Kutsal Ağacın Gölgesinde

Nihayet bir Alzer zindanındaydık.

Bu mağara gerçekten de akıl almaz bir yerdi. Zemin ve duvarlar baştan başa yosunla kaplanmıştı, tavandaki devasa bir delikten içeri süzülen ışık her yeri aydınlatıyordu. Etrafı saran vahşi bitkilerle burası adeta doğal bir labirenti andırıyordu. Hayatımda daha önce böyle bir şey görmemiştim.

“Geliyorlar. Üç yüz metre önümüzde. Altı taneler!” Taşınabilir terminali cebime tıkıştırıp tüfeğime uzandım.

Jilk önümde duruyordu. “İlk atışı ben yapıyorum.”

Tüfeğini doğrulttu ve üzerimize doğru koşturan canavarlara kurşun yağdırdı. Silahını yeniden doldururken boş kovanlar şakırtıyla yere saçıldı. Dürbünden bakıp bir sonraki hedefini kilitledi ve tetiği tekrar çekti.

“Hey, Jilk! Biraz da bize bıraksana!”

Julius öne atıldı, Chris de hemen peşinden koşturdu.

“Ekselansları, lütfen bana bırakın! Siz geride, güvende kalın.”

Düşmanların ardı arkası kesilmiyordu. Bazıları kırkayak gibi duvarlarda ve tavanda tırmanıyordu. Görüş açımı netleştirmek için konumumu değiştirdim ve savaş alanını taramaya devam ettim. Canavarlardan biri tavandan aşağı sıçradı ama Julius onu daha havadayken biçti. Mahlukat yere yığıldı, siyah bir dumana dönüşerek yok oldu. Bu sırada Chris de diğer üçünün icabına bakmıştı.

Bu yaratıklar giderek güçleniyor. Gerçekten akıl alır gibi değil.

“Güzel. Şimdilik tehlike geçti gibi. Kısa bir mola verelim.” Tabletimi çıkarıp haritayı kontrol ettim. Hedefimizden hâlâ epey uzaktaydık.

Profesör Narcisse ellerini çırptı. “Vay canına, inanılmazdı! Holfortlu maceracıların dişli olduğunu duymuştum ama düşündüğümden de güçlüymüşsünüz. O canavarlar oldukça çetindi ama siz onları göz açıp kapayıncaya kadar yok ettiniz.”

“Lafı bile olmaz,” dedi Julius. Sadece tek bir rakibi devirmilş olmasına rağmen göğsünü kabartarak kasıldı. “Bu yaratıklardan on, hatta yirmi tanesini bile tereyağından kıl çeker gibi hallederiz.”

Üzerime o kadar çok canavarın geldiğini görsem arkama bakmadan kaçardım. Başımı salladım. “Harika. Siz dövüşün, ben kaçayım.”

“Gerçekten aşağılık birisin, Bartfort.”

“Hangi salak o şeylerin yirmisiyle birden kafa kafaya dövüşmeye kalkar ki? Aklı olan tuzak kurar, onları tuzağa çeker.”

Narcisse’in omuzları çöktü. “Lütfen burada tuzak kurmayın. Bu zindan çok değerli kalıntılara ev sahipliği yapıyor. En önemlisi de Kutsal Ağaç’a çok yakınız.”

İçerilere doğru ilerledikçe ağacın kökleriyle karşılaşmaya devam ettik. Bazıları o kadar devasaydı ki duvarları tamamen kapatıyordu. Bazılarıysa daha sinsiceydi; normal bir zeminde yürüdüğünüzü sanırken aslında devasa bir kökün üzerinde olduğunuzu fark ediyordunuz. Bu zindan gerçekten büyüleyiciydi.

Julius’un gözleri parladı. “Değerli kalıntılar mı dediniz? Hey, Bartfort, gidip bir baksak mı?”

Chris’in gözlüklerinde garip bir ışık çaktı. “Greg geride kaldığı için gerçekten şanssızmış.”

“Evet, ama bu sayede Matmazel Marie ile baş başa daha fazla vakit geçirme şansı yakalıyor,” dedi Jilk, somurtarak.

Bu çocukların o kızda ne bulduğunu hâlâ anlamış değilim.

“Ah, Holfort’un gençlerine hayran kalmamak elde değil,” dedi Narcisse, konuşmamızdan duygulanarak. “Sadece yetenekli birer maceracı değil, aynı zamanda arkeolojiye de meraklısınız. Böyle bir zindanda sizin gibi gençlerle bulunmak ne büyük keyif.”

Sanırım burada büyük bir yanlış anlaşılma var. Yüzümü buruşturdum. “Bu çocukların gerçekten arkeolojiyle ilgilendiğini mi sanıyorsunuz?”

“Yanılıyor muyum?”

“Hem de nasıl. Tamamı birer barbar. Tabii kendimi bu tanımın dışında tutuyorum.”

Julius bana dik dik baktı. “İftira!”

“Öyle mi? Julius, bir yerde hazine olduğunu bilsen ama yolda karşına kilitli bir kapı çıksa ne yapardın? Üstelik bu kapı kalıntıların bir parçası ve tarihi değeri var.”

“Çok basit! Patlatıp açar, hazineyi kapardım!”

Narcisse dehşetle çığlık attı. “Durun! Az önce kapının kalıntıların bir parçası olduğunu söyledi!”

Jilk hafifçe güldü. “Lütfen endişelenmeyin. Patlayıcıları stratejik noktalara yerleştiririz. Sadece kapıyı havaya uçurur, yapının geri kalanına zarar vermeyiz.”

“En baştan patlayıcı kullanmamanız gerekiyor zaten!”

Chris, sanki diğer budalalardan daha üstün bir konumdaymış gibi başını salladı. “Ekselansları ve Jilk çok aşırıya kaçıyor. Sadece kilidi imha etmek yeterli, sonra kapıyı açıp girersiniz.”

Profesör Narcisse’in sonunda sabrı taştı. “Hiçbir şeyi imha etmemeniz gerekiyor! O hazineler bize değerli veriler sunuyor. Neden onları çalmaya bu kadar heveslisiniz?!”

Üçü de büyük bir şokla nefeslerini tuttu.

Burnumdan soludum. “Şimdi anladınız mı? Dediğim gibi, hepsi birer barbar.”

“Peki sen ne yapardın, Kont Bartfort?” diye sordu Jilk.

“Şey, kesinlikle öyle bir şey yapmazdım.”

Narcisse rahatlayarak başıyla onayladı. “Bu konuda daha anlayışlı olmana sevindim, Leon.”

“Kapıyı kırmaya bile gerek duymazdım. Hazineyi çalar, arkamda orada bulunduğuma dair en ufak bir iz bile bırakmazdım.”

Julius, Jilk ve Chris kıkırdamaya başladı.

“Eh, bu konuda hakkını vermek lazım!”

“Evet, itiraf etmeliyim ki doğru.”

“Hakikaten, en temizi bu şekilde halletmek.”

Gerçekten bu aptallar adamı deli eder. Bir an duraksadım. “Ha? Profesör Narcisse, ne oldu? Neden başınızı ellerinizin arasına aldınız?”

“Leon,” diye mıldalandı profesör. “Senin cevabın hepsinden daha berbattı.”

Ha? Gerçekten mi? Şaşkınlıkla başımı yana eğdim.

Julius başını salladı. “Bartfort, aramızdaki en korkunç barbar sensin. Ya da sadece en gözü karası.”

“Nedenmiş o?”

“Kayıp eşyaları ele geçirmek için bir zindana tek başına girecek başka kimse yoktur herhalde,” diye kıkırdadı Jilk.

Profesör Narcisse başını hızla kaldırdı. “Kayıp eşyalar mı dediniz?! Yani elinizde başkaları da mı var?!”

Chris kollarını kavuşturup başıyla onayladı. “Evet, Partner’ı hatırlıyorum. Harika bir gemiydi.”

“Affedersiniz? Bir dakika, durun bakalım. Tam olarak ne oldu?”

“Savaş sırasında battı,” diye açıkladı Chris.

“Savaşta Kayıp Eşya gibi değerli bir şeyi neden kullanırsınız ki?!” diye feryat etti Narcisse. “Bunların arkeolojik araştırmalar için ne kadar önemli olduğunun farkında değil misiniz? Ve neden bu kadar rahatsınız? Leon! Bana derhal detaylı bir açıklama yapacaksın!”

İnsanlık için büyük bir kayıp olarak nitelendirdiği bu durum karşısında ağıt yakarken dilimi ısırdım. Savaşın ardından Partner’ı gidip çıkarmıştım ama bunu profesöre söyleyemezdim. Neticede gemiyi tepeden tırnağa yeniden inşa ettiğimizde tüm arkeolojik değerini yitirmişti.

Bunun yerine sadece yapmacık bir şekilde güldüm ve konuyu değiştirmeye çalıştım. “Her neyse, mola bitti. Yola koyulalım.”

“Fikrimi değiştirdim,” dedi Narcisse. “Siz Holfortlular tam birer mahluksunuz.”

Hah. Bir Alzerliden böyle şeyler duyacak değilim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.