kardeşim arkamdan atıp tutuyordu ama benim de söyleyeceklerim vardı.
"Erkekler de sizin gibi içi fesat kızları seçmezler zaten. Hem sahi, Jena, sen mezun olana kadar birisi tarafından seçilebilmiş miyd—?!"
"Hıh!"
Lafımı bitiremeden, Jena’nın sert bir hamleyle savurduğu yumruğu suratımın tam ortasına indi. Tokat falan değil, resmen bildiğin yumruk atmıştı.
Clarice Senpai’nin odasının önü.
Kapıyı açıp karşıma çıkan Clarice Senpai, yüzümdeki morluğu görünce küçük bir şok yaşadı.
"Gerçekler bazen insanı yaralayabiliyor, değil mi?"
Ona, ablama "Sahi ablacığım, sen mezun olana kadar evlenebildin mi?" diye sorduğum için bu hale geldiğimi açıklayacaktım ama sonra bunun Clarice Senpai için de hassas bir konu olabileceği aklıma geldi.
Hemen konuyu geçiştirdiğim için kendimi tebrik etmeliydim.
'Öyle düşününce, Jena’nın üzerine de çok gitmişim.'
Daha sonra gidip ondan özür dilemeliydim. Son zamanlarda sürekli ailemden özür diliyormuşum gibi geliyordu. Hem önceki hayatımda hem de şimdikinde aileme hep yük oluyordum. Göründüğümden çok daha uzun bir yaşam tecrübem olmasına rağmen, içimin hala olgunlaşmamış olması beni üzüyordu. Gerçi, insan yaşlansa da içindeki çocuk kolay kolay büyümüyordu ya, neyse.
Clarice Senpai elini yarama uzattı.
"Tedavi için Olivia Hanım'dan rica etsek daha hızlı olur sanırım."
Kendi pansuman yapmak istemişti ama muhtemelen Livia olduğu için geri durmaya karar vermişti.
"Bunun gibi şeyler çabuk geçer."
"Erkekler de hep böyle hava atmaya bayılır. Her neyse, bir şey mi isteyecektin?"
Çoktan kıyafetlerini değiştirmiş, rahat bir ev haliyle karşımda duran Clarice Senpai’ye gülümseyerek bugünkü halini övdüm.
"Bugün gerçekten harika görünüyordunuz, Clarice Senpai."
"—Efendim?"
"Saçınız, kıyafetiniz... Hazırlanmak için epey vakit harcadığınızı duydum. Çok tatlıydınız. Neyse, ben kaçar."
Elimi sallayıp oradan uzaklaşırken, Clarice Senpai de şaşkın bir ifadeyle arkamdan hafifçe el salladı.
Böylece yarın o Senpai'den azar işitmekten kurtulmuş oldum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.