Sisin İçinden Gelen Tehdit

Yolcu gemisine döndükten sonra güvertede dikilip gemimizin adadan her geçen saniye daha da uzaklaşmasını izledim. Yaşlı kadının verdiği tılsımı çıkarıp avucumda evirip çevirdim.

“Boynundan sarkan o şey de ne?” diye sordu Luxion.

“Sahi, sence bu nesnenin gerçekten bir faydası dokunur mu?” diye ona döndüm.

“Bir eşyada zihinsel huzur bulmanın hiçbir sakıncası yoktur. Yine de ona fazlaca bel bağlamamanı tavsiye ederim.”

Yani üstün bir güce dua eden insanlara bir garezi yoktu ama insanın kendi mutluluğunu kendi çabasıyla araması gerektiğine inanıyordu.

Tılsımı bırakıp boynumda sallanmasına izin verdim, ardından güneşli gökyüzüne doğru gözlerimi diktim. “Hava da amma sıcakmış.”

“Kesinlikle. Bu arada, bir süredir kafamı kurcalayan bir şey var.”

“Neymiş o?”

“Zindanlara girmek için ciddi bir çaba sarf etmemenin sebebi henüz bu tılsımı elde edememiş olman mıydı? Ondan oyuna özgü bazı etkiler mi bekliyorsun?”

Kaşlarımı çattım. “A-Aptal. Tabii ki hayır.”

“Öyle mi? Aksini düşünmüştüm, zira Kutsal Bilezik’i almak için hâlâ harekete geçmedin.”

Yüzümdeki yalanı okumasın diye başımı başka yöne çevirdim. “Amma şüphecisin.”

Zindana henüz girmememin asıl sebebi tam olarak buydu işte. Tılsımın oyundaki gibi işlev görmesini umuyordum ama bunun gerçekte işe yarayıp yaramayacağı henüz meçhuldü. Yine de sığ düşüncelerimi böyle yüzüme vurunca bir an utandım.

“Bileziğin olduğu yere ulaşmak öyle kolay değil,” dedim. “Üst sınıflar bile orada zorlanır. Oraya sağ salim varmak istiyorsak iyi hazırlanmamız gerek.”

“Öyle mi? Ama onu almak için hiç de acele ediyormuş gibi görünmüyorsun. Marie’nin varlığına rağmen bu kadar rahat davranman beni endişelendiriyor.”

Marie de oyunu benim gibi oynadıysa herhalde aptalca bir şey yapmazdı. Üçüncü döneme kadar o zindanı fethetmek için ciddi bir girişimde bulunmayacak, ikinci yılın ortasına kadar da orada yavaş yavaş ilerlemeye devam edecekti.

“Bu arada, bu gezide nihayet Schwert’i görücüye çıkarabiliriz sanmıştım. Büyük hayal kırıklığı.”

Kafamı iki yana salladım. “Uçan bisiklete isim mi verdin? Onun sahibi benim, farkındasın değil mi? Neyse. Schwert mi demiştin? Kulağa hoş geliyor, o yüzden sorun yok. Anlamı ne?”

“Usta, bazı insanların uçan bisikletleri balıklara benzettiğini bilir misin? Nihayetinde bir gemiden daha küçükler.”

“Tabii.” Omuz silktim. “Duymuştum. Ee, ne olmuş?”

“Hiç. Sadece Schwert, kılıç demek.”

Ellerimi çırptım. “İşte bu harika! Şimdi daha çok sevdim. Ön tarafı zaten keskin, isim tam oturmuş.”

“Evet, aslında kılıçba—neyse, boş ver.”

Sezar’ın hakkı Sezar’a, isim koyma konusunda zevkliydi. “Üzerinde epey geliştirme yapmışsın zaten. Metalik boyası da harika olmuş.”

Söylediklerimi bir eleştiri olarak algılamış olacak ki, “Bence bir sakıncası yok,” dedi. “Dilersen biraz mavi ekleyebilirim? O zaman kılıçbalığına daha çok—neyse, boş ver.”

“Renk uyumunu sana bırakıyorum.”

“Pekâlâ. Ayrıca, Schwert’in ayarlamalar yaparken biraz huysuz ve inatçı olduğunu unutma. Bu yüzden onu sürerken lütfen dikkatli ol.”

Bak sen. Ona karşı ne kadar da şefkatliydi. Düşününce, aynısını daha önce Partner için de yapmıştı.

En iyisi ikisi hakkında da olumsuz tek bir kelime bile etmemekti.

Tam o sırada Chris aniden güvertede belirdi. Luxion hemen arkama saklandı.

Chris’in yüzü yorgunluktan çökmüştü. Bir grup kadından henüz yeni kaçtığı her halinden belliydi. “Gerçekten bu gemide tek başıma kalacak bir an bile bulamıyorum.”

Chris beni fark ettiği an yüzüne cesur bir gülümseme yerleştirip rüzgarda uçuşan saçlarıyla heybetli adımlarla yaklaştı. Bu durum yakışıklılığından hiçbir şey eksiltmiyordu; bu da beni sadece daha çok sinirlendiriyordu.

Gözlüklerini çıkarıp, “Bartfort, Brad ile maç yaptığını duydum. Neden benimle de düello etmiyorsun?” dedi.

Dudağımı büktüm. “Brad bana berbat olduğu bir konuda meydan okudu, ama sen bana en iyi olduğun konuda mı meydan okumak istiyorsun? Onun senden çok daha cesur olduğu kesin.”

Chris’in yüzü öfkeden gerildi, küçümseyerek baktı. Bu kadar ufak bir hakarete sinirlenmesi ne kadar da çocukçaydı. “Güzel, seninle aynı şartlar altında karşılaşacağız. Düello et benimle.”

Chris kılıç kullanma konusunda o kadar uzmandı ki, kelimenin tam anlamıyla diğer her konuda tamamen işe yaramazdı. Bir dakika. Bu onun da Brad ile aynı olduğu anlamına geliyordu! Öğğ, bu hedef erkeklerin dengesi gerçekten de feci şekilde bozuktu.

Gözlüklerini tekrar takarken gözlerini yere dikti. “Aslında kendimi kılıçta o kadar da iyi görmüyorum, biliyorsun.”

Kafamı iki yana salladım. “Yazık. Sen bir Kılıç Ustasısın. Biraz kendine güvenin olsun.”

“Gerçeği söylüyorum! Yıllardır kılıçla çalışıyorum ama babam hiçbir yeteneğim olmadığını söylüyor. Eve döndüğümde bana bir fiyasko olduğumu söyleyip beni eğitiminden kovdu.”

Şu soylu ailesi ona gerçekten de dünyayı dar etmiş olmalıydı.

Bu durumun onu çok yıprattığı ortadaydı ama o aptal takımıyla birlikte karıştığı işler düşünülürse ailesine de pek kızamıyordum.

Oyunu hatırladığımda, Chris’in babası Kılıç Azizi olduğu için bir tür aşağılık kompleksi vardı. Tam bir ergen draması. Üstelik sadece o da değil; oyundaki tüm hedef erkeklerin inanılmaz derecede çekilmez geçmiş hikayeleri vardı. Çektikleri acıları yazmaya kalksan sayfalar yetmezdi.

İçimden bir kez daha tüm bu saçmalığa lanet okudum.

Arkamda gizlenen Luxion fısıldadı: “Kıyaslama noktanın çarpık olmadığından emin misin? Belki de sadece senin hayatın sığ ve sıkıcı geçmiştir.”

Kes sesini! Tamam mı? Benim tek özel yanım bu dünyaya başka bir boyuttan reenkarne olmuş olmamdı. Ama yine de bu depresif pisliklerden daha iyi durumdaydım! En azından ben öyle düşünüyordum. Değil mi?

“Kılıç Ustası olmak için o kadar çabaladıktan sonra kendine fiyasko mu diyorsun?” diye çıkıştım. “Eğer senin yeteneğin yoksa, geri kalanımız ne yapsın? İstesek bile senin seviyene ulaşamayacak olanlar ne desin?”

Bana öfkeyle baktı. “Her şeyini kılıç sanatına ada, ondan sonra bana bunu söyle. O zaman seve seve özür dilerim ya da benden ne bekliyorsan onu yaparım. Benim hakkımda ne biliyorsun ki?”

Ağla dur şimdi, sanki çok umurumda. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Hiçbir şey bilmiyorum, bilmek de istemiyorum zaten. Ama aynısını senin için de söyleyebilirim. Sen benim hakkımda ne biliyorsun? Kendine acıyacak birini arıyorsan, git Marie’ye ağla.”

“Senin gibi insanlardan nefret ederim,” diye tısladı. “Yaptığı hiçbir işe emek vermeyen insanlardan.”

Emek vermeyen mi? O bebek yüzüne bir tane çakmamak için kendimi zor tuttum.

Çocukluğum boyunca tarlalarda köle gibi çalışmış, geceleri gaz lambası ışığında ders çalışmıştım. O sırada kız kardeşlerim odalarında elektrik rahatlığı içinde oturuyor, tarlaya bir adım bile atmıyorlardı. "Onlar kız, el üstünde tutulmaları gerek!" derdi insanlar. Öğğ, hatırladıkça kusasım geliyordu. Bu dünya erkeklere çöpmüş gibi davranıyordu.

“Ne büyük tesadüf!” Ellerimi havaya kaldırdım. “Ben de senden ve o küçük arkadaşlarından nefret ediyorum. Özellikle de Brad ve Greg’den. Onlardan daha iyisini beklerdim ama beni arkamdan bıçakladılar.”

Hepsinden öte, tam da en istemediğim şeyi, sanki kasıklarıma tekme atar gibi tam on ikiden vurarak önüme getirmişlerdi. Bunun bedelini onlara ödeteceğime kendi kendime yemin ettim.

Birdenbire kulakları tırmalayan bir alarm sireni lafımızı böldü.

Etrafı süzdüm. “Neler oluyor?”

Chris şaşkınlıkla, “Yolculuk boyunca tek bir şey bile görmemiştik!” dedi.

Tam o sırada etrafımızı beyaz bir bulut kapladı ve sağımızda solumuzda, her yerde canavarlar belirmeye başladı. Gemi sisin derinliklerine ilerledikçe, beyazlığın içinden düzinelerce, hayır, yüzlerce yaratık fışkırdı!

“Şaka yapıyor olmalısınız!”

Gri-pembe renkli deniz canlılarına benziyorlardı ve havada sanki suyun içindeymiş gibi yüzüyorlardı. Sayıları kısa sürede sayılamayacak kadar arttı ve giderek de çoğalıyorlardı.

Adadan zaten epey uzaklaşmıştık, görünürde başka hiçbir uçan gemi de yoktu. Mürettebat ellerinde silahlarla güverteye fırladı ama canavarların ezici miktarını görünce hemen geri çekilip sindiler. Genç bir adam kılıcını sıkarken tir tir titriyordu.

Chris adamın üzerine yürüdü. “Burada neler dönüyor böyle?! Bu yaratıklar da neyin nesi?!”

“B-bilmiyoruz. Aniden ortaya çıktılar. D-daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı.”

Panikleyen tek kişi Chris değildi; mürettebat da aklını kaçırmak üzereydi.

Gözlerimi canavarlardan ayırmadan, “Neden sadece etrafımızı sarıyorlar?” diye sordum. “Neden saldırmıyorlar?”

Normalde bir canavarla karşılaştığında doğrudan saldırıya geçerdi. Bunlar ise garip bir şekilde uslu durarak etrafımızda çember oluşturuyorlardı.

Luxion omzumun arkasından dik dik baktı. Bu kadar insanın önünde ortaya çıkmayı göze alıyorsa gerçekten tehlikede olduğumuzu hissettiğini biliyordum. Chris’in gözü bir an Luxion’a kaydı ama sonunda onu görmezden geldi. Ortam zaten o kadar gerçeküstüydü ki, havada süzülen bir robotla uğraşacak hali yoktu.

“Canavarlar bir şeyin ya da birinin kontrolü altında,” dedi Luxion. “Davranışları elimdeki verilerle uyuşmuyor.”

Bazı canavarlar sürü halinde hareket etse de, bir grubun bu şekilde kontrol edildiğini daha önce hiç duymamıştım, hele görmeyi hiç hesaba katmamıştım. Yine de... Alınlarında bir şey parlıyordu. Kendim bakacak kadar yaklaşamıyordum ama Luxion bana yakından bir görüntü yansıtarak yardımcı oldu.

“Bu bir arma mı?” dedim. “Bunu daha önce bir yerde görmüş gibiyim.”

Luxion, “Fanoss Prensliği’nin arması,” dedi.

“Fanoss mu?” Ağzım açık kaldı. “Hadi canım!”

Fanoss Prensliği bir zamanlar Holfort Krallığı’na bağlı bir düklüktü ama epey zaman önce bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Durum ne olursa olsun, oyundaki son düşman olarak sahneye çıkıyorlardı.

Luxion tek gözünü bana çevirdi. “Onlar hakkında bir şey biliyor musun?”

“Oyunda krallığa karşı bir savaş başlatıyorlar. Ama bunun için çok erken. Üçüncü yıla kadar harekete geçmemeleri gerekiyordu. Daha vaktimiz olmalıydı.”

“Peki canavarların Fanoss ile ne ilgisi var?”

Derin bir nefes alıp geçmişi hatırlamaya çalıştım. “Fanoss’un elinde canavarları kontrol edebilen Sihirli bir Flüt var. Ama bu kadarını aynı anda yönlendirebildiğini hiç bilmiyordum.”

Karşımızda birkaç bin, belki de on bin canavar vardı. Devasa yaratık sürüsü, gezinti gemimizin etrafını tamamen sarmıştı.

Güverteye çıkan birkaç kız gördükleri manzara karşısında çığlığı bastı.

"Hey, biri bir şey yapsın!"

"G-gemide silah falan yok mu?!"

"Hayatımda hiç bu kadar çok canavarı bir arada görmemiştim!"

Birkaç düzine, hatta birkaç yüz canavarla belki baş edebilirdik ama gezinti gemimiz böylesi bir güce karşı koyamazdı. Silahlarımız vardı elbet ama gemi konfor ön planda tutularak tasarlanmıştı. Savaşmak için üretilmemişti.

Kızlar ve hizmetkarları alelacele içeri kaçarken dışarıdaki gürültü patırtı daha da büyüdü. Mürettebattan aklını başına toplayabilen birkaç kişi, canavar sürüsüne doğru ateş açmaya başladı.

Buna karşılık Luxion, soğukkanlılığından zerre ödün vermiyordu. "Hemen Partner'ı ve ana gemiyi harekete geçireceğim. Usta, bana emir verin."

"Hemen yap! Gelmeleri ne kadar sürer?"

"Elimden geldiğince hızlandıracağım ancak yine de biraz zaman alacaktır."

Biz konuşurken, şimdiye kadar gördüklerimizin en büyüğü olan devasa bir yaratık bulutların arasından sıyrıldı. Balinayı andırıyordu ve sırtında insan yapımı bir yapı, adeta bir bina yükseliyordu.

"Hava gemisine dönüştürülmüş bir canavar," diye mırıldandım. "Demek prenses de burada."

Fanoss prensesi Sihirli Flüt'ü elinde tutuyordu. Eğer bu sürüyü o yönetiyorsa, başımız gerçekten büyük belada demekti. Daha birinci sınıftayken onunla karşı karşıya geleceğimizi rüyamda görsem inanmazdım. Karşımızdaki resmen son patrondur! Yok artık ama ya!

Devasa balinanın etrafında, üzerinde prenslik arması taşıyan bir donanma, savaş gemileri belirdi. Arkalarındaki bulut kümesi, canavarlar ve savaş gemileri tarafından yutularak dağıldı ve arkalarından hava gemisi şeklinde tasarlanmış uçan bir ada ortaya çıktı.

Chris titreyen elini kaldırıp gözlüğünü düzeltti. Sesi oldukça gergindi. "Prenslik mi? Ne düşündüklerini sanıyorlar, krallık hava sahasına bu şekilde nasıl girebilirler?"

Her şey çok açık değil miydi? Bu resmen bir istila ordusuydu. Savaş gemilerinin sayısı az olsa da, emrindeki canavar yığınlarıyla askeri güçlerindeki bu açığı fazlasıyla kapatıyorlardı.

Diğer öğrenciler alt katlara kaçışırken, Angelica ve Olivia neler olup bittiğini anlamak için güverteye fırladılar. Beni fark edip hemen yanıma koştular.

"Leon, buradasın!"

"Leon! Tanrım... Yanındaki de ne?"

Olivia, hemen yanımda süzülen Luxion'ı kastediyordu. Angelica ile birlikte önce ona, ardından da yansıttığı ekrana baktılar.

"Bu da ne böyle? Güvenli mi?" Angelica kaşlarını çattı.

Olivia ürkekçe elini uzatıp havada asılı duran görüntüyü inceledi. "Leon, bunu yapan bu yuvarlak robot mu...?"

Her şeyi uzun uzadıya açıklamak çok yorucu olacağı için kestirmeden gittim. "Ha, bu mu? Benim tanıdığım işte. Hadi, selam ver bakalım."

"Affedersiniz, 'tanıdık' mı? Bunu kabul edemem. Tanıdık kelimesi büyü çağrıştırır, oysa benim büyüyle uzaktan yakından alakam yoktur. Ben bilimsel emeğin ulaştığı en üstün noktayı temsil ediyorum. Bu konuda asla taviz veremem. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Sonunda sizlerle tanışabildiğime memnun oldum hanımefendi. Efendime yardımcı bir rol üstleniyorum. Bana Luxion diyebilirsiniz. Ve ben bir tanıdık değil, yapay zeka ile donatılmış bir robotum."

Olivia'nın yüzünde, gerçekten etkilenmiş bir hayranlık belirdi.

Angelica ise sadece huysuzca homurdandı. "Ne tuhaf bir tanıdık. Leon, büyü konusunda bir beceri sahibi olduğunu bilmiyordum. Ama sanırım şu anki meselemiz çok daha önemli. Prenslik buraya kadar gelmiş gibi görünüyor, peki ama bu canavarlar neden onlara eşlik ediyor?"

Omuz silktim. Sebebini biliyordum elbette ama bunu sadece oyunu oynadığım için biliyordum. Şimdi bir şeyler anlatıp kendimi şüpheli durumuna düşüremezdim.

Chris parmağıyla balinayı işaret etti. "Durun. Biri dışarı çıkıyor."

Angelica gözlerini kısıp baktı ve aniden kaşları havaya kalktı. "Prenses Hertrude mu?"

"Şey, onu tanıyor musunuz?" Olivia bir yandan hala Luxion'ı incelerken sordu.

"Onunla geçmişte bir kez karşılaşmıştım," dedi Angelica. "Ama neden burada?"

Devasa balina canavarının başının üzerinde, gökyüzüne prensesin devasa bir görüntüsü yansıtılınca güvertedeki herkesin nefesi kesildi. Gürültünün arasından yükselen bir megafon sesiyle birlikte herkes korkudan kaskatı kesildi.

"Ben Fanoss Prensliği'nin birinci prensesi, Hertrude Sera Fanoss." Genç yaşına rağmen prenses, yüzündeki o sarsılmaz ve ciddi ifadeyi koruyordu. "Ve ülkem adına, Holfort Krallığı'na resmen savaş ilan ediyorum!"

Bir gün geleceğini biliyordum ama buna henüz hiç hazır değildim. "Hadi ama," diye mırıldandım kendi kendime. "İstilayı öne çekecek olsanız bile, bu kadarı da biraz fazla erken değil mi?"

"Siz aptal soylu çocukları. Kaderinizi seçme vaktiniz geldi. Teslim mi olacaksınız yoksa ölecek misiniz? Karar vermeniz için size tam bir saat süre tanıyorum."

Karar vermek için sadece tek bir saatimiz vardı. Bizi krallığa karşı giriştikleri bu kutsal savaşta pazarlık kozu olarak kullanacaklardı.

Angelica ellerini korkuluklara sertçe vurdu. "Bizi rehin almayı mı planlıyor? Ne iğrenç bir oyun!"

Mürettebat tamamen panik halindeyken, güvertedeki birkaç öğrenci sakinliğini korumayı başardı. Muhtemelen rehin alınmanın en azından öldürülmekten daha iyi olduğunu düşünüyorlardı.

Prenslik gemisinden bizim gemiye doğru küçük bir filika indirildi.

Luxion fısıldadı: "Usta, işler oldukça kötü bir hal aldı."

"Ağzından yel alsın."

Gözüm Angelica'ya kaydı. Onun yanında geri kalanımız sadece önemsiz figüranlardık; o ise kraliyet soyundan gelen bir dükün kızıydı. Prensliğin gözünde ellerindeki en değerli rehin oydu.

Başımı ellerimin arasına alıp dövünmek istiyordum. Neden üçüncü sınıfın olayı şimdi, daha yolun başındayken gerçekleşiyordu ki?

"Nerede hata yaptık biz?"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.