Kutsal Ağaç Tapınağı'nda Ideal’ın kendisi için hazırladığı tahtta kurulan Serge, yanında sadık robotu, Gabino ve bizzat seçtiği kraliyet muhafızı askerleriyle oturuyordu. Muhafızlar, bir zamanlar Altı Büyük Hane’nin taşıdığı armaların aynısına artık sahipti. Geri kalan askerlere ise daha düşük rütbeli armalar dağıtılmıştı.
Albergue, elleri kelepçeli halde Serge’in karşısında dikiliyordu. Yakalanırken bacağından yaralanmış, şu anda tedavi görüyordu. Serge, nihayetinde onu tamamen ortadan kaldırmayı seçmemişti.
“Serge, neden yapıyorsun bunu?” diye sordu Albergue hesap sorar gibi.
“Neden mi? Çünkü koruyucu olarak ben seçildim. Ülkemizi yerle bir edip küllerinden yeniden doğurmak istememden daha doğal ne olabilir? Bu bana son derece mantıklı geliyor.”
“Gerekçen bu mu yani? Küçücük bir mesele yüzünden koskoca cumhuriyeti yok mu edeceksin?” Albergue, evlatlığına inanamayarak baktı.
Serge sadistçe sırıttı. “Evet. Burası benim için feda edilemeyecek kadar değerli bir yer değil. Hem cumhuriyeti paramparça ettikten sonra halini sana izletmek çok eğlenceli olacak. Bu arada, sevgili karını, kızını ve evet, o çok kıymetli küçük oğlun Leon’u da gözlerinin önünde geberteceğim.”
“Oğlum mu? Krallık’tan gelen Leon’dan mı bahsediyorsun?” Albergue kaşlarını çattı. “O benim oğlum değil.”
“Ama ona bana göstermediğin kadar ilgi gösterdin, değil mi? Hatta Louise’i onunla evlendirip resmen oğlun yapacaktın. O kız da tıpkı senin gibi ümitsiz vaka, ölen küçük kardeşinin tıpatıp aynısı olan bir herife sırılsıklam aşık oldu.”
“Serge, yanlış anlıyorsun! Ne Louise ne de ben—”
Ideal, Albergue’in sözünü keserek araya girdi. “Efendi Serge, sanırım bir sorunumuz var.”
“Ne oldu?”
“Louise’i yakalaması için gönderdiğimiz birlik etkisiz hale getirildi. Leydi Lelia’yı getirmesi için yolladığımız ekibin başına gelen de farklı değil.”
Serge kaşlarını çattı. “Ideal, açıkla şunu. Lelia’yı hemen buraya getireceğine söz vermiştiniz.”
Gabino da bu haberden memnun kalmamıştı. “İki tarafa da seçkin askerlerimizden göndermiştik. Bu kadar kolay alt edildiklerine inanmak zor.”
Ideal, “Luxion bana ihanet etti,” diye itiraf etti.
Serge’in sağ eli bir anda ileri atılarak Ideal’ı havada yakaladı. Robotun yuvarlak gövdesini avucunun içinde sıkıştırdı. “Her şeyin yolunda gideceğine dair yemin etmemiş miydin lan? Eğer Lelia’nın saçının teline zarar gelirse seni hurdaya çeviririm, yalancı pislik.”
Serge’in aniden patlayan gazabı karşısında odadakiler sindi ancak Ideal geri adım atmadı. “Bana yalancı mı diyorsun? Bu sözünü geri almanı talep ediyorum.”
“Ne dedin sen?”
Ideal, “Sözünü geri almanı talep ediyorum,” diye tekrarladı. Tavrı her zamankinden çok farklıydı ama bu durum Serge’i geri adım atmaya ikna etmedi.
“Gördüğümü söylüyorum işte, yalancının tekisin. Her şeyin yolunda gideceğini söyleyen sendin—”
Ideal aniden gövdesinden güçlü bir elektrik akımı yaydı. Serge acıyla elini çekmek zorunda kaldı. Sağ eli tamamen uyuşmuştu. Sol eliyle sağ elini tutup sıkarken dişlerini gıcırdattı.
“Seni gidi küçük ucube!”
Ideal milim kıpırdamadan, son derece sakin bir sesle, “Geri al. Ben yalancı değilim,” dedi.
“Lütfen, ikiniz de sakin olun. Şu an öncelik vermemiz gereken daha önemli meseleler yok mu?” diye araya girdi Gabino. “Müttefiklerin kendi arasında kavga etmesinin sırası değil şimdi.”
Serge dilini şaklatarak isteksizce geri adım attı. “İyi. Hemen adam gönderip Lelia’yı buraya getirin! Peki Louise nerede?”
Ideal da sakinleşmişti. “İkisi de Leon ve diğer yabancıların kaldığı malikanede.”
“Oraya hemen bir birlik gönderin. Bu çatışmada öne çıkan kim olursa ödül olarak Altı Büyük Hane’den birinin arması verilecek.”
Serge uyuşan elini ovuştururken tahtının arkasındaki sunağa göz ucuyla baktı. Kutsal Ağaç’ın bir parçası sunağın içinden fırlamış gibi duruyordu ve Yumeria, tören kıyafetleri içinde o oyuğun ortasında oturmaktaydı. Gözlerindeki tüm ışık sönmüştü. Kutsal Ağaç’ın ince dalları ve sarmaşıkları, onu asla bırakmak istemezcesine bedenini sarmalamıştı. Serge ve diğerleri, kıza bir rahibe gibi değil, Kutsal Ağaç’ı yönlendirmek için kullandıkları bir araç gibi davranıyorlardı.
Gabino bıyığını sıvazladı. Sesi bıkkın geliyordu. “Gerçekten cömert bir ödül. Ama Altı Büyük Hane’nin armalarını biraz fazla mı kolay dağıtıyorsun?”
Serge, uyuşuk sağ elini umursamazca salladı. “O şeylerin zaten hiçbir değeri yok. Kutsal Ağaç’ın gücünü ödünç almak için kullandığımız birer araçtan ibaretler.” Onun gözünde ne Kutsal Ağaç’ın ne de sunduğu ilahi korumanın bir kıymeti vardı.
Albergue başını öne eğdi. Sesi pişmanlıkla titriyordu. “Seni bu noktaya kadar sürüklediğime inanamıyorum…”
Serge üvey babasına dönerek, “Şimdi sızlanmak için biraz geç,” diye tükürürcesine konuştu. “Beni hiçbir zaman ailenizden biri olarak görmeyen sizdiniz.”
Albergue cevap vermedi. Bu sessizlik Serge’in canını daha da sıktı.
“Kapatın şunu zindana!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.