Yaklaşan savaşın en önemli isimleri Einhorn’un toplantı salonunda bir araya gelmişti. Gerginlikleri her hallerinden belli olan okul arkadaşlarım duvar dibine dizilmişti. Bu huzursuzluklarının sebebi muhtemelen Julius ve eskiden seçkin birer soylu varisi olan diğerleriyle aynı odayı paylaşıyor olmalarıydı. Adeta yabancı bir ülkenin prensesi sayılan Bayan Louise, Rahibe Noelle ile yan yana duruyordu. Hemen yanıma sığınmış olan Angie ve Livia da oradaydı. Emile ve Lelia’nın da odada bulunması işleri pek kolaylaştırmıyordu kuşkusuz; biri Altı Büyük Hanedan’dan birinin oğluydu, diğeri ise yıkılan Lespinasse Hanedanı’ndan sağ kalan tek kişiydi. Oda, yüksek rütbeli ve nüfuzlu figürlerle dolup taşmıştı. Kim olsa dengesini kaybederdi, bu yüzden arkadaşlarımın gözünün korkmasını hiç de yadırgamıyordum.
Daniel fısıltıyla, "Bizim buradaki işimiz ne yahu?" diye sordu.
Raymond aynı sessizlikle karşılık verdi: "Evet, yani majesteleri ve şu diğer ulu lordların oğullarıyla neden aynı odadayız ki?"
Masaya serilmiş olan Cumhuriyet haritasını süzmek için onları duymazdan geldim. Durumun son halini bir kez daha teyit etmeliydik.
"Şimdi," dedim, "bu harita bize Cumhuriyet topraklarını gösteriyor. Bayan Yumeria’nın bu sınırlar içindeki her erkeğin armasını çalmayı başardığını biliyoruz." Rengi feci şekilde sararmış olan Bayan Louise’e göz ucuyla bakmak için duraksadım. Muhtemelen ailesinin güvenliği konusunda endişeliydi. Serge, Bay Albergue’i rehin almıştı ve şu aşamada annesinin güvende olup olmadığına dair elimizde hiçbir bilgi yoktu. "Cumhuriyet’in silahlarının çoğu, güçlerini armalar aracılığıyla almak zorunda. Aynı şey hava gemileri ve zırhlar için de geçerli. Bu sayede Cumhuriyet ordusu şu an esasen tamamen etkisiz durumda. Ne bize karşı koyabilirler ne de müttefik olarak yanımızda yer alabilirler."
Cumhuriyet ordusu Kutsal Ağaç’a fazlasıyla bağımlıydı, bu da onları mevcut acil durum karşısında tamamen işe yaramaz kılıyordu. Ülkedeki her soylunun armasının bir anda böyle çalınacağını rüyalarında görseler inanmazlardı.
"Dürüst olmak gerekirse, sadece ayak bağı olamayacakları için mutluyum. Bu da demek oluyor ki tek düşmanımız Serge ve onun takipçileri."
Ben bunu söyler söylemez Lelia oturduğu sandalyeden fırladı. "Bir dakika dur bakalım orada. Gerçekten Serge ile savaşmayı mı düşünüyorsun?" Durumu kabullenmekte zorlandığını görebiliyordum.
Emile araya girdi: "Lelia, yaptıklarından sonra Serge’in elini kolunu sallayarak gezmesine izin veremeyiz."
"A-ama yine de! Bunu yapmak için kesinlikle bir nedeni olmalı. Olmalı işte!" Başını iki yana salladı. "Ş-şöyle ki, eğer siz o buraya, Cumhuriyet’e hiç gelmeseydiniz, Serge asla bu yola başvurmazdı!" Gözleri nefretle dolarak bize dik dik baktı.
Yani bizim yüzümüzden olmasa asla bir devrim başlatmayacağını mı düşünüyordu? Bak sen. Aslında haksız da sayılmazdı hani! Yine de tüm bunları başlatmak Serge’in kendi seçimiydi, bizim değil.
"Kusura bakma ama bu varsayımsal suçlamalarını sonraya kaydet misin?" Ona sert bir bakış fırlattım. "Biz Bayan Yumeria’yı kurtarma işine dönmek istiyoruz."
"G-gerçekten tam bir pisliksin. Böyle bir durumda nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun, aklım almıyor."
Omuz silktim. "Peki ben paniğe kapılsam beni kurtarmak için kim canını dişine takacak? İki damla gözyaşları döksem Serge her şeyi unutup geçmişi arkasında mı bırakacak sanıyorsun?"
Lelia’nın buna verecek bir cevabı yoktu, çünkü haklıydım. Gözlerini yere dikti. Tamamen mantık çerçevesinde haklı olduğumu biliyordu ama duyguları bana hak vermesine engel oluyordu.
Noelle uzanıp kız kardeşinin elini sıktı ve "Kendine gel artık," dedi.
"Abla?"
"Serge, aldığı kararların sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Bunun için Leon’u suçlama."
Noelle oyunlar ve onların senaryoları hakkındaki tüm detayları bilmediği için, Lelia’nın sözleri onun kulaklarına gerçekte olduğundan çok daha acımasızca geliyordu. Sadece Lelia ve ben geçmiş hayatımızın anılarına sahip olduğumuz için gerçeği biliyorduk, bu yüzden bunu hesaba kattığımızda, tamamen suçsuz olduğumuzu iddia edemezdik belki de. İşte tam da bu yüzden, Noelle’in olayların benimle hiçbir alakası olmadığını düşünmesine rağmen, mevcut durum karşısında kendimi biraz sorumlu hissediyordum.
Herkesin dikkatini çekmek için ellerimi birbirine vurdum. "Pekala, bu kadar tartışma yeter. Kaybedecek vaktimiz yok. Savaş planımızı açıklamaya geçiyorum: Temel olarak, Kutsal Ağaç Tapınağı’na baskın düzenleyip Bayan Yumeria’yı kurtaracağız."
Brad, sanki birdenbire başına bir ağrı saplanmış gibi yüzünü buruşturarak elini alnına koydu. "Buna plan mı diyorsun şimdi? Eğer Serge’in iddiaları doğruysa, Bayan Yumeria artık Kutsal Ağaç’ın rahibesi, öyle değil mi? Onu korumak için canlarını ortaya koyacaklarını düşünmüyor musun?"
"Elimizde bu kadar az kişi varken, gerçekten karmaşık bir plan hazırlayacak vaktimiz olduğunu mu sanıyorsun? Oraya dalacağız, onu kapacağız ve hemen kaçacağız," dedim.
"İşlerin bu kadar kolay yürüyüp yürümeyeceğinden şüpheliyim..."
"Neden yürümesin? Daha önce hepinizin canını okuduğumda gayet iyi işe yaramıştı."
Brad hırsla homurdandı. "İnsanların yarasına tuz basmaya bayılıyorsun gerçekten."
Bayan Yumeria’yı kurtarana kadar çok fazla dikkat çekecek bir şey yapamazdık, ancak onu güvenli bir şekilde yanımıza aldığımızda işler tıkır tıkır işlemeliydi. Julius o kadar ikna olmuş görünmüyordu; endişeyle içini çekti ve şöyle dedi: "Sanırım ayrıntıları kendimiz düşünmek zorunda kalacağız. Sayıca bizden fersah fersah üstün olduklarını düşünürsek, en iyi seçeneğimiz hızla geri çekilmeden önce topyekun bir saldırı başlatmak olacaktır. Bu durumda biz de zırhlarımızla savaş alanına çıkacağız." Kafasında bazı soru işaretleri olsa da savaşa katılmak konusunda fazlasıyla istekliydi.
Jilk başını iki yana salladı. Elbette bu kadar kolay olmayacaktı. "Hayır, bu çok tehlikeli, majesteleri. Siz burada kalacaksınız, biz geri kalanlar dışarı çıkacağız."
"Ne?"
Greg kollarını göğsünde kavuşturup başını salladı. "Prens olduğunu düşünürsek, mantıklı olan bu."
"Ş-şey, evet, bunu anlıyorum ama..." Julius’un sesi kısıldı. Onlarla tartışacak durumda değildi ama kenarda beklemek de istemiyordu. Şahsen ben onun yerinde olsaydım ve herkes bana geri durmamı söyleseydi, seve seve kabul ederdim. Bu konuda benden çok daha görev bilincine sahipti.
"Koşullar göz önüne alındığında, sadece savaşa katılmanız bile daha sonra siyasi sonuçlar doğurabilir," dedi Chris. O da arkadaşını vazgeçirmek konusunda kararlıydı. "Katılıyorum. Sizin bu işin dışında kalmanız en iyisi, Julius."
Julius hayal kırıklığıyla başını öne eğdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.