Kaderin İpleri

"Çocuğunu annemgilin başına mı yıktın?!" diye inledim.

"Ş-şey, evet. Yani, kendi başıma büyütemeyeceğimi söyleyip durdular. İnanabiliyor musun? Çok acımasızca..."

"Hiç de acımasızca değil! Hatta yeğenim için olabilecek en iyi şeymiş. İçim rahatladı resmen. Doğru olanı yapmışlar."

Kabul salonunda kurulmuş, önceki hayatını paylaşan iki kardeş olarak eski günleri yâd ediyorduk. Ama yanlış anlaşılmasın, bu durumdan zerre kadar memnun değildim. Tıpkı önceki hayatta olduğu gibi, bu dünyayı da altüst eden kişi benim öz ve öz kardeşimdi. Hatta oturup ağlamak geliyordu içimden. Yine de tek bir güzel yanı vardı: Öldükten sonra annemle babama ne olduğunu öğrenebilmiştim.

"Burada yeniden doğmadan önce hatırladığın son şey neydi?" diye sordum.

"Şey, erkek arkadaşım beni dövüyordu. Galiba bu sefer fazla ileri gitti diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ne olduğunu anlayamadan kendimi bu dünyada buldum işte." Sanki çok sevimli bir şey anlatıyormuş gibi dilini çıkardı.

Sinirlerim tepeme çıktı. Gerçekten bu konuda şaka mı yapıyordu? Silahımı doğrudan ona doğrulttum.

Geriye sıçrayıp ellerini havaya kaldırdı. "Hadi ama abican, gerçekten elimden gelenin en en iyisini yaptım!"

"Kes sesini! Yaşın kemiğe dayanmışken 'en en iyisi' gibi çocukça laflar etme! Tüylerim diken diken oluyor."

"Bunu bana sen mi söylüyorsun, pislik! Bu senin de içeride bir dede olduğun anlamına gelir!"

Peki ya annemle babam? Öf, sonra ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecek olmak canımı yakıyordu...

"Her neyse," dedim. Konuyu bir an önce değiştirmem gerekiyordu yoksa çıldıracaktım. "Livia ile birlikte çalışacaksın."

"Kafanı bir yere mi çarptın sen? İdama doğru tam gaz gidiyorum ben şu an!"

Meydan okurcasına burnumdan soludum. "Gidiyorsun tabii. Ama ölmeden önce hâlâ biraz vaktin var. En azından işleri ciddiye alıp kendi açtığın belalardan kaçmayı bırakabilirsin."

Gözleri doldu. "Ama ben ölmek istemiyorum! Kurtar beni abican!"

Pislik, ağabey, abican... Bana takacak lakap bulmakta üstüne yoktu. Keşke biraz da saygı duymayı becerebilseydi.

Marie bir anda gerçekten hüngür hüngür ağlamaya başladı. "Üstelik... Ben o canavarla bir daha savaşmak istemiyorum! Bu savaşın bir parçası olmayı reddediyorum!"

"Ne dedin sen? Tüm bu işlerin çığırından çıkmasının tek sebebi, kendini Aziz ilan etmen zaten. Kes zırlamayı da o lanet hava gemisine bin. Tek yapman gereken Livia'ya destek olmak."

Yüzünden süzülen gözyaşlarının ardından bana baktı. "Neden o? Asıl kurtarman gereken kişi benim!" Bunları söyler söyleyip kapıyı çarparak dışarı kaçtı.

"Öf, aptal karı!"

Zamanlaması da bundan daha kötü olamazdı. O gözden kaybolduğu an Bakan Bernard içeri girdi. "Vikont, hazırlıklarımız tamamlandı. Lütfen huzura çıkmak üzere benimle gelin."

Saraydan o kadar çok insan kaçmıştı ki bir bakan bile ayak işleri için koşuşturmak zorunda kalıyordu. Adamın yükünü daha fazla artıramazdım. Pes edip peşine takıldım.

Marie beni hâlâ deli ediyordu ama kafam da iyice karışmıştı. Bu durumu nasıl halletmeliydim?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.