Festival Gecesi ve Küçük Mucizeler

Üçümüz, yaz festivalinin yapıldığı yerin pek de uzağında olmayan bir tapınağın bahçesine doğru ilerledik. Kendimi merdivenlere bırakıverdim. Gözlerim yerdeydi, sinirden gözyaşlarım süzülüyordu.

Böyle bir fantastik dünyada Japon usulü bir yaz festivalinin ne işi olduğunu sorgulamak ilk başta kulağa garip gelebilirdi. Ama bunu gidin de umurunda olan birine anlatın! Bana da tuhaf gelmişti elbet ama bu dünya tamamen mantık sınırlarını zorlayan bir otome oyununun kurallarıyla işliyordu. Mantık aramak zaten hataydı.

“O tılsımlardan birini almayı o kadar çok istiyordum ki...”

Hâlâ o tüccarın peşinden koşup elindeki her şeyi satın almak geçiyordu içimden. Gelgelelim ne Angie ne de Bayan Olivia bana bu fırsatı verecek gibiydi. Tepemde adeta birer yırtıcı kuş gibi dikilmişlerdi. Yine de bu derin hayal kırıklığım ikisini de biraz huzursuz etmişti.

“O tılsımları gerçekten bu kadar çok mu istiyordun?” Angie, yüzüme doğru eğilerek sordu. Peşindeki asalakları nihayet başından savabilmişti. Gerçi kıza en çok ihtiyaç duyduğu anlarda arkalarını dönüp şimdi yine etrafında pervane olmaları da ayrı bir ikiyüzlülüktü ya, neyse.

“Bugünü o kadar çok bekliyordum ki dün gece heyecandan gözüme uyku girmedi.” Gözyaşlarımı sildim. Rol falan yapmıyordum, gerçekten kalbim kırılmıştı!

Livia suçlulukla kekeledi. “Şey, ı-ıh, ama... Bence bu yaptığın pek doğru değildi. Yani, adamın elindeki bütün tılsımları tek başına satın almaya çalışman.”

Ne demek istediğini anlıyordum ama insan istediği şeyi satın alamayacaksa paranın ne kıymeti kalırdı ki?

“Parasını aldıktan sonra gerisi kimi bağlar?” Durup çenemi sıvazladım. “Belki de adamın istediği fiyatın yüz katını teklif etmeliydim...”

Eğer o tılsımlar gerçek hayatta da oyundakiyle aynı etkiye sahipse, uğruna bir servet feda etmeye kesinlikle değerdi.

Zaten bu adaya gelmeyi kafaya koymamın tek sebebi de bu tılsımlardı; içlerinden biri son derece nadir, özel bir eşyaydı. Tek sorun, paketi açmadan içinden ne çıkacağını asla bilememenizdi. Oyunda her şey şans faktörüne bağlıydı. Bahtı kapalı oyunculara sıradan bir şans tılsımı çıkardı. Daha iyisi, taşıyanın yakın dövüş becerisini ve fiziksel özelliklerini artıran savaş tılsımıydı. En büyük ikramiye ise büyülerin gücünü artıran, elementlere olan yatkınlığı ve büyü gücünü arşa çıkaran element koruması tılsımıydı. Kısacası, muazzam bir şeydi.

Akademideki ilk yılımda, bu adaya gidecek grubun içine sızabilmek için her şeyi ince ince planlamıştım. Bunu nasıl mı başarmıştım? Çok basit. Bir öğretmene rüşvet vererek.

Tılsımlar aynı zamanda seviye atlama bonusu da sağlıyordu. Bu yüzden şimdiye kadar zindanlara girmekten köşe bucak kaçınmıştım. Ancak o canım tılsımı elde etme fırsatı ellerimin arasından kayıp gidince, karakterimi en güçlü hale getirme hayallerim de suya düşmüştü.

Hem Angie hem de Livia kaşlarını çatmış, endişeyle bana bakıyorlardı. Muhtemelen ağlayacağımı hiç tahmin etmemişlerdi.

Ben burnumu çekmeye devam ederken, festivalin de sonuna gelinmişti. Şans eseri, o maskeli adam bulunduğumuz yerin yakınından geçiyordu. Elindeki malların neredeyse tamamını satmış görünüyordu.

“Ah, buradaymışsınız. Soylu beyim, elimde fazladan iki tılsım kaldı. İsterseniz bunları size verebilirim.”

Hemen doğruldum ve cüzdanımı çıkardım. “Hadi bakalım, şansım dönecek mi görelim!”

“Şey, yalnız bunlarda ıskalamak diye bir şey yoktur,” dedi adam. “Hepsi iyidir, sadece etkileri farklıdır.”

Aptal. Zaten bu tanım gereği, bazı etkiler diğerlerinden çok daha üstündür!

Heyecandan yanaklarım kızarmış bir halde, ilk tılsımın beyaz ambalajını yavaşça sıyırdım.

İlk tılsım; metal işlemelerle ve kırmızı bir ipe sarılı, misket büyüklüğünde beyaz bir toptu.

Yok, bu o değildi.

Beyaz renk iyileştirme büyüsünü simgeliyordu ve benim o alanda zerre yeteneğim yoktu. Tamamen işe yaramazdı.

Diğer tılsımın kağıdını yırttığımda ise karşıma kırmızı bir top çıktı. “Kırmızı demek? Benim bu alanda da hiçbir becerim yok ki.”

İki tılsım da son derece estetik görünüyordu ama onları elimde tutarken herhangi bir güç artışı hissetmemiştim. Ne kadar faydalı olabilirlerdi ki? Sarı ya da mavi çıksaydı işler çok daha farklı olurdu. Ama bu haliyle... Tam anlamıyla bir fiyaskoydu.

Angie başını yana eğdi. “Neden bahsediyorsun sen? Elinde iki tane tılsım olduğu için sevinmen gerekmez mi?”

“Pekâlâ, bana müsaade o zaman.” Maskeli adam merdivenleri tırmanmaya başladı. “Kendinize iyi bakın. Naçizane fikrim, o tılsımların yanınızdaki hanımefendilere çok daha iyi uyacağı yönünde.”

Bunu dedikten sonra karanlığın içinde gözden kayboldu.

Angie ve Bayan Olivia, ha? Galiba adam haklıydı.

Omuzlarım çökmüş bir halde tılsımları kızlara doğru uzattım; kırmızıyı Angie’ye, beyazı ise Bayan Olivia’ya verdim.

“B-bunları bize mi veriyorsun?” Angie şüpheyle burun kıvırdı. Az önceki çıldırmış halim onu haklı olarak işkillendirmişti.

“Ben başka bir tanesini istiyordum.”

“Ah... Pekala o zaman.”

Bayan Olivia ise başını iki yana salladı. “B-ben bunu kabul edemem.”

“Lütfen alın. Benim hiçbir işime yaramazlar zaten. Pahalı bir şey de değildi.” Tılsımı adeta eline tutuşturdum.

Bayan Olivia, avucundaki tılsımı sarmalarken dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

Tekrar merdiven basamağına çöktüm, başımı ellerimin arasına alıp derin bir iç çektim.

“Leon, şey, um...” Bayan Olivia ne diyeceğini bilemeyip bocaladı.

Tam o sırada yolun aşağısından beliren Angie’nin takipçileri, kızın sözünü kesti. “Hanımım!”

Angie hemen ters yöne doğru adımladı. “Kusura bakmayın, gitmem gerek!”

Kız grubu gürültü patırtıyla onun peşinden koşarken, geride kalan üç erkek takipçi etrafımı sarmak üzere durdu.

“Demek sensin, Bartfort.”

“Son zamanlarda sosyetede biraz yükseldin diye kendini bir şey sanma.”

“Angelica Hanım’a yaranmaya çalışan beş parasız bir soyludan başka bir şey değilsin.”

Yüzlerine bakınca ne kadar sığ düşündüklerini anlamak hiç de zor değildi. Kendi beceriksizliklerinin acısını başkalarından çıkarmaya çalışıyorlardı. Zaten kıza en çok ihtiyaç duyduğu anda ihanet etmişlerdi; bundan sonra ne yaparlarsa yapsınlar, o güveni kolay kolay geri kazanamazlardı. Haneleri öyle bir eksideydi ki en büyük çabaları bile onları ancak sıfır noktasına getirebilirdi.

Biraz kafanızı çalıştırın.

“Ne o? Zorunuza mı gitti? Angie benimle ilgileniyor diye kıskandınız mı? Yazık size.” Kollarımı göğsümde kavuşturup sırıttım. “Düello sırasında onu öylece satmasaydınız, belki şimdi sizinle ilgileniyor olurdu. Okulda nabza göre şerbet vermeyi iyi beceriyorsunuz ama belki de biraz siyaset öğrenmeliydiniz. Yalakalık yapmak için artık çok geç. Kendinizden de mi utanmıyorsunuz?”

Bu sözlerim bardaktı taşıran son damla oldu. Zaten burnumdan soluyordum, ilk yumruğu savurdukları an onlara günlerini göstermek için sabırsızlanıyordum.

Ne var ki Bayan Olivia önüme geçip kollarını korumacı bir tavırla iki yana açtı. “K-kavga etmeyin lütfen!”

“Kaşınan kendisi!” diye kükredi çocuklardan biri.

“Ç-çok özür dilerim. Ama yine de, gerçekten kavga etmemelisiniz!”

“Tch, hadi gidelim. Bir kızın arkasına saklanacak kadar zavallı tekinin teki.”

Sanki kendiniz çok farklıydınız. Siz ezikler Angie’yi sadece size sağlayacağı nüfuz için istiyordunuz.

Onlar uzaklaşırken Bayan Olivia’ya döndüm. “Benim için kendini yormana gerek yoktu. Zaten bağırıp çağırmaktan öteye gidemezlerdi. Yakında tıpış tıpış geri basacaklarına emindim.”

Asla o yumruğu atamazlardı. Muhtemelen? Gerçi genç, kanı deli akan tipler bazen gözü kapalı saldırabiliyordu. Ama öyle bir şey yapsalardı, onlara unutamayacakları bir yetişkin dersi verirdim. Büyüklerin kavgası öyle üç beş yumrukla bitmezdi.

Bayan Olivia birden hıçkırarak ağlamaya başlayınca neye uğradığımı şaşırdım. “Çok özür dilerim, Leon. Gerçekten çok özür dilerim. Uzun zamandır senden af dilemek istiyordum. Korsanlarla karşılaştığımızda sana o kadar yük olduğum için çok, çok üzgünüm. Sana çok kırıcı şeyler söyledim ve ben... Gerçekten çok özür dilerim.”

Gözyaşları yanaklarından süzülürken aynı kelimeleri durmaksızın tekrarlayıp durdu.

Elimi başıma götürüp ne yapacağımı bilemez bir halde saçımı kaşıdım. “Özür dileyecek bir şey yok. Hem zaten ben hiçbir zaman...”

Tam o sırada, elinde bastonuyla yakınlarda dikilen yaşlı bir kadını fark edince sözümü kestim. Ne ara gelmişti bu kadın? Hiç ses çıkarmadan bir anda belirmesi biraz ürkütücüydü.

“Şey, siz kimsiniz?”

Bayan Olivia da bakışlarımı takip edince gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Yaşlı kadın hafifçe kıkırdadı. “Önemsiz biriyim evladım. Oğlum sizinle karşılaştığını söyledi de.”

Ha. Tılsım satan maskeli adamı kastediyordu herhalde.

Bakışlarımı kaçırdım. “Lütfen,” dedim, “az önceki kabalığım için en derin özürlerimi...”

Cebinden küçük beyaz bir kese çıkardı. “Tılsımlarıma bu kadar değer verip uğruna bir servet dökmeye hazır olan ilk kişisin. Oğlumun sattığı o tılsımlar aslında festival ahalisinin eğlenmesi içindir ama seni elimizdeki son parçalarla baş başa bıraktığımız için içim rahat etmedi. Bunu almanı isterim.”

Kesenin içine göz attım. “Bir savaş tılsımı mı? Hayır, şekli daha farklı.”

“Yaptığım işlerden anlıyor gibisin,” dedi yaşlı kadın. “Bu özel yapım bir tılsımdır. Beğendin mi?”

Demek bir prototipti, ha? Tam olarak hayal ettiğim şey olmasa da buna ancak şükredebilirdim.

“Teşekkür ederim. Borcum ne kadar...”

Elini sallayarak beni geçiştirdi. “Gerek yok. Eğer kendini borçlu hissediyorsan, tapınağa gidip dua et. Oranın tanrısı insanları birbirine bağlar. Oldukça tesirlidir.”

Yaşlı kadın arkasını dönüp yavaş adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladı.

Tapınakta çalışıyor olmalıydı herhalde.

Bayan Olivia şaşkınlıkla kadının arkasından bakakaldı.

Tılsımı havaya kaldırıp üzerindeki işlemeleri daha yakından inceledim. Normal bir savaş tılsımının üzerinde kılıç ve kalkan figürü olurdu. Bunun üzerinde ise çaprazlama duran üç kılıç vardı. Avucumu tılsımın üzerine kapatırken memnuniyetle gülümsedim. “Hiç de fena değil.”

Etkisinin ne olduğunu tam olarak çözemesem de tasarımını çok sevmiştim. Hediyelik eşya denince, kılıç tasarımlı anahtarlıklara her zaman zaafım olmuştu zaten.

Hareketli bir gece olmuştu ama günün sonunda halimden memnundum. Tapınağa gitme meselesine gelince... Gece vakti oralarda gezinmek fazlasıyla ürperticiydi. Sabah giderdim. Sahi, oyunun ana karakteriyle hedefindeki erkeğin bu tapınakta geçen bir sahnesi yok muydu? Aralarındaki bağı güçlendiren bir olay?

Ah! Yoksa bu...?!

“Şey, Leon,” dedi Bayan Olivia, yanakları al al olmuştu, “kadın ‘insanları birbirine bağlar’ derken, acaba...”

“Bence de tam olarak onu kastetti. Hayatının aşkını bulmana yardım ediyordur kesin. Yarın sabah ilk iş oraya gideceğim. Hayırlı bir kısmet için dua etmem lazım.” Yanıma bağışlamak için yüklü miktarda para almayı da unutmamalıydım elbet.

Ben arkamı dönüp oradan uzaklaşırken Bayan Olivia arkamdan mahzun bir şekilde bakakaldı ama bunu kafaya takmamaya çalıştım. Benim gibi biriyle daha fazla muhatap olmaması onun iyiliğineydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.