Arkadaşlarımızla Einhorn’un güvertesinde buluştuğumuzda, kollarımı iki yana açarak karşılarına dikildim.
“En çok ihtiyaç duyduğum anda yardımıma koştuğunuz için hepinize teşekkür ederim!”
Çağrıma yanıt verenler, akademiden arkadaşlarımdı; fakir baronlukların varisleri ve benzeri asilzadeler. Buradaki varlıkları, kendimi onlara ne kadar sevdirdiğimin açık bir kanıtıydı. Birlikte yeşerttiğimiz bu paha biçilemez dostlukların değeri hiçbir hazineyle ölçülemezdi. Ne yazık ki Daniel ve Raymond, beni uzun bir aradan sonra ilk kez görür görmez üzerime yumruklarla atıldılar.
“Bizi buraya zorla getiren o koca pislik sensin!”
“Hava gemilerimizi elimizden almakla tehdit etmeseydin buraya adımımızı bile atmazdık! Ne yardımı be! Bize başka çare bırakmadın ki!”
Diğer erkekler de benzer şekilde hiddetli görünüyordu.
“Evet, haklılar. O lanet sözleşme olmasaydı seni orada ölüme terk ederdik!”
“Ağzımdan aldın lafı. Sırf o aptal sözleşme yüzünden ailem buraya gelmem için baskı yaptı!”
“Hem bizi neden başka bir ülkenin isyanına alet ediyorsun ki?!” İçlerinden biri, onu buraya sürükleyen tüm geçmiş kararlarından pişman olmuş gibi başını ellerinin arasına alarak feryat etti.
Her şey, uzun zaman önce onlara son teknoloji hava gemilerini bedavaya vermemle başlamıştı. Önceki hayatımdan iyi bildiğim bir taktikti bu: Bedava telefon karşılığında iki yıllık abonelik sözleşmesine bağlanırdınız. Aynı mantığı bu gemilere uygulamıştım. Tek fark, benim sözleşmemin hiçbir bitiş tarihi olmamasıydı.
Bana bir tane patlatmayı başarmış olsalar da, her zamanki anlayışlı ve şefkatli halimle bu saygısızlığı sineye çekmeye hazırdım.
“İçinde bulunduğunuz durum yüzünden birine içerleyecekseniz, o gemileri alabilmek için o sözleşmeyi imzalayan geçmişteki kendinize kızın,” dedim. “Ama şimdi, bana verdiğiniz sözün gereğini yapın ve yardım edin.”
Julius, hem kendisinin hem de diğerlerinin hislerine tercüman olarak tiksintiyle başını salladı. “Gerçekten aşağılık bir adamsın.”
“Evet, oldukça sinsice,” diyerek onayladı Jilk.
Brad ise akademideki arkadaşlarımın kaderine yanıyordu. “Piyasadaki en iyi hava gemilerini ve zırhları elde etmek kulağa hoş gelebilir ama Bartfort’un emrine girmek zorundaysanız bunun pek bir avantajı kalmıyor.”
Greg tükürürcesine konuştu. “Dostluğa karşı bu kadar umursamaz olabilmene inanamıyorum.”
Bir ara her nasılsa peştemaline bürünmeyi başarmış olan Chris, anlayışlı bir tavırla başını salladı. Akademiden arkadaşlarım onu görünce dehşetle gerilese de o, bu tiksintiye hiç aldırış etmedi. “İlişkiniz bir sözleşmeye bağlıysa buna dostluk denemez.”
İstediklerini söyleyebilirlerdi, nitekim söylüyorlardı da; ancak asıl önemli olan, artık safımızda hatırı sayılır bir savaş gücü bulunmasıydı. “Savaşmak için burada otuz hava gemimiz var,” dedim. “Şikayet edecek bir durum yok, değil mi?”
Daniel öfkeyle bağırdı. “Tabii ki var! Neden başka bir ülkenin iç karışıklığına bulaşmak zorundayız ki?!”
“Üstelik onca ülke arasından bulaşacak yer olarak Cumhuriyeti seçtin,” dedi Raymond. Gözleri sanki gözyaşları hücum edecekmiş gibi buğulanmıştı. “Onlar savunma savaşlarında yenilgi yüzü görmemiş, çok güçlü bir yabancı devlet! Bizi bir savaşa sürükleyeceksen bari rakibini akıllıca seç! Önüne gelene sataşmadan duramıyorsun zaten!”
Sanki her ne pahasına olursa olsun kan dökmek isteyen savaş delisi bir militanmışım gibi konuşmasaydı çok daha iyi olacaktı.
“Yalnız ben barışçıl biriyimdir. Kavgayı onlar başlattı,” diye hatırlattım.
“Gerçek bir barışsever, kışkırtmalara savaşla karşılık vermez!”
Biz aramızda tartışırken küçük bir gemi güverteye iniş yaptı. Çok geçmeden Angie ve Livia dışarı çıktı.
“Leon!”
“Leon Bey!”
Kızların ikisi de koşarak boynuma sarıldı. Arka planda arkadaşlarımın kıskançlıktan dillerini şaklattıklarını duyabiliyordum.
Nişanlılarım, kırılgan egolarından ziyade benim sağlığım için endişeleniyordu. Angie bana sarılırken alnını göğsüme yasladı. “Bizi her seferinde meraktan çatlatıyorsun. Bu sefer ne işler açtın başına?”
Ne kadar da şüpheci! Hanımım, beni gerçekten kırıyorsun.
“Hiçbir şey yapmadım,” diyerek ona güvence verdim. “Ama Cumhuriyet içinde bir isyan patlak verdi. Daha doğrusu, bir devrim mi demeliyim?”
Serge’ün yanında Ideal olduğu için Cumhuriyetin ona karşı hiç şansı yoktu. Üstelik Serge şimdi Muhafız’ın mührüne de sahipti, bu yüzden durumları çok daha vahimdi; Altı Büyük Hanedan’ın ona ya da ordusuna karşı koyabilecek hiçbir gücü kalmamıştı.
Angie çenesini kaldırıp gözlerini bana dikti. “Bize her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatsan iyi edersin. Ayrıca…” Bakışlarını Luxion’a çevirdi.
Livia da benzer şekilde tetikte görünüyordu ve onu inceliyordu. Sessizliği bozan o oldu. “Lux, sana sormak istediğim bir şey var.”
“Buyurun?”
“Sen… Leon Bey’e asla ihanet etmezsin, değil mi?”
Durup dururken şimdi neden böyle bir şey sorduğunu anlayamamıştım. Ben kafa karışıklığı içinde öylece kalakalmışken Luxion bana baktı.
“Ustam rolünün gerekliliklerini yeterince yerine getirdiği sürece, ona ihanet etmem için hiçbir sebep göremiyorum,” dedi en sonunda.
“Bir dakika bekle. Bu, yetersiz olduğumu düşündüğün an bana ihanet edeceğin anlamına geliyor.”
“Doğru.”
Bu çekilmez derecedeki dürüst cevabı üzerine onu iki elimle birden yakaladım. “Sana efendi ve uşak ilişkisinin ne anlama geldiğini güzelce bir hatırlatmak gerekiyor sanki.”
“Böyle bir açıklamaya ihtiyacım yok. Hem sizin ilgilenmeniz gereken çok daha acil meseleler yok mu?”
“Elbette var! Sürekli işlerime köstek olmasaydın onlarla ilgilenmeye çoktan vaktim kalmıştı!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.