Onlarla bir kez daha savaş alanında karşı karşıya gelmiştik.
Köprüde durduğu yerden kaşlarını çatan kaptan, öfkeyle sövdü. "Şerefsizler! Neye güvenip de böyle gözü dönmüşçe saldırıyorlar?"
Çevre bilgilerini aktaran teğmen, aynı zamanda operatörlük yapıyordu. "Kaptan, düşman birliklerinden biri ön savunma hattımızı yardı! Bu sinyal imzasına bakılırsa... Bu Unvanlı!"
Üsteğmen adeta kükredi. "Kahretsin! Onca birik arasından Unvanlı mı denk geldi yani?!"
Göz açıp kapayıncaya kadar savunma sistemlerini devreye soktum. "Kalkan, tam kapasite çalıştırılsın!"
Fakat ne çare. Geminin etrafında aktifleştirdiğim kubbe kalkanı, Unvanlı’nın o ezici gücü karşısında fazlasıyla çaresizdi; anında tuzla buz oldu.
Kaptan gürledi. "Herkes yere yatsın!"
Dikenlerle kaplı, kapkaranlık bir robot üzerimize doğru çekiliyordu. Yaptığı darbe köprüüstünü beşik gibi salladı. Tavan çöktü, içerideki herkes ezilen enkazın altında sıkışıp kaldı. Hepsini olabildiğince çabuk kurtarmak için elimden geleni yaptım ama çok yavaş kalmıştım.
"Ideal, diğer ikisine öncelik ver. Benim için artık çok geç," dedi kaptan. Yaşam gücünün ne kadar hızlı tükendiğini hissetmişti. Mürettebatın geri kalanına sahip çıkılması için son nefesiyle emirlerini sıraladı.
Üsteğmen olay yerinde can verdi. Ancak teğmenin yerini tespit etmeyi başardım ve robotlarımın yardımıyla onu bir sedyeye kaldırdım. Amacım onu revire taşımaktı. "Teğmenim, iyi misiniz? Hemen tıbbi müdahaleye başlıyorum."
Ne var ki peş peşe gelen patlamalardan birinde revirin tamamen yok olduğunu fark edince kahroldum. Geminin büyük bölümü işlevini yitirmişti. Kaldı ki bunun bir önemi de yoktu; gemide kalan eksik tıbbi ekipman, aldığı ağır yaraları iyileştirmeye yetmezdi.
Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.
Revir keşke daha sağlam malzemelerden inşa edilmiş olsaydı. Keşke gemide daha iyi ekipman bulunsaydı. O zaman onu kaybetmek zorunda kalmazdım.
Gemi yana yattı, irtifa kaybetmeye başladı. Hızla çökeyazıyordu.
"Hemen tıbbi müdahaleye başlayacağım," diye tekrarladım. "Lütfen bilincinizi açık tutun, Teğmenim." Onu hayatta tutabilmek için elimden gelen tek şey sesimi duyurmaktı.
Zorlukla sordu: "Ideal, savaş ne durumda? Babamın gemisi hâlâ savaşıyor mu?"
Veri akışı zihnime doluşmaya başladı. Bilgi selinin ortasında, babasının gemisinin düştüğünü öğrendim. Birliklerimiz darmadağın olmuş, geri çekilme kararı almıştı. En doğrusunun ona gerçekleri söylemek olduğuna kanaat getirdim ama... Yüzüne bakınca bir türlü dilim varmadı. "Birliklerimiz bu baskının şokunu atlattı. Babanız dışarıda harikalar yaratıyor. Siz de onun yolundan gitmeli ve güçlü kalmalısınız."
Ona yalan söyledim.
Hafifçe gülümsedi. "Ideal, yine yalan söylüyorsun. Tam bir yalancısın."
"Anladınız mı?"
"Söylemiştim, değil mi? Yalan söylerken kötü bir alışkanlığın var. Çok belli ediyorsun." Duraksadı. "Hey, Ideal... Sence o ağaç düzgünce büyüyecek mi?" Bütün olumsuzluklara rağmen kök salmayı başaran o küçük fidan için endişeleniyordu.
"Büyüyecek," dedim. "Büyümesini bizzat sağlayacağım. Sonuçta o, bize bıraktığınız umudun ta kendisi."
Sonra öksürük krizi tuttu. Dudaklarının arasından kan fışkırdı. Titrek bir sesle, "Yume hâlâ üste," dedi. "Ona da göz kulak ol. Gerisi sana emanet Ideal. Bu bir söz."
"Tutacağım bir söz. Yemin ederim tutacağım. Lütfen, lütfen beni bırakmayın."
"Üzgünüm ama... Artık elimde değil." Nefesi kesilir gibi son bir soluk aldı ve gözlerini hayata yumdu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.