Marie’nin lüks dairesi cidden çok gösterişliydi, hatta misafir ağırlamak için özel bir kabul odası bile vardı. İki kanepenin ortasına yerleştirilmiş sehpayla oda kusursuz döşenmişti.
Her şeyi elçilik ayarlamıştı. Eski veliaht prens burada kaldığı için bu kadarı da normaldi tabii. Dış görünüşe önem vermeyi iyi biliyorlardı. Gerçi benim malikanemde de benzer eşyalar vardı ama burası kadar şatafatlı değildi.
Şu an bahsettiğim kabul odasındaydım ve misafirimize çay ikram ediyordum. "Buyurun, t-taze taze," dedim.
"Harika. Boğazım da kurumuştu zaten."
Kadın koltuğa yerleşti, bardağa zarifçe uzanıp bir yudum aldı. Onu tanımayan biri, el bebek gül bebek büyütülmüş bir soylu olduğunu düşünürdü. Akademiden çoktan mezun olduğu için artık genç bir hanımefendi de diyebileceğimiz bu kızın omuzlarından aşağı bukle bukle dökülen sarı saçları vardı. Adı Deirdre Fou Roseblade’di ve kendisi eski bir tanıdığımdı.
"Bana çay ikram etmeyeli uzun zaman olmuştu. Kendini biraz geliştirmiş misin ne?"
Tadı gerçekten güzel olmalıydı. Öyle kolay kolay iltifat edecek biri değildi çünkü.
"Belki de cumhuriyetin çay yapraklarındandır?" diye fısıldadım.
"Olabilir. Öyleyse yanımda biraz eve götürmeyi düşünmeliyim," diyerek keyifle çayını yudumladı.
İyi de bu kızın burada ne işi vardı? Gerçekten hiçbir fikrim yoktu. "Şey, peki... Buraya gezmeye mi geldiniz?"
Deirdre gülümsedi. "Ah, kusura bakma, doğrudan konuya girmedim. Aslında resmi bir görev için buradayım. Majesteleri işlerin nasıl gittiğini yerinde görmemi rica etti. Hazır lafı açılmışken, sana iletmem için bana bir mektup verdi."
Zarfı alıp yırttım ve içindeki satırlara hızlıca göz gezdirdim.
Cumhuriyette yine ortalığı birbirine katmayı başarmışsın, seni gidi hınzır velet. Zaten burada başımızı kaşıyacak vaktimiz yok, bu yükü hafifletmek için okuldan yeni mezun olanları işe koşmak zorunda kaldık. Sana gönderdiğim kızı zaten tanıyormuşsun. Umarım iyi geçinirsiniz! Ama şunu bil ki, eğer aldatmaya yeltenirsen, nasıl iki yüzlü bir yılan olduğunu Dük Redgrave’e bizzat anlatırım.
Sevgilerle,
Muhteşem ve Harikulade Kralın
Yüzümdeki ifadeyi hiç bozmadan mektubu ortadan ikiye yırttım.
Deirdre mektupta ne yazdığını hissetmiş gibi sırıttı. "Aranız gerçekten çok iyi, değil mi?"
Bu saçma fikre gülesim geldi ama neşem çabucak kayboldu. "Evet, o kadar iyiyiz ki birbirimizin suratını yumruklamak istiyoruz."
Yemin ederim, adamı tam şu an yumruklamayı çok isterdim.
En azından Deirdre’nin neden burada olduğu netleşmişti; soruşturmaya yardım edecekti. Kişiliğindeki bazı pürüzlere rağmen, görevini yerine getirme konusunda son derece sadık biriydi.
"Olan bitenin genelini elçilikten öğrendim zaten," dedi. "Altı Büyük Hanedan’dan birinin oğlu seni kışkırtmış, sen de onu düelloya davet edip hayatının dayağını atmışsın. Ah, bunu düşünmek bile tüm vücudumu heyecanla titretiyor." Yanakları kızardı ve işaret parmağını dudaklarına bastırdı.
Sapık.
"Sana boşuna Holfort Kahramanı demiyorlar. Altı Büyük Hanedan’a haddini bildirip krallığın itibarını yükselttin. Harika bir başarı. Kalbim uzun zamandır böyle küt küt atmamıştı."
Bu lafa ne diyeceğimi bilemedim. "Şey... Yani bugün buraya sadece bir merhaba demek için mi geldiniz?"
"Aman, tabii ki hayır. Sana bir hediye getirdim. Cumhuriyetin bu meseleyi nasıl ele aldığını merak ediyorsundur, değil mi? Elimde çok özel bilgiler var. Senin gibi bir değişim öğrencisinin normalde asla öğrenemeyeceği şeyler."
Demek buraya geldiğinden beri öğrendiği şeyleri bana çıtlatacaktı. Luxion zaten bilgi topluyordu ama havadan gelen bilgiye de hayır diyecek değildim. "Umarım en azından eğlenceli bir şeylerdir," dedim.
"Holfort, Prens Julius’u üstü kapalı lanetlediği için Pierre’in teslim edilmesini talep etti ama cumhuriyet bizi doğrudan reddetti."
"Ailesi onu koruyor desenize." En mantıklı sebep buydu.
Deirdre kıkırdadı. "Ailenle aran iyi herhalde? Anlayabiliyorum."
"Ha? Pek sayılmaz. Kız kardeşlerimle aram hiç iyi değildir. Onlar—"
"Pierre, mirasa konmak için abisini aradan çıkarmaya çalışıyordu. Abisi bunu öğrenince küplere binmiş."
Şimdi, cumhuriyetin kurallarına göre Pierre artık Korumasız sınıfına düşmüştü ve akranları ona tepeden bakıyordu. İleride çocukları olsa bile onlar da Kutsal Ağaç’ın kutsamasını alamayacaktı. Bu da soylu unvanını fiilen sıfırlıyordu. Siyasi bir evlilik bile yapamazdı artık. Tam da planladığım gibi gitmişti her şey.
"Onu hapse mi attılar? Yoksa hastalandığını falan mı iddia ediyorlar?"
Deirdre gözlerini kaçırdı ve parmağıyla saçının bir tutamını kıvırdı. "Suçlarının kefareti olarak canına kıydığını söylüyorlar. Ailesinin ne kadar öfkeli olduğunu düşünürsek, muhtemelen onu bodrum katında bir yerde kırbaçlıyorlardır."
"Buranın soyluları kendi ailelerine bile acımıyor."
"Holfort da pek farklı sayılmaz."
Soyluluğun karanlık işlerinden bahsediyor olmalıydı. O toplara hiç girmek istemiyordum.
"Ona ne olacağını biliyordun, değil mi?" diye sordu Deirdre.
İçimde ufak da olsa bir suçluluk hissetmediğimi söylesem yalan olurdu ama günün sonunda bütün sorumluluk Pierre’in kendisine aitti. "Bunu hak etti, değil mi? Bizim aptal prensle uğraşmayacaktı, biz de hesabı kestik. Her şeyi başlatan oydu."
Deirdre de bir soylu olduğu için bu cevabım hoşuna gitmişti. "Güzel. Eğer işlerin bu noktaya gelmesini hiç istemediğini söyleseydin, suratının ortasına bir tane patlatırdım."
Livia ise... Muhtemelen bana çok kızardı.
"Görünüşe göre akademi programı sorunsuz bir şekilde devam edecek," diye ekledi Deirdre. "Sen ve diğerleri eskisi gibi derslere katılacaksınız. Yine de dikkatli olmanı öneririm."
"Bunu bana söylemiyorsunuzdur herhalde."
"Burada başka kimse yok. Tabii ki sana söylüyorum. Krallığa raporumu sunduktan hemen sonra geri döneceğim. Gerçi asıl müzakereler için başka biri görevlendirilecek."
Mantıklıydı. Bu uluslararası bir meseleydi ve işinin ehli bir yetkili gerektiriyordu. Benim Altı Büyük Hanedan’la olan hesabım tamamen kişiseldi.
Deirdre oturduğu yerden kalktı. "Maalesef yoğun bir kadınım, bu yüzden müsaadenizi isteyeceğim. Ah! Neredeyse unutuyordum." Çantasından iki mektup çıkarıp bana uzattı. "Şu ikisiyle mutlaka iletişime geç. Senin için meraktan çatladılar."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.