Adaya ayak basar basmaz bir yukata ödünç alan Livia, akşamın çökmeye yüz tuttuğu saatlerde sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başladı. Normal şartlarda bu vakitlerde dışarıda tek başına olmak tehlikeli olabilirdi ancak festival yüzünden her köşe başına tezgahlar kurulmuş, kızıl fenerlerin sıcak ışığı dört bir yanı sarmıştı. Bu ışıklar, kasabaya bambaşka, sıcacık ve hayat dolu bir hava katıyordu.
“Ne kadar da güzel…”
Uzaktan uzağa bir davul ve flütün melodisi duyuluyor, bu ezgiye şenliğin tadını çıkaran kalabalığın neşeli sesleri karışıyordu. Livia’nın memleketindeki festivaller buradakilere hiç benzemezdi. Genç kız, bu yepyeni kültürün büyüleyiciliğine kendini olabildiğince kaptırmaya çalışarak sokaklarda yapayalnız yürüdü.
Korsan hadisesinden beri Leon ile tek kelime konuşmamıştı. Angie ile iki laf etmek de artık onun için çok zordu. Üçünün arasındaki uçurum her geçen gün daha da derinleşiyordu. Bir ara Angie’yi de festival kalabalığının arasında gördü fakat etrafı kendi arkadaş grubuyla sarılı olduğu için yanına yaklaşması bile imkansızdı.
Havada tatlı ve tuzlu kokuların birbirine karıştığı iştah kabartıcı bir şölen vardı. Her köşede farklı eğlenceler sergileniyordu. Livia, bir kenarda durup su dolu leğenlerden japon balığı yakalamaya çalışan insanları izledi. Tam o sırada gökyüzünde havai fişekler patladı. Geceyi rengarenk boyayan bu gürültüyle irkildi. Gördüğü manzara kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi ama ne yaparsa yapsın, içten gelen bir neşeyle bu anın tadını çıkaramıyordu.
Huzursuzluğuna rağmen gözleriyle kalabalığın içinde yine Angie’yi veya Leon’u aradı ancak ikisini de göremedi. Aslına bakılırsa son zamanlarda onları aramaya pek yüzü de yoktu. Carla ile yaşananlardan sonra kendinden öyle nefret ediyordu ki adım atmaya cesareti kalmamıştı.
Gerçekten burada olmaya hakkım var mı?
Daha önce bu soruyu sorduğunda Leon ona olumlu cevap vermişti. O an dünyalar kendisinin olmuştu. Şimdiyse adama söylediği o kırıcı, acımasız sözleri hatırladıkça kendini acınası ve utanılacak bir durumda hissediyordu.
Neden başkalarının söylediklerine bu kadar çok kıymet verdim ki?
Kendi sorduğu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu. Son günlerde ne yaparsa yapsın, hiçbir şeyde bir anlam bulamıyordu. Adımlarını nereye attığını bilmeden, festivalin o canlı gürültüsünden giderek daha da uzaklaştı.
Eyvah… Artık geri dönsem iyi olacak.
Livia tam bunu düşündüğü sırada, yakınlardan gelen sert bir tartışma sesi kulağına çalındı.
“Hay-hayır! Onları size vermeyeceğim! Soylu olmanız umurumda bile değil! Lütfen durun artık!”
Düşünmeden sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Muhtemelen öğrencilerden biri yerli halktan birini sıkıştırıyordu. Oraya varınca ne yapacağını bilmese de kendini bir anda olayın ortasında buldu. “Şey, şey…!”
“Sen de kimsin?! Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!”
Gürültüyü duyup olay yerine koşan tek kişi Livia değildi; Angie de yukatasının eteklerini savurarak telaşla ara sokağa daldı. İki genç kız şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, ardından yapmacık bir havayla sesin geldiği yöne döndüler.
Livia’nın nefesi kesildi. “Leon?”
“Sen…” Angie de benzer bir şaşkınlık içindeydi. “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?”
Zavallı adamı köşeye sıkıştırıp tehdit eden kişi Leon’dan başkası değildi. Karşısında kızları görünce huzursuzca bir ona bir diğerine baktı. “Şey, aslında olay göründüğü gibi—”
Yüzünde maske olan adam, gözyaşları içinde iki genç kıza yalvarmaya başladı. “Lü-lütfen yardım edin bana! Bu soylu elimdeki her şeyi zorla almaya çalışıyor!”
Kızlar kaşlarını çatarak Leon’a döndüler. Leon o an tam anlamıyla, gücün verdiği sarhoşlukla zavallı bir tüccar esnafını soymaya kalkan o görgüsüz soylulardan farksız görünüyordu.
Leon hemen kendini savunmaya yeltendi. “Hay-hayır! Hepsini satın alacağımı söyledim işte, ver gitsin! Param var diyorum!”
Adam başını iki yana salladı. “Olmaz! Bunları bekleyen başkaları da var! Bana ne kadar ödediğinizin bir önemi yok. Diğer insanların elinden bu sevinç kaynağını almanıza izin vermeyeceğim!”
Adam, muhtemelen festivalde satmak üzere beyaz kağıtlara sarılmış ufak tefek şeylerin olduğu birkaç kutuya sıkı sıkı sarılmıştı.
Angie sordu. “Nedir bunlar?”
Adamın yüzü aniden aydınlandı. “Büyükannemin el emeği muskalar. Çok rağbet görürler, pek çok şeye de iyi gelirler. Çeşit çeşit yapar, ben de onları bu beyaz kağıtlara sararım. Hangisini seçeceğiniz tamamen şans işidir.”
Leon elindeki deste parayı adama doğru salladı. “İşte ben de bu yüzden hepsini bana sat diyorum. Hepsini alacağım. Normal fiyatının on katını mı istiyorsun? Kabul, veriyorum.”
İnanılmaz bir ısrarla adamın üzerine gidiyordu.
Adam korkuyla sindi. “Sizin derdiniz ne?! Bu parayla çözülecek bir mesele değil. Ben bunları insanların yüzündeki o tebessümü görmek için satıyorum!”
Leon cebinden bir kese çıkardı. “Peki buna ne dersin? Altın sikkeler. Tam yirmi tane. Önceki teklifimin üstüne bunu da ekliyorum.”
Adam bir an duraksadı ama yine de başını kararlılıkla salladı. “Büyükannem bunları insanlara sevinç vermek için yaptı. Asla boyun eğmeyeceğim!”
“Dişli çıktın. Bu yönünü sevdim!” Leon dişlerini göstererek sinsice gülümsedi. “Aslına bakarsan yanımda biraz platin de var. Buna hayır demezsin herhalde, değil mi?”
“Size hayır dedim!”
Angie parmaklarının ucuyla Leon’un kulağını kavrayıp büktü.
“Ah! Ah, acıyor! Acıdı, Angie Hanım!”
“Bana hanım deyip durma. Senin o resmiyetini istemiyorum. Düş önüme, gidiyoruz.” Ardından satıcıya döndü. “Bu baş belasını buradan götürüyoruz, kusura bakmayın.”
Adam mallarına sıkıca sarıldı. “Te-teşekkür ederim!”
Çok geçmeden ara sokağın dışındaki kalabalığa karışıp festival alanına doğru gözden kayboldu.
Angie kulağını sıkıca tutmaya devam etse de Leon elini adamın gittiği yöne doğru uzattı. “Bekleee! Benim eşya!”
Livia ne diyeceğini bilemeyerek öylece kalakaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.