Kanımızdaki Miras

Chris’in ricası üzerine tüm öğrenciler ve mürettebat kabul salonunda toplandı. Yol üstünde tayfalardan birinden satın aldığım pompalı tüfeği omuzlamış, içeri öylece adımlamıştım.

Herkesin suratı asıktı, gözlerini yere dikmişlerdi.

Ben cephanemi kontrol ederken Chris, kalabalığa seslenmek için salonun ortasındaki merdivenlerin yarısına kadar çıktı. Ben de basamakların en altındakilerden birine çömelip yüzleri süzmeye başladım.

"Herkesi kurtarmanın tek yolunun hep birlikte savaşmak olduğuna karar verdik," dedi. "Lütfen, bize gücünüzü verin."

Anında yuhalamalar, homurtular yükseldi.

"Daha birinci sınıfsın, kendini bir şey sanma!"

"O kadar dişli bile değilsin. Ne hakla böyle yüksekten uçuyorsun?!"

"Şuradaki pisliğe yenilen sendin be!"

"Hem her şey Angelica’nın suçu! Kesin kendini kurtarmak için bir anlaşma yaptı."

"Bir de dük kızı olacak."

Beni küçümseyen erkeklere ve Angie ile alay eden kızlara ters ters baktım. Hemen gözlerini kaçırıp saklanmaya çalıştılar ama yüzlerini zaten hafızama kazımıştım. Bu lafların bedelini ödeyeceklerdi. Bunu bizzat sağlayacaktım.

Bu bir okul gezisi olduğundan her sınıftan öğrenci buradaydı ve Chris’in liderliği ele almaya çalışması tam bir kargaşaya yol açmıştı. Üst sınıflar, kendilerinden küçük birinden emir almayı gururlarına yediremiyordu. Yine de bir saat içinde ölme ihtimalleri son derece yüksekti. Hiyerarşi tartışması yapılacak en aptalca zamandı.

Sıradan sınıftan bir grup erkek öğrenci kahkahayı bastı bile.

"Savaşmak mı? Üst sınıftakiler de pek kibirliymiş. Sırf siz emir veriyorsunuz diye herkesin sizi dinleyeceğini mi sanıyorsunuz?"

"Onun için savaşmamızı istiyor, amma da burnu havada."

"Resmi bir yetkisi bile yok. Kılıç Ustası’nın ailesi onu evlatlıktan reddetti."

Kızların tepkileri de farksızdı; hatta bazıları hizmetkarlarına çemkiriyordu.

"Hey, sen, emirlerime uy!"

"Kes sesini, velet! Beni orada öylece bırakıp kaçtıktan sonra bir de seni mi dinleyeceğim!"

Ortalık tam bir kaos yerine döndü. Basamaktan doğruldum, pompalı tüfeği omzuma dayayıp bekledim. Kalabalık, salondaki tek silah olan tüfeğimi görünce derin bir sessizliğe gömüldü; bana korku ve nefret karışımı gözlerle bakıyorlardı.

"Korkak köpekler gibi havlayıp duruyorsunuz!" diye gürledim. "Beni iyi dinleyin. Sizin aksinize, ben resmen şövalye ilan edildim ve bana baron unvanı verildi. Hatta beşinci rütbeden saray makamım var, bu da beni buradaki öğretmenlerinizin çoğunun üstüne koyuyor. Anladınız mı?"

Profesörlerimiz gözlerini kaçırdı. Çoğu zaman arka planda kaybolup giden silik tiplerdi ama teknik olarak soylu sınıfı içindeydiler. Sadece pek yüksek rütbeleri yoktu. Okul müdürü kesinlikle benden üstündü ama geri kalan hepsi altımdaydı.

Peki ya çay ustam? Ona o kadar saygı göstermem rütbe meselesi miydi? Elbette hayır. O saygı, saygının en saf, en gerçek haliydi ve rütbesi ne olursa olsun, asla onun sözünün üstüne söz söylemeye cüret etmezdim.

Ama konuyu dağıtmayayım.

"Şimdi, hiyerarşi neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum ve size emir veriyorum: Savaşın! Ölmek istemiyorsanız savaşın!"

Biri hemen itiraz etti. Nefesi kesilir gibi oldu.

"H-hadi oradan! Sen savaş!"

"Zaten savaşacağım," diye tersledim. "Ne de olsa sizin gibi çakmaların aksine, ben gerçek bir soyluyum."

Üçüncü sınıflardan bir kız kaşlarını çattı. Güçlü bir iradesi var gibiydi, adeta bir kraliçeyi andırıyordu; sarı saçlarının bukleleri matkap gibi kıvrılmıştı ve dudaklarında parlak, kıpkırmızı bir ruj vardı. Öfkeyle kısılan bir sesle bana seslendi.

"Çakma mı dediniz? Bu bir hakarettir. Karşınızda bir kontun kızı var, efendi."

Bu güruh içinde, Angie’den sonra muhtemelen en çok sözü geçen kişi oydu. Etrafındaki herkes sustu. Buradaki erkeklerin Chris’e açıkça karşı çıkıp onun karşısında süt dökmüş kediye dönmesi, ne kadar omurgasız olduklarının kanıtıydı.

"Sen de kimsin?" diye sordum.

"Benim kim olduğumu bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?! Adım Deirdre Fia Roseblade. Kont Roseblade’in kızıyım!"

Tabii ki adını duymuştum. Ama parmağımı kulağıma sokup çevirerek bilmezlikten geldim. "Kim dedin? Roseblade mi, Rosegül mü, her ne karın ağrısıysa... Şu anda ne hükmün var ki senin?"

"Affedersiniz?! N-ne cüretle!"

Bu kibirli prenses tam da istediğim tepkiyi vermişti! Aradığım kişi tam olarak sendin!

"Ailenizin başkalarının gözünde ne kadar harika olduğu umurumda değil," diye devam ettim. "Açıkçası hiçbir önemi de yok. Sen bir çakmasın."

"Sonradan görme birinin bana çakma demeye ne hakkı var!"

"Aynen öyle." Ona sırıttım. "Ben sonradan görmeyim. Ama senin aksine, ben gerçek bir maceracıyım. Her şeyi kendi ellerimle başardım, bu da beni gerçek bir soylu yapar. Sizin gibi çakmaların karşımda kasım kasım kasılmaya hakkı yok."

"Seni gidi ukala ahmak!" diye çıkıştı Deirdre. "Altı üstü sıradan bir baronsun. Roseblade hanedanı krallık için sayısız zindanı fethetti, üstüne krallığa haraç olarak devasa bir ada sundu. Biz soyluların en soylusuyuz! Bizi kendinle kıyaslamaya nasıl cüret edersin? Kibrinden utanmalısın!"

Tüfeğimi kolumun arasına alıp onu alkışladım. "Bravo, harika gerçekten. Ataların tam bir efsaneymiş."

Deirdre, onunla aynı fikirde olmama şaşırmış gibi şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Bunu... aklına iyi kazısan iyi edersin. Senin o zavallı başarıların bizimkilerin yanına bile yaklaşamaz—"

İçimden kıs kıs gülüyordum. Bu küçük tiyatro için biçilmiş kaftansın, Bayan Deirdre!

"Harika!" diyerek sözünü kestim. "Evet, ataların gerçekten muazzammış. Ne yazık ki torunları tam bir korkak. Şu an mezarlarında ters dönüyorlardır kesin. Sizi gidi titreyen, köşeye büzüşen zavallılar... Hepiniz çakmasınız."

"Sen ne dedin?!"

"Yalan mı? Angie kendisini sizin yerinize feda ettiğinde ne yaptınız? Bazılarınız rahat nefes aldı. Sessiz kalırsanız, fırtınanın geçmesini bekleyebileceğinizi sandınız. Daha da kötüsü, öldürüleceğinizi anladığınızda bunun için Angie’ye lanet okudunuz. Gerçekler acıtır derler, ama durum tam olarak bu. Sinsi, çakma soylular sizi."

"Bu lafını geri al!"

Merdivenlerden Deirdre’ye doğru indim, ağzım kulaklarımdaydı. "Asla." Kollarımı iki yana açıp güldüm. "Hepiniz öldürülmek üzeresiniz ama savaşmıyorsunuz bile. Sadece sızlanıyorsunuz. Atalarınız her şeyi başarmak için tırnaklarıyla kazıyan maceracılardı ama siz, onların soyundan gelenler, tamamen değersizsiniz. Bir hava gemisine binip göklerde süzülecek cesaretiniz yok, zindanları fethedecek bilginiz yok, canavarları alt edecek gücünüz yok. Tek yaptığınız başkalarının emeklerinin üzerine konmak oldu. Sizi gidi zavallı, işe yaramaz ezikler."

Bu arada, Bartfort hanedanının da maceracı olarak kayda değer bir şey başarmadığı gerçeğini belirtmem gerekirdi. Savaşlara katılarak statü kazanmışlar ve kendilerine ait yüzen bir ada edinmişlerdi (en azından bana anlatılan buydu).

Dürüst olmak gerekirse soy sop, onur veya kan bağı gibi şeylere pek önem vermezdim. Bu çocukların soylu atalarının onlardan gerçekten hayal kırıklığına uğrayacağını da düşünmüyordum. Aksine, muhtemelen torunları için endişelenir ve onlara fırsat varken kaçmalarını söylerlerdi.

Ama ben söylemezdim. Hepsini aşağılayacaktım! Neden mi? Çünkü böylesi işime geliyordu!

"Beyliğin elçisi haklıydı. Sizde gerçek soyluların iradesi ya da gururu yok. Sizden önce gelenlerin başarılarına tutunuyorsunuz. Hepiniz acınası birer sahtekarsınız. Saldırıya uğrayacağımızı duyduğunuz an korkudan birbirinize sokuldunuz. Bahse varım soylu atalarınız şu an ağlamıyor—hayır, halinize gülüyorlar!"

Kalabalık giderek daha da öfkeleniyordu.

İşte böyle!

"Bahse varım karınlarını tutarak böyle kahkahalar atıyorlardır!" Karnımı tuttum. "'Ah, şu soyumun zavallılığına bak! Kendilerine soylu diyorlar ama aslında hiçbir yetenekleri olmadığı için statüleri yüzünden aklını kaçıran bir grup ezikten ibaretler!'" Gözlerimden gelen kahkaha yaşlarını sildim.

Her şeyi yüzlerine vurmak inanılmaz derecede rahatlatıcıydı—yani, şey, hayır. Hepsi onları gaza getirmek için bir rolden ibaretti.

"Atalarınızın harika işler çıkardığını kabul ediyorum. Hak ettikleri her şey için çalıştılar. Ne yazık ki bunların hiçbir önemi yok çünkü onların mirasını devralanlar sizlersiniz. Sizde o yürek yok. Savaşmadan beyliğe yenileceksiniz ve atalarınızın başarıları sizin korkaklığınızla gölgelenecek. Aile adını lekelemek tam olarak budur işte. İki gün sonra geriye kalan akrabanız olarak şöyle diyeceğim: 'Onlar tam bir utanç kaynağıydı.'"

Bu krallıktaki tüm soylular maceracıların soyundan gelmekle gurur duyuyordu ve okul da bu gururu körüklüyordu. Hatta bazı öğrenciler atalarına tapıyordu. Ben de damarlarına bastım.

"B-bizi küçük görmeye nasıl cüret edersin!" diye bağırdı bir çocuk. "Ben... Atalarımı asla utandırmam! Ailemin şerefine leke sürülmesine dayanamam!"

Gülümser gibi oldum. "Biraz cesaretin var demek, bunu takdir ettim. Ama burada hiçbir şey yapmazsan, aileni gerçekten utandırırsın. Elini kalbine koy ve dinle. Duyabiliyor musun? Atalarının kanı damarlarında akıyor ve şu an senin bu acınası haline gülüyorlar!"

Kalabalıktaki birkaç kişi bu sözlerimi görmezden geldi ama çoğu elini göğsüne götürdü. Bazıları soylu bile değildi; mürettebat ve yarı-insan hizmetkarlar da aynısını yaptı.

"Kahkahalarını duyabiliyorsunuz, değil mi? Yoksa sesleri kederli mi geliyor? Derin bir iç çekip omuz silktiklerini duyabiliyor musunuz? Hatta bazıları kendilerini güldürdüğünüz için size teşekkür bile ediyor olabilir. Eğer ben sizin atalarınızdan biri olsaydım, 'Kuyruğunu kıstırıp kaçan bir korkakla hiçbir işim olmaz!' derdim."

Kendini savunabilecek çok az kişi vardı. Dürüst olmak gerekirse, deneseler bile onlara daha çok gülerdim.

Yüzümdeki gülümseme silindi. "Damarlarınızda akan maceracı kanı da mı çakma? Beyliğin buraya gelip eğlenmesini ve değersiz aptallar gibi ölmeyi mi bekleyeceksiniz?!"

Deirdre doğrudan gözlerimin içine baktı. "Roseblade hanedanının bir kızı hiçbir şey yapmadan ölemez. Bu tam bir utanç olurdu. Geri kalanınız bu adamın sizinle böyle konuşmasına göz mü yumacaksınız? Hiçbir şey yapmazsak, öteki dünyada atalarımızın yüzüne bakacak yüzümüz kalmaz!"

Kalabalıkta erkeklerin savaş çığlıkları yükselmeye başladı.

Pislik herif, bizi küçük görmeye cüret etme sakın! Biri bana hemen bir silah getirsin!

Şimdiye kadar zindanlarda ne kadar ter döktüm, biliyor musun sen? Altı üstü birinci sınıfsın! Kendini hazırlasan iyi edersin, çünkü bizden ne kadar daha güçsüz olduğunu kendi gözlerinle göreceksin!

Sinsi planlar kuran bir düzenbaza göre çok büyük konuşuyorsun! Senin dırdırını dinlemek zorunda değiliz. Savaşacağız!

Bir anda hepsinin savaşma hevesi kabarmıştı. Bir kadının onları kışkırtması mucizeler yaratmıştı. Aptallar, en başından beri böyle canla başla hazır olmalıydınız zaten!

Chris bana kaçamak bir bakış attı. Bartfort, sen... Neyse, boş ver.

Öyle yarım bırakıp insanı merakta bırakma!

Bizi böyle gaza getirdikten sonra bir planın vardır herhalde, değil mi? diye sordu Deirdre. Gerçek bir soylu olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse bizi bu beladan kurtaracak gücün kesinlikle olmalı.

Pekala aptallar, beni iyi dinleyin! diye kükredim. Size karmaşık emirler versem anlayacağınızı sanmıyorum, uzun uzun açıklama yapacak vaktimiz de yok. Bu yüzden cephe saldırısı yapıyoruz! Hedefimiz krallığın sancağı, tek yapmamız gereken bu!

Kalabalığın arasından endişeli mırıltılar yükseldi.

Ancak Leydi Deirdre kıkırdadı. Ah, evet. İşte bu harika! Siz kızlar neden sesinizi çıkarmıyorsunuz bakayım? Hiçbirinizin korkaklık edip kaçmasına izin vermeyeceğim.

Bir kontun kızı olarak Deirdre buradaki asıl patron konumundaydı. Onun sözleriyle herkes istemeye istemeye de olsa önlerindeki mücadele için hazırlanmaya başladı.

Deirdre tekrar bana döndü. Cepheden gideceğimizi anladım. Peki sen ne yapıyor olacaksın? Az önce pek güzel konuşuyordun. Senden büyük şeyler bekleyebiliriz, değil mi?

Yani kısacası, o kadar büyük laflar ettin, şimdi arkasında duramazsan bunu burnundan getiririm, demek istiyordu.

Elbette! diye güldüm. Hava motorumla öncü birliklerini yarıp geçeceğim.

Hava motoru mu? Ölmek mi istiyorsun sen?

Etrafımız canavarlar ve hava gemileriyle sarılıydı. Krallık hiç şüphesiz bizi engellemek için çok sayıda zırhlı birlik de konuşlandıracaktı. Başka biri düşman hatlarına hava motoruyla dalmaktan bahsetse, ben de ona kıçıma gülerek bakardım.

Kurtarmak istediğim biri var. Gitmişken sancaklarını da kapıp filolarının karşısında kahkahayı basacağım.

Angelica’yı mı kastediyorsun? Ama sen onun bendelerinden biri değilsin ki, öyle değil mi?

Sanki bu çok önemliydi.

Ben bir erkeğim. Her erkeğin rüyasında, en zor anında prensesi kurtaran o prens olmak vardır, değil mi? Sizi burada öylece bırakıp gidebilirdim ama aynı şeyi Angie’ye yapamam. O iyi bir kadın. Aslına bakarsanız, geri kalanınızın ondan öğreneceği çok şey var.

Deirdre tırnaklarından birini ısırdı. Başka bir kadını yüzüme karşı övmek mi? Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım.

Evet, çünkü herkes senin etrafında el pençe divan duruyor. Her neyse, hadi, hazırlanmanız gerek. Zaman daralıyor!

Kabul salonunda heyecan dalgası yayılırken insanlar hararetle sağa sola koşturmaya başladı. Tüm bu kargaşanın ortasında dururken, zihnim dönüp dolaşıp Angie’nin kendini düşmana teslim ettiği o ana gidiyordu.

Benim resmi unvan almış bir baron olduğumu onlara söyleseydi, oraya tek başına gitmek zorunda kalmazdı. Herkesin yerine kendini rehin olarak feda etmek mi? Siktir git oradan, kız daha on altı yaşındaydı. İç çeker. Angie’nin babası beni ölümüne korkutuyordu, bu bir gerçekti ama o olağanüstü cesaret gösterisinden sonra onu kurtarmazsam hayatımın geri kalanında kendimden nefret ederdim.

Bu kokuşmuş otome oyunu dünyasında, Angie benim karanlıktaki ışığımdı.

Deirdre bana sırıttı.

Ne var? Hadi acele et de git. Bununla uğraşacak vaktimiz yok.

Terbiye edilmemiş bir köpek gibisin, diye mırıldandı adeta hırlayarak. Bu küstah tavrınla harika bir evcil hayvan olurdun. Eğer Angelica’nın gözdesi olmasaydın, seni kendime saklardım.

Yarabbim, bu kız da diğerleri kadar yoldan çıkmıştı, sadece yöntemi farklıydı. Açıkçası, ona daha fazla yaklaşmaya hiç niyetim yoktu.

Onur duydum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.