Güverteye çıktığımda Loic’in orada beklediğini gördüm. Buraya küçük bir tekneyle gelmişti ve nedense savaşa katılmak için tepeden tırnağa kuşanmıştı.
“Kont Bartfort, bana da katılma izni verirseniz minnettar kalırım,” dedi.
“Marie’nin diğer gemide olduğunu biliyorsun, değil mi?”
Bana şaşkın şaşkın baktı. “O-o orada mı? H-hayır, yani buraya gelme sebebim bu değil. Sizinle ve diğerleriyle birlikte savaşmak istiyorum.”
Greg öfkeyle ileri atılıp Loic’i yakasından yakaladı. “Burası oyun parkı değil! Kutsal Ağaç’ın gücü olmadan sadece ayak bağı olursun!”
Bu ani çıkışı beni şaşırtsa da Greg haksız sayılmazdı; Loic gibi birinin aramıza katılmasına izin veremezdik. Cumhuriyet’teki soylular, armalarının gücü olmadan acınası derecede zayıftı. Loic diğerlerine kıyasla daha yapılı ve kaslıydı ama bu haliyle bile sıradan bir piyadeden halliceydi. Akademideki Holfortlu kızlara hediye alabilmek için para denkleştirmeye çalışırken canı çıkan bizlerle onun yetenekleri arasında dağlar kadar fark vardı.
Loic dik duruşunu bozmadan cevap verdi: “Elimden gelen tek şey bu olsa bile en azından size kalkan olabilirim.”
“Ne demek istiyorsun sen?” diye hırladı Greg.
“Hanımefendi hayatımı kurtardı, ona borçluyum. Üstelik tapınağın yerleşimini bildiğim için yanınızda olmam işinizi kolaylaştırır. Yalvarırım size. Yardım etmeme izin verin!”
Onun rehberliği işimizi gerçekten de kolaylaştırırdı. Greg bana bir bakış attı, ben de başımla onayladım. Loic’in yakasını bırakıp başının arkasını kaşıdı ve arkasını döndü.
“Nasıl istiyorsan öyle olsun,” dedi. “Ama nalları dikersen Marie çok üzülür, o yüzden elimizde kalmasan iyi edersin.”
“Teşekkürler!”
Greg’in Loic’e böyle bir şey söylemesi tam bir kara mizahtı; sonuçta ikisi de aynı kadına göz koymuştu ve mantıken birbirlerinin rakibiydiler. Besbelli sadece onun gibi yakışıklı herifler böyle asil cümleler kuracak büyüklüğü gösterebiliyordu. Onun yerinde olsam kıskançlıktan geberir, asla böyle davranamazdım.
“Elimizde fazladan bir zırh var, onu kullanabilirsin. Beyaz olanı al,” diye talimat verdim. Julius’undu bu zırh ama kendisi aramıza katılmadığı için en azından Loic’e savaşta ölmeyecek kadar koruma sağlardı… yani umarım sağlardı.
“Çok teşekkür ederim. Bununla ben de sizinle omuz omuza çarpışabilirim. Sizler bizim çatışmamızın içine sürüklenirken elim kolum bağlı oturmak beni kahrediyordu.”
Demek ki bu ani verilmiş bir karar değil, üzerinde uzun uzun düşündüğü bir şeydi. Takdir ettim doğrusu. Ne yazık ki bu etkileyici an, uzun zamandır görmediğim, son derece tanıdık birinin ortaya çıkmasıyla bölündü. En azından bu kılıkta görmeyeli uzun zaman olmuştu.
“Beyler! Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu!” Julius—öhöm, affedersiniz, yani—maskeli şövalye karşımızda dikiliyordu.
Onu en son Holfort Krallığı ile eski Fanos Prensliği arasındaki savaşta görmüştüm. Maskesi, pelerini ve o kendine aşırı güvenen yürüyüşüyle yine her zamanki gibi şüpheli görünüyordu.
“Bu o maskeli adam!” Chris elini belindeki kılıca götürüp kınından çıkardı.
Brad hemen ellerinde bir ateş topu canlandırdı. “Onun da burada, Cumhuriyet’te ne işi var?!”
Geri kalan iki aptal da onlara katıldı; dördü de adamın gerçek kimliğinden tamamen habersizdi. Küçük yaştan beri prensle birlikte büyüyen evlatlık kardeşi bile onu tanıyamamış, silahının namlusunu maskeli şövalyeye doğrultmuştu.
Loic gözlerini kırpıştırıp duruyordu. Karşısındaki manzaraya hiçbir anlam verememişti.
Luxion kulağımın dibine sokulup fısıldadı: “Yine mi bu maskeli balo oyununu oynuyoruz? Bu saçmalığa bir son verip kimliğini herkese açıklamaya ne dersiniz?”
“Hiç bulaşmak istemiyorum,” dedim. “Hem ne malum, belki de bu aptallar kendi tiyatrolarından keyif alıyorlardır. Her halükarda onları kendi hallerine bırakmak en iyisi. Uzaktan izlediğin sürece oldukça eğlenceli bir komedi oyunu.”
İçimden bir ses bu aptalların maskaralıklarına katlanmak zorunda kalan Marie adına üzülüyordu ama diğer sesim de ona müstahak olduğunu söylüyordu. En azından bana biraz eğlence çıkıyordu.
Maskeli şövalye bana doğru adımladı. “Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Kont Bartfort.”
Bir dakika. Durup dururken neden benimle konuşuyorsun ki şimdi?
“Şey, evet…”
“Durumun pek parlak olmadığını duydum. Çok büyük bir miktar olmasa da ben de gücümü size ödünç vermek isterim. Tek isteğim, bana uygun bir zırh sağlamanız. Prens Julius’un beyaz zırhı boşta, değil mi?”
Zamanlaman gerçekten de berbat ötesiydi.
Maskeli şövalye talebini kabul edeceğimden son derece emin görünürken, ben Loic’e bakarak, “Şey, maalesef o iş olmaz. Az önce onu kullanması için Loic’e söz verdim,” dedim.
Loic şüphe dolu bir bakış attı maskeli adama. Julius ile neredeyse hiç teması olmadığını düşünürsek, gerçek kimliğini tahmin etmesini beklemiyordum zaten.
“Duydun işte,” dedi Loic. “Burada başka bir işin yoksa git artık.”
“Bu ne cüret?! O zırh bana ait!”
“Kont Bartfort’a ait değil mi?” Loic, şövalyeyi süzdü. “O tuhaf maskenin amacı ne? Çıkar da gerçek adını söyle bize.”
Maskeli şövalye geriledi. Loic’in istekleri son derece mantıklı olsa da şövalyenin bunları kabul etmesi imkansızdı. Boğazını temizleyip konuştu: “Kimliğimi gizli tutmak için haklı sebeplerim olduğu gün gibi ortada değil mi? Kont Bartfort, sizi temin ederim ki bu adam beyaz zırhı kullanmaya uygun değil. Onun yerine bana izin verin!”
Kötü şans. Tapınağa vardığımızda yolu göstermesi için Loic’e ihtiyacımız vardı. O, Julius’tan çok daha önemliydi. “Bizimle gelmekten vazgeç de benimle köprüüstüne gel bari. En azından sana bir çay ısmarlarım.”
“Sence buraya neden geldim ben?! Bırakın savaşaayııım!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.