Hırrr! Gemiyi beklemek için geride bırakılacağım hiç aklıma gelmezdi.
Julius, Einhorn’u korurken kokpitinin içinden kendi kendine söyleniyordu. Diğer herkes düşman gemisine sızmış, o ise dışarıda gözcülük yapsın diye geride bırakılmıştı. Canı sıkkındı; savaşmak istiyordu.
Einhorn’un köprüsünden seslenen Marie, talimat verdi. Julius, gözünü dört aç!
Angelica, Olivia ve Noelle de onunla birlikteydi. Yanlarında Kyle ve Carla da vardı; bütün ekip buradaydı.
Julius içini çekti. Marie’yi korumanın ne kadar önemli olduğunu düşününce, geride kalmaya o kadar da içerlemiyorum aslında. Şimdiye kadar mırıldanıp şikayet edip duruyordu ama Marie’nin sesi içindeki motivasyonu yeniden canlandırmıştı. Hem bakılırsa düşman da geldi zaten.
House Barielle bayrağı taşıyan zırhlar Einhorn’a doğru yaklaşıyordu. Zırhsız, silahlı diğer askerler de Einhorn’a sızmak için gemiye aborda olmaya çalışıyordu.
Sizi buradan geçireceğimi mi sandınız! diye kükreyen Julius, bir uyarı ateşi açtı. Gemiye sızmaya çalışan askerler duraksadı ama zırhlar saldırıya devam etti.
Julius yana kaçarak saldırıdan sıyrıldı ve kılıcını çekti. Düşman zırhlarından birinin bacaklarını tereyağından kıl çeker gibi tek hamlede biçip kesti. Dengesi bozulan düşman, kendi gemilerinden birine çarptı. Çarpmanın etkisiyle bir daha hareket edemedi.
Bu zırh inanılmaz bir şey. Demek Bartfort’un elinde tuttuğu güç buymuş, ha?
Julius daha önce Leon ile düello etmişti ama rakibinin savaş alanındaki bu ölümcül gücünü hiç fark etmemişti. Bu düşünce başlı başına ürkütücüydü ama asıl can sıkıcı olan, Leon’un o zamanlar kendilerine karşı müsamaha gösterdiğini anlamasıydı. Bu durum gururunu kırıyordu ama aynı zamanda Leon’un tüm o patavatsızlığına rağmen, canlarını tehlikeye atmayarak kendilerini koruduğunu da fark ettiriyordu. Leon gibi sinir bozucu birinin onları kollamış olduğuna inanmak zordu.
Böylesine güçlü bir zırhı ödünç alıp da üstüme düşen görevi yerine getiremezsem, Leon dilinden düşürmez beni. İşte buna hiç katlanamam.
Leon’un o alaycı sırıtışını hayal etmek, Julius’u daha da biledi.
Üzerine doğru uçan bir sonraki rakibinin kollarını keserek onu etkisiz hale getirdi. Arkasından gelmeye yeltenen diğerlerine bakıp bağırdı:
Canına susayan varsa buyursun gelsin!
Tek bir zırh süzülerek öne çıktı. Öyleyse benimle dövüşeceksin.
Ses Loic’e aitti. Doğrudan Julius’un üzerine atıldı.
Julius onun rotasından çekilerek saldırıyı atlattı. Canını çöpte mi buldun sen?!
Loic, adeta ölmek istercesine çılgınca manevralar yapıyordu. Bu durum, elinden geldiğince kimsenin canını almamayı ilke edinen Julius için işi zorlaştırıyordu. Loic’in ise kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Sesini bir yerden gözüm ısırıyor, dedi Loic. Sen... Krallık prensi değil misin?
Öyleyim, ne olmuş? diye sordu Julius.
Hiç. Sadece bir şeyi fark ettim. Louise’i o kadar çok istiyorsan, önce beni öldürmen gerekecek!
Tch!
Loic’i alt etmek aslında çocuk oyuncağıydı ama Julius hamlelerini yaparken dikkat etmezse adam ölecekti. Savaş gitgide daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.