Zindanda Bir Unvan Sahibi

Sarayın altındaki hücreler rutubetli ve soğuktu. Havası da bir o kadar ağır, basıktı. İnsanın isteyerek uzun süre kalacağı türden bir yer değildi kesinlikle.

Kilitli tutulduğum izlenimini vermek adına ellerim kelepçeliydi. Esnediğim sırada zindancı başıyla işaret ederek bir ziyaretçimin geldiğini haber verdi.

Prens Julius görünür görünmez hakaretler yağdırmaya başladı. “Seni gözümde büyütmüşüm, Bartfort!”

Bunu söyleyen de veliaht prens unvanını kaybetmemiş olsa bir gün tahta geçebilecek adamdı.

Onu gördüğüme ben de en az onun beni gördüğüne olduğu kadar gıcık olmuştum. “Siz kimdiniz acaba?”

Yüzü öfkeden kızardı. “Julius! Julius Rapha Holfort! Krallığa ihanet ettiğinle ilgili kulağıma gelenler de neyin nesi? Sinsi biri olduğundan şüphem yoktu ama bu kadar ileri gideceğini hiç düşünmemiştim!”

Etraflıca düşününce, aslında onlara ihanet etmek için gayet geçerli sebeplerim vardı. Sensin! Sensin, Prens Julius! Yine de suçun onda olmasından ziyade buradaki evlilik geleneklerinden kaynaklandığını sanıyordum... Yine de keşke gerçekten hainlik etseydim dedirtmiyor değildi.

“Kimseye ihanet ettiğim yok. Bana iftira atıldı. Lütfen kurtarın beni, Majesteleri,” dedim son derece düz, ruhsuz bir sesle.

Prens başını salladı. “Böyle şakalar yapabildiğine göre keyfin yerinde anlaşılan. Bana her şeyi anlatacaksın, Bartfort.”

Anlaşılan beni kurtarmaya gelmemişti. Zaten roller değişseydi ben de ona yardım etmezdim. Hem zaten beni serbest bırakacak yetkisi de yoktu.

“Neyi anlatacakmışım?”

“Asil birinin huzurunda olan birine göre tavrın çok berbat.” Kaşlarını çattı.

“Bana haksız yere iftira atan ve kafamı uçurmak isteyen bir ülkeye sadakat mi beslememi bekliyorsunuz? Yapılanı unutmam da affetmem de. Günün birinde bunun acısını sizden misliyle çıkaracağım.”

Tehditlerimi duymazdan geldi. “Krallığın şövalyeleri Ortak ve Arroganz’a el koydu. Görünüşe göre onları kontrol edemiyorlar ama asıl sorun bu değil.”

Bana kalırsa bayağı büyük bir sorundu. Ama Luxion hallederdi, o yüzden endişeli değildim. Sadece sinirlerim bozulmuştu.

“Senin idam edilmeni isteyenler var ama seni korumaya çalışanlar da mevcut. Kendi iç çekişmelerinde seni piyon olarak kullandıklarına eminim ama bu işte bir tuhaflık var.”

Benim penceremden bakınca saray da içindeki soylular da zaten her zaman tuhaftı. Mesela unvanımı sürekli ama sürekli yükseltme merakları gibi... Artık hiçbir şey bana sıra dışı gelmiyordu. Hatta birinin çıkıp da tüm bunları normalmiş gibi savunmasını dinlemeyi çok isterdim.

“Eee, ne olmuş yani?” diye sordum.

“Bartfort, neden ihanet ettin bize? Bu sefer neyin peşindesin?”

Çok kabaca. Bir de dolaplar çevirdiğimi mi düşünüyordu? Gerçekten o kadar berbat biri olduğumu mu sanıyordu? “İftiraya uğradığımı söyledim ya. Birileri beni buraya tıkmak istedi.”

“Ne?!”

Neden şaşırmış gibi yapıyorsun ki?! Prens olan sensin, sarayda yaşıyorsun değil mi? Biraz hayal gücünü çalıştır! Fazlasıyla safsın.

“Gerçekten size ihanet ettiğimi mi sandınız? Yapmayın Allah aşkına, öyle bir şey yapacak olsaydım yakalanmazdım bile.”

Düşünceli bir şekilde başını salladı. “Doğru. Seni tanıdımsa bu işi çok daha gizli yürütürdün. Yine de sonunda herkesi çileden çıkaracak bir yol bulurdun ya, neyse.”

Açıklamamı bu kadar kolay kabul etmesi sinirimi bozmuştu. Bana güveniyordu güvenmesine de... Aşağılık bir pislik olduğuma güveniyordu!

Prens Julius konuşmasını sürdürdü. “Daha önce hiç savaş görmedim ama saraydaki hava sanki bir uçurumun kenarındaymışız gibi hissettiriyor.”

Hem bu konuyu neden bana danışıyordu ki? Az kalsın ağzımdan kaçırıp, ‘Evet, yanlış bir adımınızda kendinizi iç savaşın ortasında bulacaksınız’ diyecektim ama çenemi tuttum. Krallığın tek derdi bu da değildi; sürüyle düşmanı olan büyük bir ülkeydi burası. Beylik de bu düşmanlardan sadece biriydi. İşin korkunç yanı da buydu zaten: Holfort Krallığı kendi kendini içeriden yok etmenin eşiğindeyken, Fanoss Beyliği harekete geçmek için fırsat kolluyor gibi görünüyordu.

İçimde kötü bir his vardı.

“Acaba kader kendi seyrini mi düzeltmeye çalışıyor...” diye mırıldandım. Burada bir yerlerde oyunun olaylarını olması gerektiği gibi ilerlemeye zorlayan garip, üstün bir gücün olduğu hissinden bir türlü kurtulamıyordum.

Prens Julius’un yüzü kafa karışıklığıyla büzüldü. “Neyi düzeltiyor? Ne diyorsun sen, Bartfort?”

“Kendi kendime konuşuyorum. Hem demir parmaklıklar arkasındayım ben. Ne bilebilirim ki?”

Prens sanki derin derin düşünüyormuş gibi elini çenesine koydu.

Fırsat ayağıma gelmişti. “Hey, çıkarın beni buradan.”

“Yapamam. Şu an hiçbir yetkim yok.”

İşe yaramaz prens.

Her neyse, bana biraz tuhaf gelen başka bir şey daha vardı. Sihirli Flüt beyliğin elindeki en büyük kozdu fakat krallık şu an ona el koymuş, sıkı bir şekilde kilit altına almıştı. Üstelik beylik bir prenses eksikti. Bu şartlar altında nasıl harekete geçebilirlerdi ki? Belki de hakikaten kader senaryoyu tekrar eski rayına sokmak için araya giriyordu.

“Bu dünya gerçekten beş para etmez.”

Prens Julius bu kez mırıldanmalarımı duymazdan geldi. Arkasını dönüp zindandan hızlı adımlarla çıktı.

Eğer işler bundan sonra oyunun hikayesini takip edecekse, kaçmaktan başka çarem yoktu. Ben bile... Ya da daha doğrusu Luxion bile beyliğin nihai silahını yenemezdi.

Gözaltı hücresine bu kez Matmazel Hertrude girdi. Çıkarken Prens Julius ile karşılaşmış olmalıydı. Muhafıza bir şey uzattı, adam da benimle kısa bir bakışmanın ardından izin isteyip yanımızdan ayrıldı.

“Sana gerçekten çok çektiriyorlar,” dedi.

“Sizce kimin suçu bu? Ayrıca sarayda elini kolunu sallayarak gezebildiğine emin misin?”

“Endişelenmene gerek yok. İznim var. Hem senin tutuklanmanı ben emretmedim, biliyorsun. Bunu talep ettiğimi kabul ediyorum ama krallığın soyluları sana bu kadar kötü davranmaya zaten dünden razıydı.”

Öyle ama yine de sebep olan sensin.

Ben surat asarken prenses parmaklıklara biraz daha yaklaştı. En zayıf anımı kollayıp üzerime atlamayı bekleyen bir dolandırıcıyı andırıyordu. “Seni serbest bırakmalarını sağlayayım mı? Krallık yerine beyliğe hizmet etmek senin için daha akıllıca bir seçim olur. Sana iyi bakacağımıza söz veriyorum. Tam olarak istediğin şeyi vereceğim sana... Güvenli ve huzurlu bir yaşam.”

Buz kestim. Dersine iyi çalışmış, en büyük arzumu şıp diye tespit etmişti. Krallık bunun yanında tam bir fasa fisoydu. Denememişlerdi bile. Gerçekten acınası bir durum.

“Çok aptallar, değil mi?” diye devam etti. “Seni bir piyona dönüştürmeye çalışırken beyliği hafife alıyorlar. Bakmaya bile tahammül edemiyorum. Seni ezmek için beni kullanmak istediler.”

İkisi de hanedan üyesiydi ama Prens Julius ile aralarında dağlar kadar fark vardı. Matmazel Hertrude çok daha yetenekliydi.

“Önümde diz çök. Seni şövalyem yapayım. Emin ol, böyle çürümüş bir krallığa hizmet etmektense bu durumdan çok daha memnun kalacaksın. Sana mevki ya da şan şöhret vaat etmiyorum, sadece sıradan, normal bir hayat vereceğim.” Yüzünde bir gülümseme belirdi.

“Reddetmek zorundayım.”

Gülümsemesi yerini huzursuz bir ifadeye bıraktı. “Krallık senin için gerçekten o kadar kıymetli mi? Ailenin kendi bölgesi var, değil mi? Hepsinin bana sadakat yemini etmesinde bir sakınca görmüyorum. Seninle birlikte gelebilirler.”

“Cazip bir teklif ama güvenmediğim biriyle anlaşma yapmaya hiç niyetim yok.”

Beylik de benden nefret ediyordu. Ayrıca prensesin beni en başta bu durumun içine soktuğunu da unutmamıştım.

Luxion saklandığı yerden süzülerek çıktı ve söze karıştı. “Usta’dan ölesiye korkup onu içeri tıktıran sen değil miydin? Şimdi de o çaresiz düşmüşken kurtarıcı elini mi uzatıyorsun? Klasik. Mantıklı düşünemeyecek kadar yıkılmış olacağını falan mı sandın?”

Prensesin gözleri yapay zekalı yoldaşıma kaydı. “Konuşmamıza kulak misafiri olan ne kadar da terbiyesiz bir muhafız.”

“Eğer Usta’yı yanınıza alma ve sözlerinizi tutma konusunda gerçekten samimi olsaydınız, size katılması için onu ikna etmeye yardım eder, iş birliği yapardım,” dedi Luxion.

“Gerçekten baş belası bir şeysin.” Ona dik dik baktı. “Hiç samimi olduğumu düşünmüyorsun, değil mi?”

Hepsinin bir yalandan ibaret olduğunu itiraf mı ediyordu yani? Vay be, bu üzücüydü işte. Gerçekten cazip bir teklifti. Onu reddederken içim cız etmişti bile.

Matmazel Hertrude parmaklıklardan uzaklaştı, sesi buz gibiydi. “Gurur duymalısın. Seni bir tehdit olarak görecek kadar önemsemişiz.”

Ardından arkasını dönüp gitti.

Yatağıma geri uzandım. “Benden nefret ediyor.”

Yine de benim hüsnükuruntum muydu, yoksa çıkarken yüzünde biraz üzgün bir ifade mi vardı?

“Sizden nefret etmiyor,” dedi Luxion.

“Emin misin?”

“Eğer sizden gerçekten nefret etseydi buraya kadar gelmezdi. Asıl mesele, teklifini kabul etmiş olsaydınız bile yapabileceği en fazla şey halkının sizi öldürmesini engellemek olurdu. Hepsi bu.”

İçimi çektim. “Sözünde biraz daha ciddi olsaydı teklifini kabul ederdim. Yazık oldu.”

“Yalan. Krallığa ihanet etmezdiniz.”

“Bilemiyorum. Sunacağı şartlara bağlıydı.”

“Öyle mi?” Halen şüpheciydi. “Her neyse. Odaya o sahte delilleri yerleştiren fail hakkında konuşalım... Miauler.”

“Kız kardeşimin özel hizmetçisi mi?”

“Daha önce kölelerin kinini körüklemiştiniz. Onu ortadan kaldırmamı ister misiniz?”

Luxion’a dehşet içinde baktım. “Biliyor musun, bazen gerçekten ürkütücü oluyorsun. Yine de...”

“Ah, muhafız döndü,” diyerek sözümü kesti ve hemen saklandı.

“Vikont Hazretleri,” diye seslendi muhafız, “kahve mi tercih edersiniz yoksa çay mı?”

“Siyah çay olsun lütfen, bu sefer kaliteli çay yapraklarından yapılmış olsun ama.”

Adam başını kaşıdı. “Şey, elimizde pahalı çay yaprakları yok ne yazık ki.”

Elimi savurdum. “Azizliğin muhafız birliği komutanlığına atandıktan hemen sonra mahkum olmanın şokunu atlatamadım hâlâ sanırım. Hayatımda neler oluyor böyle benim?”

“Al bendend de o kadar.” Muhafız başını salladı. “Sanırım krallığın kuruluşundan beri ilk kez böyle bir şey yaşanıyor.”

Pek de kırmaktan gurur duyacağım bir rekor değildi doğrusu.

Muhafız çayı hazırlamak için tekrar dışarı yöneldi, Luxion da bu fırsattan istifade gölgelerin arasından süzülüp yeniden ortaya çıktı. Esneyerek kelepçelerimi çıkardım, can sıkıntısıyla parmağımda evirip çevirmeye başladım.

“Zindanda olan birine göre fazla rahat değil misiniz?” diye sordu Luxion. “Biraz daha temkinli olmanızı temenni ederdim.”

"Yok, almayayım, acayip yorucu iş. Kraliçe Mylene ile aramın iyi olması ne büyük şans, biliyor musun? Yakalandığım an beni doğrudan işkenceye alsalardı işin hiç şakası kalmazdı."

"Öyle bir şey yaşansaydı sizi derhal kurtarır, ardından bütün bu kıtayı denizin dibine gömerdim. Yahut yakın olduğunuz birkaç kişi haricinde tüm insanlığın kökünü kazırdım..."

Elimi kaldırdım. "Dur orada. Soykırım yapmak için burada değilim."

"Ne kadar da merhametlisiniz."

Unutmuşum; ilk tanıştığımızda da Luxion bu yeni insanların tamamını yok etmekten bahsedip duruyordu. Dürüst olmak gerekirse bu dünya için muhtemelen en tehlikeli varlık kendisiydi ama o bile son patronu yenemezdi. Mutlaka kaybederdi diyemezdim elbette ama kazanamazdı da. Zaferin anahtarı Azize'nin gücünde, Livia'nın gücünde ve sevgide yatıyordu.

Peki o halde bir hücreye kapatılmış halde ne işim olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Bunu açıklamak için en başa, tutuklandığım o ilk güne dönmemiz gerekecek...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.