Unvanın Sancısı

Cumhuriyet'ten döner dönmez saraya çağrıldık. Üstün hizmetlerimizden ötürü bir ödül alacağımız, fakat resmi tören öncesinde kısa bir toplantıya katılmamız gerektiği bildirildi. O zamana kadar resmiyetten uzak durabilirdik. Beş budala yanımdaydı, Marie ise ayrı bir odada bekliyordu. Krallık, onun sahte azize geçmişini de krallığa uğrattığı devasa zararları da unutmamıştı. Angie ve Livia yanımızda yoktu; ailemle birlikte benim evimde kalıyorlardı. Tören biter bitmez orada buluşmayı planlamıştık.

Bütün bu süreçteki tek tuhaflık, iletişimimizin normalde hükümet yetkilileri tarafından yürütülmesinde saklıydı. Fakat her ne hikmetse Roland bugün bizzat katılmayı uygun görmüştü. Çok resmi davranmamız gerekmiyordu ama odada bir kral varken vurdumduymazlık etme lüksümüz de yoktu. Şahsen ona gösterebileceğim en asgari saygıyı göstermeye kararlıydım.

"Renginiz berbat görünüyor Majesteleri. Sakın bana yine uyumadığınızı söylemeyin?" dedim dişlerimi göstererek gülerek.

Kan çanağına dönmüş gözlerini kısarak nefret dolu bir bakış fırlattı. "Göründüğünden daha dikkatlisin. Ne yazık ki malum birisi sayesinde son zamanlarda gözüme uyku girmedi. Biraz daha kibar olmayı denemeye ne dersin, velet?"

Bu suçlama karşısında şaşırmış gibi yaptım. "Son derece kibarım! Beni durmadan kışkırtanlar başkaları."

"Siz onları kışkırttıktan sonra sanırım, değil mi? O tiksinç yüzünde her şey kabak gibi okunuyor."

"Majesteleri, komedyenlik yeteneğinize diyecek yok. Benim gibi sadık ve samimi bir hizmetkar hakkında böyle korkunç bir şey söyleyebilmeniz ne acı..."

Burun kıvırdı. "Gerçekten sadık ve samimi bir hizmetkar, maskaralıklarıyla geceleri uykumu kaçırmazdı."

İkimiz de birbirimize dik dik bakarken yüzümüzdeki sahte gülücükleri koruduk.

Yanımızda oturan Bakan Bernard boğazını temizledi. Katılan tek önemli şahsiyet o değildi; Angie'nin babası Dük Redford da dahil olmak üzere pek çok nüfuzlu isim oradaydı. Dük bana bakıp gülümsedi.

"Cumhuriyet'teki icraatlarınızı duydum. Sadece raporları okumak bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor." Keyfi gayet yerinde görünüyordu. Verdiğim emeğe değdiği için sevinmiştim... Ama dürüst olmak gerekirse, yaptıklarımın Roland'a dert açmasına daha çok sevinmiştim.

Bayan Mylene de toplantıdaydı. Söze girdi: "Rachel Kutsal Krallığı'nı defetmekle en doğrusunu yaptınız. Size minnettarım, Marki Bartfort."

"Ah, kraliçem, size hizmet etmek benim için bir zevk— ha?"

Bir dakika. Majesteleri unvanımı yanlış mı söyledi? Bana kont yerine marki dedi. Marki, dükün sadece bir alt kademesidir ve bu konuma yalnızca kraliyet soyuyla doğrudan bağı olanlar gelebilir. Temelde, ailevi bir bağınız yoksa marki veya daha üstü olamazsınız. Yoksul bir baronlukta doğmuş biri olarak kraliyet hanesiyle en ufak bir akrabalığım olamazdı.

"Şey, Kraliçe Mylene, ben kontum, marki değil," diyerek düzelttim.

Hatasından utanç duyarak kızardı.

Vay canına, ne kadar da sevimli.

"Ne kadar aptalım. Kafanızın karışması çok doğal. Size henüz haber vermemiştik."

"Ne dediniz?" Burada ters giden bir şeyler vardı.

Julius ve arkadaşları bakışıp kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.

"Hey, bu işe ne diyorsunuz?"

"Bunun gerçekten mümkün olup olmadığını tartışıyorsak, ben kıl payı imkan dahilinde olduğuna bahse girerim."

Neden bahsediyordu bunlar?

Bayan Claeris'in babası Bakan Bernard durumu açıklarken şaşkınlıktan donakaldım: "Kont Bartfort, biz Holfort halkı olarak başarılarınızla gurur duyuyoruz. Yaptıklarınızı layıkıyla ödüllendirmek için size marki unvanı ve sarayda üst üçüncü kademe rütbesi vermeyi uygun gördük."

Şaşkınlıktan çenem düşmüştü. Dalga geçiyor olmalısınız, değil mi?! Marki olmak yeterince akılalmaz değilmiş gibi, saraydaki üst üçüncü kademeyi sadece kraliyetle güçlü bağları olanların alabildiğini biliyordum. Toplumsal basamaklarda tırmanabileceğimm en son noktaya geldiğimi sanıyordum, şimdi de tavanı delip geçtiğimi mi söylüyorlardı?! "Bu hiç mantıklı değil! Ben kraliyet ailesinden değilim!"

Roland kendinden memnun bir şekilde sırıttı. Ayağa kalktı, kollarını iki yana açtı ve "Gayet mantıklı!" dedi. "Unutmuş gibisin ama Dük Redgrave'in kızıyla nişanlısın. Geniş bir perspektiften bakarsan, zaten kraliyet ailesiyle akraba sayılırsın!"

Neden bu kadar kasılıyorsun? Dahice bir plan bulduğunu mu sanıyorsun? Ayrıca markilik öyle kolayca verilebilecek bir unvan değildi. Angie ile olan nişanım yeterli bir gerekçe olamazdı, kraliyet ailesi unvanları şeker gibi dağıtamayacak kadar büyük bir öneme sahipti. Roland'ın ne kadar rezil bir kral olduğunu görmek bunu sorgulatabilirdi ama diğer devlet görevlilerinin geçerli bir sebep olmadan bu unvanın verilmesine izin vermeyeceğinden emindim.

"Bu olamaz," diye direttim.

"Sana olduğunu söylüyorum! Ben kralım, benim sözüm kanundur!" Roland'ın kan çanağı gözleri, zafer dolu sırıtışıyla uyum içinde ardına kadar açıldı.

Arkamı kollamalarını umarak Bakan Bernard ve Dük Redgrave'e bir bakış attım ama kafalarını salladılar.

"Üzgünüm ama durum Majestelerinin dediği gibi."

"Majesteleri, bunun başarılarınız için uygun bir ödül olduğuna diğer soyluları ikna etmeyi başardı."

Öğğ, bu aptal kral bana dert olmak için özellikle uğraşıyordu.

Roland'a gözlerimi diktim. "Peki, reddediyorum!"

"Hımm. Bu durumda ben de senin reddini reddediyorum!"

"Seni gidi pis, aşağılık piç!" Üstüne atılıp gömleğinin yakasına yapıştım. Roland kahkaha atarak bana bir yumruk savurdu. Bu küstahlığına tepem atınca dizimi karnına geçirdim. Etraftaki kimse, muhafızlar bile araya girip bizi ayırmak için kılını kıpırdatmadı.

Roland bağırdı: "Günlerdir gözüme bir damla uyku girmedi, hepsi senin yüzünden!"

"Birazcık çalışmak zorunda kaldın diye mi bu huysuzluk?! Bir kere olsun görevini yapmayı dene!"

"Çok iyi o zaman! Ben de görevimi yapacağım... Unvanını yükselttiğimden emin olacağım!"

Bu kral katıksız bir kötüydü. Hiçbir işe yaramayacak bir şey için neden bu kadar çaba harcıyordu ki?

İkimiz de boğuşmaktan bitap düşüp soluklanmak için durduk. Bu kısa molayı, bunun neden mümkün olamayacağını açıklamaya ayırdım. Ve hayır, bu benim açımdan beyhude bir direniş değildi. Gayet samimiydim.

"Böyle bir unvanı karşılayacak bölgem bile yok benim!"

Roland sanki bu cümleyi söylememi bekliyormuş gibi cebinden bir kağıt çıkarıp burnuma soktu. Üzerinde Bay Albergue'in imzasını hemen tanıdım.

"N-ne bu?" diye sordum.

"Sana ait bir toprak olmadığını söylediğimde, Cumhuriyet sana bir miktar bölge vermeyi uygun gördü. Feivel ailesinin liman barındıran eski topraklarının bir kısmını devretmeyi cömertçe kabul ettiler."

"Şaka yapıyor olmalısın!"

"Yapmıyorum. Sadece senin elverişsiz bir konumda olduğuna inanmalarını sağladım, Bay Albergue de senin adına o kadar endişelendi ki sana biraz toprak vermeyi seçti. Sana bu kadar güvenmesi ne büyük şans! Ha, ama bölgenin başında Bay Albergue duracak. Sadece senin adını kullanacak. Bize vergi ödemeyi teklif etti ama Cumhuriyet hâlühazırda toparlanmakta zorlanıyor, değil mi? Ben de senin adına reddettim."

Yani toprak sadece kağıt üzerinde benimdi; bakımını aslında Rault ailesi üstlenecekti. Roland, o topraktan elde edebileceğim her türlü kârı veya faydayı da sağ olsun benim yerime tepmişti. Toprağın sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmamam iyiydi ama bir getirisi de olmadığı için elde var sıfırdı. Roland sırf unvanımı yükseltmek uğruna arkamdan iş çevirmişti. Daha da kötüsü, Bay Albergue sırf benim için endişelendiğinden bu plana alet olmuştu.

"Ah!" Roland ellerini birbirine vurdu. "Az kalsın unutuyordum. Bay Albergue'den sana bir mesaj var: 'Umarım bu, sana olan borcumun küçük bir karşılığı olur.' Gerçekten ne kadar dürüst bir adam."

"Senin tam tersin olmaları ne kötü... Tam bir pisliksin."

"Öyle mi? Peki pislik bir krala hizmet etmek nasıl bir duygu? Lütfen anlat."

Sinirden sadece dişlerimi gıcırdatabildim.

Bayan Mylene kocasına dik dik bakarak, "Majesteleri, lütfen bu çocukça oyunlara bir son verin," dedi.

Omuz silkti. "İyi, iyi. Bu küçük sonradan görme, bugünden itibaren sarayda üst üçüncü kademeye sahip bir markidir. Bunu yaklaşan törende resmi olarak duyuracağız, o yüzden hazır ol."

Yediğim bu ağır darbeye rağmen kendimi korumak için tek bir hamle bile yapamıyordum. Omuzlarım yenilgiyle çöktü ama Roland'ın benimle işi henüz bitmemişti. "Ayrıca artık bir marki olduğuna göre kendi hizmetkarlarına ihtiyacın olacak, değil mi? Ben merhametli bir adamım, bu yüzden bu rolü doldurmaları için doğrudan bana bağlı olanlardan bazılarını görevlendirmeyi uygun gördüm."

Modern terimlerle söylemek gerekirse, genel merkez müdürlüğe terfi etmemin ardından altıma çalışacak bir sürü adam göndermişti.

"Kalsın," dedim.

Roland'ın gülücüğü her zamanki gibi iticiydi. "Yapma şimdi, öyle deme. Senin için özel olarak en iyilerini seçtim. Seni onlarla tanıştırmama izin ver!"

Odada tanıştırabileceği genç şövalyeler yoktu. Bakışları arkamdaki gruba kayarken başımı yana eğdim. Aniden yüzümden soğuk terler boşanmaya başladı. "Y-yok artık, demek istediğin..."

"Tebrikler! Jilk, Brad, Greg ve Chris bundan böyle sana hizmet edecek! Onlara vasalların diyebilirsin, bu da seni onların beyi yapar... Başka bir deyişle, onlardan sorumlu adam sensin."

Yüzümdeki bütün kan çekildi. Arkama dönüp bakarken tüm vücudum titriyordu. Beş budaladan dördü bana bakıp ışıldıyordu.

"Demek öyle, Marki Bartfort. Sanırım bu durumda yeni patronumuz sensin. Kaderin işine akıl sır ermiyor," dedi Brad, kollarını başının arkasında birleştirirken.

"Daha önce başımızı yeterince belaya soktuk zaten, yani burası fena bir son sayılmaz, değil mi? Seninle takılmayı sabırsızlıkla bekliyorum, Bartfort." Greg göğsünde kollarını kavuşturup başıyla onayladı.

Chris gözlüğünü düzeltti. Hafifçe gülümseyerek konuştu: "Liderimiz olmana bir itirazım yok ama sana hâlâ soyadınla, Bartfort diye hitap etmek biraz fazla resmi kalıyor. Artık hükümdarımızsın, bu yüzden sana Leon diyerek sadakatimizi göstermemiz en doğrusu."

Bu budalalar neden bundan keyif alıyor gibi görünüyordu ki?

"Biraz direnç gösterin yahu! Şu andan itibaren emrim altında çalışacak olmaktan hiç mi rahatsız değilsiniz?"

Kulağa hoş geliyordu elbette; bir zamanlar kendi hanedanlarının saygın varisleriydiler. Ama şimdi Marie'nin sırtından geçinen birer parazitten farksızdılar. Boynuma aynı anda dört tane uğursuz yük bindirilmişti.

Jilk hafifçe güldü. "İtiraf etmeliyim ki bu durumdan tamamen memnun değilim ama yeteneklerinin hakkını veriyorum. Umarım ilişkimiz verimli olur, Leon."

Reddetmeye çalışmıyorlardı bile. Onu da geçtim, hepsi çocuk oyuncağıymış gibi bana adımla hitap etmeye başlamıştı. Başım döndü.

Sanki tabutuma son çiviyi çakmak ister gibi Roland da söze girdi: "Ayrıca yeri gelmişken, şu Marie kızına da göz kulak ol."

"Neden?!" Şimdi de kızı gözaltında tutma sorumluluğunu resmen üzerime mi yıkıyorlardı?

Kraliçe Mylene özür dilercesine gülümsedi. "Normalde onu başka bir yere göndermeyi tercih ederdik ama tapınak kabul etse de etmese de kendisi Azizlik gücüne sahip... Onu yanlış ellere emanet etme riskini göze alamayız, üstelik çocuklardan ayırırsak daha fazla sorun çıkacağı da kesin."

Yani bu aptallar Marie'yi ellerinden alırlarsa zırvalayıp olay çıkaracaklardı, bu yüzden gözetim altında tutmam için kızı bana kitliyorlardı. Başımı ellerimin arasına alıp koltuğuma çöktüm. Etrafımdaki herkes bana acıyan gözlerle bakıyordu. Bir tek Roland bir budala gibi genişçe sırıtıyordu.

"Tüm bunlar sadece başıma bela olduğun için yaşandı," diye hatırlattı bana. "Umarım yaptıkların üzerine biraz düşünmüşsündür."

"Bunu unutmayacağıma emin olabilirsiniz. Bana kim ters yaparsa yapsın, hesabını mutlaka keserim."

"Bir sonraki hamleni seve seve bekliyorum öyleyse. Gerçekten dük unvanını almaya bu kadar hevesliysen, lütfen uslu durmamaya devam et. Konusu açılmışken söyleyeyim, ben asla sadece 'ödeşmekle' yetinmem. Her zaman üste çıkan adam olurum."

İşin varacağı konuşmaya bak, ne alçakça bir muhabbetti bu. Böyle olacağını bilseydim Cumhuriyet'te kalır, ablam Louise ile vakit geçirirdim. Julius gözlerinde kederli bir ifadeyle bana baktı.

"Senin derdin ne?" diye çıkıştım.

Julius içten bir kıskançlıkla bakıyordu. "Bartfort... Hayır, Leon... Aranıza katılmam mümkün mü acaba?"

"Neden?! Sen bir prensin, Tanrı aşkına!"

"Ç-çünkü yalnızım, belli değil mi! Tek dışarıda kalan ben oluyorum, bu hiç adil değil!"

Bunun neresi adaletsizdi ki? Sen neden benim emrimdeki adamlardan biri olmak istiyordun? Sen ve aptal arkadaşlarınızın kafası azıcık düzgün çalışsaydı, toplum basamaklarını bu kadar tırmanmak zorunda kalmazdım zaten!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.