Çoğu öğrenci sıradan bir güne uyandığını sanıyordu. Fakat Lelia için bugün başkaydı. Uzun zaman sonra ilk kez akademideki derslere bizzat katılıyordu.
İkinci ders saatiydi. Kürsüdeki öğretmenin anlattıklarını diğer öğrenciler sessizce dinliyordu. Leon ve arkadaşları yine ortalıkta yoktu. Hizmetçilerinin aniden ortadan kaybolması, ev halkının üzerine kapkara bir endişe bulutu gibi çökmüştü. Kendi memleketlerinde olsalar bile böyle bir meseleyle uğraşmak yeterince zorken, zaten her an patlamaya hazır yabancı topraklarda bulunmaları huzursuzluğu iyice tırmandırıyordu. Akademi yönetimi de durumun farkındaydı ve onlara göz yumuyordu.
Böyle sıradan bir okul gününde, kapıda bekleyen olası bir isyanı hayal etmek bile imkansızdı.
Diğer öğrenciler asi ordusuna dair dedikodulardan haberdardı, hatta bazıları bu oluşumun içinde olduğunu açık açık söylüyordu. Ancak Lelia tüm bu meseleye tamamen yabancıydı. Önceki hayatında, Japonya'nın o huzurlu ve güvenli ortamında büyüdüğü için barıştan başka bir şey görmemişti; isyan kelimesinin gerçekte ne anlama geldiğini, hayata nasıl yansıdığını kavrayamıyordu. Elbette başka ülkelerde böyle şeyler yaşanırdı ama onun bu duruma en çok yaklaştığı an, haberlerde gördüğü veya internette okuduğu makalelerden ibaretti. Zihni bunu bir gerçeklik olarak algılamakta zorlanıyordu. İçindeki asıl endişe, olayların ikinci oyundan hatırladığı gidişata hiç benzememesi, her şeyin tamamen rayından çıkmış olmasıydı.
Bedenen sınıfta olsa da zihnini bir türlü derse veremiyordu. Gözlerini pencereye dikti. Uzakta, gökyüzüne doğru uzanan devasa Kutsal Ağaç yükseliyordu. Havada süzülen devasa hava gemilerinin sıradan sayıldığı bir dünyaydı burası. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar, artık hem ağaca hem de gökteki o gemilere alışmış, onları kanıksamıştı. Yine de bugün gökyüzünde sanki normalden daha fazla gemi yok muydu?
Sahi, neden bugün bu kadar çok hava gemisi var?
Cumhuriyet semalarında görmeye alıştığı o sıradan gemilerden değildiler. Hayatı boyunca hiç bu kadar çok hava gemisini tek bir yerde görmemişti. Sayıdaki artış öyle göz ardı edilecek gibi de değildi. Gökyüzü o kadar doluydu ki sadece tek bir bakış atmak bile ters giden bir şeylerin olduğunu anlamaya yetiyordu.
Birdenbire pencerelerden içeri süzülen güneş ışığı kesildi, okulun bahçesine devasa bir gölge düştü. Lelia bir an için havanın bulutlandığını sandı ama hayır, dışarıdaki hava gemileri harekete geçmişti.
Burası uçuşa yasak bölge değil miydi?
Bu durum diğer öğrencilerin de dikkatini çekti. Hepsi, hava gemilerinin normal şartlarda buraya bu kadar yaklaşamayacağını çok iyi biliyordu. Profesör anlatmayı bıraktı, ne olduğunu anlamak için dikkatle pencereden dışarı süzdü. Gökyüzünde devasa bir ekran belip yayına başladığında sınıftan şaşkınlık dolu fısıltılar yükseldi.
Lelia öyle bir hışımla ayağa fırladı ki sandalyesi arkadaki sıraya çarparak devrildi. Karşısındaki manzara yüzünden bunu fark edecek durumda bile değildi.
"Serge!"
Sesi o kadar gür çıkmıştı ki normal bir zamanda sınıftaki herkes dönüp ona bakardı. Ancak şu an hiç de normal bir zaman değildi. Tüm gözler dışarıdaki manzaraya kilitlenmişti. Gökyüzünde, gösterişli bir tahtta oturan devasa bir Serge belirdi. Dirseklerini dizlerine dayamış, parmaklarını birbirine geçirmiş halde öne doğru eğilmişti.
"Cumhuriyet topraklarında doğan herkese sesleniyorum. Beni dinleyin: Bundan böyle bu toprakların kralı benim."
Ne saçmalıyor bu? Sınıfta yeni bir kargaşa dalgası koptu ama Lelia tepki veremeyecek kadar donakalmıştı. Onu sağ salim bulmuş olmanın getirdiği o kısa süreli rahatlama, bu çılgınca ilan karşısında yerini derin bir şoka bıraktı.
Serge elini kaldırdı. Oturduğu tahtın arkasında beliren büyü çemberi, Muhafız'ın nişanını gözler önüne serdi. Bu hamle sınıftaki herkesi derin bir sessizlik içine çekti. Lelia da şaşkınlıktan dilini yutmuş gibiydi.
Muhafız nişanını nasıl ele geçirebildi? Ablam onu asla seçmezdi, değil mi? O zaman bir başkası yapmış olmalı...
Lelia'nın bu sorunun cevabını araması çok uzun sürmedi.
Serge, "Sizi yeni rahibemizle tanıştırayım," dedi. "Daha doğrusu, yepyeni ülkemizin rahibesiyle. Karşınızda Yumeria."
Yanında bir elf kadını duruyordu. Sınıfta bir kez daha şaşkınlık çığlıkları ve fısıltılar yükseldi fakat bu yeni gelişme Lelia'yı bambaşka bir sebepten ötürü can evinden vurmuştu.
O, Leon ve Marie'nin evinde çalışan bir hizmetçiydi... Nasıl olur da rahibe olarak seçilebilirdi? Lespinasse ailesinin dışından birinin bu yeteneğe sahip olması nasıl mümkündü? Hem zaten Noelle seçilmemiş miydi?
Sınıftakiler, konuşmasına devam eden Serge'e kilitlenmişti. "Hâlâ sadece Lespinasse hanesinden olanların rahibe olabileceği yanılgısı içindesiniz, değil mi? Öyleyse size eğlenceli bir gösteri sunayım. Başla, Yumeria."
Yumeria bu emre neredeyse hiç tepki vermedi. Dışarıdan bakan bir izleyici için tıpkı ipleri başkasının elinde olan bir kukla gibiydi. Ellerini yavaşça yukarı kaldırdı. Kutsal Ağaç'tan yayılmaya başlayan kırmızı bir ışık, kısa sürede tüm ülkeyi kapladı. Herkes hayranlık ve dehşet içinde gözlerini faltaşı gibi açmış bakıyordu. Işık neredeyse anında çekildi ama hemen ardından sınıftan çığlıklar yükseldi.
"N-nişanım kayboldu!"
"Benimki de! Nasıl olur?!"
Feryat edenler soylu ailelerden gelen öğrencilerdi. Az önce üzerlerinden geçen o ışık, taşıdıkları nişanları söküp almıştı. Lelia gökyüzüne baktığında Serge'in aşağıya, kitlelere doğru kibirle sırıttığını gördü. Yumeria'ya verdiği emirden tam da bu sonucu bekliyordu. "Yeni rahibemiz nişanlarınızı elinizden aldı. Onun gerçek rahibe olduğunu anlamanız için bu kadarı fazlasıyla yeterlidir herhalde."
Tarihleri boyunca hiçbir rahibe, tüm bir ülkenin nişanlarını tek seferde ellerinden almamıştı. Sınıftaki soylular dizlerinin üzerine çöktü, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakakaldılar. Hayatları boyunca ellerinde tuttukları o muazzam gücü kaybetmek, onları derin bir çaresizliğe sürüklemişti.
"Eğer hâlâ bana karşı gelmeye niyetli olan varsa, onu kendi ellerimle yok ederim. İstediğiniz zaman Kutsal Ağaç Tapınağı'nın kapısını çalabilirsiniz."
Ne yapacağını bilemeyen Lelia, bir cevap bulma ümidiyle Clement'e döndü. Ancak onun da ne diyeceğini bilemez bir hali vardı. "Neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrim yok, bundan sonra ne olacağını da kestiremiyorum. Kesin olan tek bir şey var, o da durumun çok tehlikeli olduğu. Sizin için dışarıda bir araç hazırlattım. Lütfen burayı hemen terk edin, Leydi Lelia."
"Nereye gideceğiz?"
Bu kargaşada sığınacak güvenli bir yer kalmış mıydı ki? Belki Pleven ailesinin toprakları olabilirdi. Kafasında çıkış yolları aramaya çalışırken Emile belirdi, yanında Ideal da vardı. Panik içinde görünüyordu.
"Bu taraftan, ikiniz de!" diye seslendi Emile aceleyle.
Lelia öfkeyle Ideal'a dik dik baktı. "Sen! Bunca zamandır neredeydin?!"
"Özür dilerim. Mevcut durumu analiz etmekle meşgul olduğum için yanınıza dönmekte geciktim."
"Neler oluyor?" diye çıkıştı Lelia. "Ayrıca Serge neden kral olduğunu iddia ediyor?!"
"Şu an için önceliğimizi buradan tahliye olmanıza vermemizin daha doğru olacağına inanıyorum."
Koridorda hızla ilerlerlerken Lelia ters bir ses tonuyla, "İyi de nereye gidiyoruz?!" diye sordu.
"Kont Bartfort'un kaldığı malikaneye. Orası elçilik statüsünde sayıldığı için ne olursa olsun orada güvende olacaksınız."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.