Savaş Çanları Çalarken

Mürettebat beni güvertenin altındaki bir hücreye fırlatıp atmıştı. Duvara yaslanıp çöktüm, gözlerimi tavana dikip öylece bakakaldım.

Olivia demir parmaklıkların diğer tarafında çömelmiş, burnunu çekip duruyordu. Onun tüm yalvarmalarına rağmen, diğer öğrenciler kilit altında tutulmam konusunda ısrar etmişti. Beklendiği gibi, kendi akranlarım düşmandan çok daha acımasızdı.

İçimi çekip, "Ağlamayı kes artık," dedim.

"Ama Angelica... Onu kurtaramadım. Seni bile buradan çıkaramıyorum. Kendimi çok zavallı hissediyorum."

Çok eskiden olsa, bu tarz konuşmaları iradesizlik diye nitelendirip burun kıvırırdım. Önceki hayatımda ana karakterlerden nefret ederdim. Bir kadının ağladığını görmek sadece sinirimi bozardı. Ama şimdi... Başkası için gözyaşları dökebilmenin aslında oldukça cesurca ve güçlü bir şey olduğunu düşünüyordum.

"Hadi ama, sürekli olay çıkardığın için her yerin yara bere içinde kaldı," dedim. "Şu haline bir bak. Saçın başın dağılmış, üniformanın bazı düğmeleri kopmuş. Burnunu her şeye böyle sokmasaydın başını bu kadar büyük bir belaya sokmazdın."

Beni buraya tıkan öğrenciler, artık benim için yolun sonunun geldiğine dair bir şeyler gevelemişti. Doğrusu, iyi ki Olivia onları durdurmuştu. Normalde fiziksel kavgalara asla karışmazdı ama benim için savaşmış, yardım etmeye çalışmıştı. Angie’nin peşinden giden bazı kızlarla kafa kafaya gelmişti. Resmen kıza grupça saldırmışlardı. Onun tek başına onlara karşı mücadelesini izlemek beni dehşete düşürmüştü.

Yine de... Minnettardım. O olmasaydı, Luxion beni korumak için kim bilir neler yapardı.

Olivia, "Kendime çok kızıyorum," diye devam etti. "Hiçbir şey beceremiyorum."

"Elinden geleni yaptın. Şimdi kurula şu gözyaşlarını." Gözlerimi yeniden tavana diktim. Peki şimdi ne olacaktı? Olivia'yı yanıma alıp Angie'yi kurtarmalı ve burdan kaçmalı mıydım?

Fakat bu planın pek çok pürüzü vardı.

Üzerinde daha fazla düşünemeden, hızla yaklaşan ayak sesleri duyuldu. Köşeden beliren Chris’in yüzünde ağır bir keder okunuyordu. Olivia’yı görmezden gelerek doğrudan bana döndü.

"Bartfort, az önce bir elçi geldi. Sadece Angelica’yı rehin tutacaklarını, bizim de kendimizi hazırlamamız gerektiğini söylediler. Bir saat içinde saldırıya geçiyorlar. 'Elinden gelen mücadeleyi gösteren soylu sınıfı gibi şerefinizle ölün' dediler."

Yani prenslik için hiçbir hükmümüz yoktu.

"Eee? Ne yapmamı bekliyorsun?" diye sordum.

Chris gözlüğünü çıkardı, yüzü kararlılıkla gerilmişti. "Bize gücünü ödünç ver. Bu gemide altı zırhımız var. Sen ve ben dikkat dağıtarak gezi gemisinin kaçması için zaman kazandırabiliriz."

Alayla güldüm. "Hadi oradan."

Chris gözlerini kıstı ama üzerime gelmedi. "Lütfen bu seferlik inadı bırak ve yardım et. Herkesi ölüme terk edemeyiz. En azından gemi için korumalık yap. Sen kaçarken ben geride kalıp onları oyalarım."

Tek başına kalırsa kesin ölürdü; muhtemelen biz de ölürdük. Chris de kazanma şansının olmadığını biliyor olmalıydı. Sayıca çok gerideydik.

Olivia araya girerek, "Leon," dedi. Gözlerindeki umut, dil dökmesine gerek bırakmadan her şeyi anlatıyordu: Bizi kurtarabilecek biri varsa, o da sensin.

Gözleri öyle güzel, öyle temizdi ki bu beni ürkütüyordu. Sanki içimi okuyor ya da kendi zavallılığımı yüzüme vuran bir ayna görevi görüyordu. Ona bakmak beni utandırıyordu.

"Bana öyle bakma." Başımı çevirdim. "Benden ne yapmamı istiyorsun ki? Bu ezikler Angie’yi ölüme terk etti, şimdi onları kurtarmamı mı istiyorsun? Güldürme beni. Ayrıca beni de ne hale getirdiklerini unutma. Umurumda değil, geberip gitsinler."

Şaşırtıcı bir şekilde Chris bana hak verdi. "Haklısın. Geri kalanımız tam birer fiyaskoydu. Belki de gerçekten boğulmayı hak ediyoruz. Yine de senden bu iyiliği istiyorum. Bu gemideki insanları kurtarmak için elimizdeki tek çare bu. Lütfen bizi kurtar."

Başını öne eğdi.

Yavaşça ayağa kalktım. "Olmaz."

Ümidini yitirmiş bir halde boynunu büktü. "Peki o halde. Seni rahatsız ettiğim için üzgünüm."

Bu aptal oyundaki herkes neden lafımı bitirmeden dinlemeyi kesiyor?!

"Aptal!" diye bağırdım. "Sözümü bitirmemiştim. Hem etrafımız tamamen sarılmış durumda. Gezi gemisinin kaçmasına imkan yok. Sen geride kalsan bile bizi kolayca kuşatıp herkesi katlederler. Benimle dövüşürken hiç mi bir şey öğrenmedin?"

Chris donakalmış bir halde bana baktı. "Ne yani?! Daha iyi bir planın mı var? Herkesi geride bırakıp tek başına kaçmayı düşünüyorsan durma, git. Seni engelleyecek değilim."

Tam bir keçi kafalıydı; benden bile daha aptal ve sosyal ilişkilerden uzaktı ki bu gerçekten büyük bir başarıydı.

"Demek istediğim, tek başına dövüşmen yetmez. İkimiz de yetmeyiz. Bu durumda tek şansımız hep birlikte savaşmak. O ahmaklar Angie'yi satmanın bedelini ödeyecek." Yumruklarımı sıktım. "Anladın mı? Kendisi kılını kıpırdatmayan insanları kurtaracak bir iyilik meleği değilim ben. Sizi kurtarmamı mı istiyorsun? Geç o işi. Bu kadar çok yaşamak istiyorsanız, savaşacaksınız."

"İmkansız." Chris başını salladı. "Öğrenciler darmadağın oldu. Savaşacak inançları kalmadı. Ayrıca durumun çok açık olduğunu düşünüyordum. Ben buraya, bunca insan arasından özellikle sana güvenerek geldim. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi?"

Şey... Diğer herkes işe yaramaz olduğu için son çarenin ben olduğum anlamına mı geliyordu?

Son kısma sonuna kadar katılsam da bu tavrımı değiştirmedi. Ya o asalaklar da ellerini taşın altına koyacaktı ya da parmağımı bile kıpırdatmayacaktım.

Parmaklıklara doğru bir adım attım, Chris de aynısını yaptı. Burun buruna gelmiştik.

"Yapabileceğimiz tek şey cesaretimizi toplayıp doğrudan üzerlerine saldırmak," dedim. "Başka çaremiz yok."

Her ne kadar stratejik açıdan bakıldığında, ne yaparsak yapalım bu savaşa son derece dezavantajlı başlayacak olsak da durum buydu.

"Doğrudan üzerlerine mi? Şimdi asıl aptal gibi konuşan sensin."

"Evet." Ellerimi havaya kaldırdım. "Doğru, aptal benim. Ama biliyor musun? Ölümü beklemektense bunu yapmanın çok daha akıllıca olduğunu düşünüyorum. Beni anlıyor musun? Kalelerine sızıp sancaklarını alacağız. O aptal ablukalarını darmadağın edeceğiz."

Chris’in yanağından bir ter damlası süzüldü.

"Sen gemiyi koru," diye devam ettim. "Şu çok övündüğün kılıç ustalığını tam da burada konuşturabilirsin."

Burun delikleri kabardı. "Hiçbir zaman övünmedim."

"İnan bana, söylemene gerek yok. Hareketlerin zaten yeterince bağırıyor. Sadede gelelim, bana o döktüğün terlerin ne işe yaradığını göster. Düşünsene, bunca zaman çalışıp çabalaman tam da bugün gibi bir gün içindi, değil mi? Ölmeye hiç niyetim yok. Sen de ölmek istemiyorsun, değil mi?"

Bir an yere baktı, sonra gözlerini doğrudan bana çevirdi. "Haklısın. Marie’yi yeniden görmek istiyorum."

Kahretsin. Tek bir cümleyle her şeyin içine etmek zorunda mıydın?

Hepinizin beyni mi yıkandı? Ne buluyorsunuz şu kızda anlamıyorum ki.

Chris hücremin anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve beni serbest bıraktı. Dışarı çıkarken duraksadım, hala yerde duran Olivia’ya elimi uzattım.

"Sen de yardım edeceksin," dedim.

"T-tabii ki! Elimden gelen her şeyi yapacağım!" Hemen gözyaşları silindi ve elimi tuttu. Yüzü kararlılıkla gerilmişti; Angie'yi kurtarmak için elinden geleni yapacaktı.

Bu kız Marie’den fersah fersah daha iyiydi, net. Chris, dostum, artık gözlerini açman lazım.

Chris elini göğsüne koyup mırıldandı: "Marie, gülüşünü yeniden görmek istiyorum. Lütfen bana gücünü ödünç ver."

Bir tılsımı sıkıca tutuyordu.

"Hey, o..."

"Bu mu?" Bana baktı. "Festivalde satın almıştım. Savaş tılsımıymış güya. Şimdi bunun iyi bir alamet olduğunu düşünmeye başladım."

Üzerinde kılıç ve kalkan işlemesi olan küçük bir tılsım levhasıydı.

Gülümseyip geçtim. Tam da Chris gibi birine yakışacak bir eşya. "Sana yakışmış. Gerçekten de şans kapını çalmış."

"S-sahi mi? Bunu senden duymak biraz utandırıcı."

Hadi ama, öyle kızarma. Beni de tuhaf hissettiriyorsun.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.