Babamın resmi karısı Zola, sanki her yerin hakimi kendisiymiş gibi kasıla kasıla babamın henüz yeni inşa edilen mülküne baskın yapar gibi geldi. Her zamankinden bile daha küstahtı. Yanında tapınaktan gelen, burnunun kemerinde yuvarlak gözlükler taşıyan üst düzey bir rahibe vardı. İkisinin aralarından su sızmıyordu.
Kurdukları düzenin dışına silahlı tapınak şövalyelerini dikmişlerdi. Bu durum anne ve babamın sinirlerini iyice germişti. Jenna ile diğer kız kardeşim odalarına kapanmış, dışarı çıkmaya hiç niyetli görünmüyorlardı. Nicks ise tarladaydı. Yani Zola beni huzuruna çağırdığında etrafta benden başka kimse yoktu.
"Seni gidi küstah budala! Tapınağın hazinesini derhal geri ver!"
Bana resmen sıradan bir hırsızmışım gibi muamele ediyordu.
"Neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok." Tarladaki işten henüz dönmüştüm ve ayakkabılarımın altına çamur yapışmıştı. Çamurları kazımaya başladım.
Rahibe tiksintiyle burnunu büzüştürdü. "Leş gibi kokuyor."
Başkentte büyümüş olmalıydı. Zola ile bu kadar yakın olduklarına bakılırsa, muhtemelen karakteri de en az onunki kadar berbattı.
Rahibe boğazını temizledi. "Vikont Bartfort, geçen sezon bazı korsanların işini bitirmiştiniz, değil mi?"
"Bitirdim. Ne olmuş?"
Öfkeyle yüzü kızardı. "O korsanlar tapınağın hazinelerinden birini çalmıştı! O hazine sende olmalı! Üzerinde tapınağın amblemi olan bir kolye. O korsanları sorguladığımızda kolyeyi kendilerinden senin çaldığını itiraf ettiler!"
Belki de o zaman korsanların sesini sonsuza dek kesecek bir şeyler yapmalıydım? Öğğ, yok ya, muhtemelen değmezdi.
Her şeyden öte: "Bana bir hırsızmışım gibi davranmayı gerektirecek ne yaptım? Onları mağlup ettim, dolayısıyla üzerlerinde ne varsa alma hakkım vardı. Krallığın kanunları böyledir."
Zola beni suçlu konumuna düşürmeye çalışıyordu ama hukuki açıdan bakıldığında eylemlerim tamamen haklıydı.
Rahibe sertçe çıkıştı. "Üzerinde tapınağın amblemi kazınmış bir eşyayı bize iade etmen mantığın gereğidir!"
Senin mantık dediğin şey bana tamamen saçmalık gibi geliyor.
Onları kaba kuvvetle defetmeyi düşündüm ancak o an üzerimde hiçbir silah yoktu. Silahlı şövalyelerin yanı sıra, biraz ötede havada süzülen bir hava gemileri bile vardı.
Kulaklığımdan Luxion'ın sesi duyuldu. "Usta, ne yazık ki boyun eğmenizin daha doğru olacağını düşünüyorum."
Açıklamasını bekleyerek duraksadım.
"Bu durumdan savaşarak kurtulmak bizim için oldukça kolay olurdu. Ancak buradaki huzurlu yaşamınıza değer veriyorsanız, şimdi göstereceğiniz bir direniş sonra ciddi sonuçlar doğurabilir. Mümkün olduğunca şiddetten kaçınma politikanız göz önüne alındığında, isteneni teslim etmek en mantıklı hareket olacaktır."
Tapınağın kendi askeri gücü vardı ama bildiğim kadarıyla bir hava gemisi onların sıradan bütçesini aşardı. Başka bir deyişle, alt tarafı küçük bir baronlukla ilgilenmek için anormal derecede büyük bir güç göndermişlerdi. Sanki durum gerektirirse saldırmaya hazırdılar.
Hala söylenmeye devam eden rahibeden kafamı çevirip Luxion'ın analizine odaklandım.
"Özellikle tapınakla aranızın bozulmasını istemeyeceğinizi tahmin ediyorum. Gelecekte Livia'yı Aziz olarak tanıyacak olanlar onlar, değil mi?"
Din adamlarıyla uğraşmak gerçekten dertti ama haklıydı. Bu tipleri karşıma almak bana bir şey kazandırmazdı.
"Fısıldar Onlara sahtesini versek nasıl olur?" diye sordum.
"Sahte bir kolyeyi anında fark edeceklerini düşünüyorum," dedi Luxion.
Öfkeyle dilimi ısırdım ve gözlerimi Zola'ya diktim. O zafer kazanmışçasına genişçe sırıtması gerçekten sinirlerimi tepeme sıçratıyordu.
"İyi tamam, getireceğim. Burada bekleyin."
Arkamı dönüp gitmeye hazırlanırken rahibe konuşmaya başladı. "Ayrıca epeyce servet edindiğinizi duydum Vikont. Tapınağa güzel bir bağış da yapmalısınız." Çenesini küstahça yukarı kaldırdı.
Zola başıyla onayladı. "Ona kulak versen iyi edersin. Tapınağa karşı gelemezsin."
"Bu talebi reddedebilirsiniz," dedi Luxion. "Bağışların tapınağın resmi işleriyle bir ilgisi yok. Bunu kendi kafasına göre talep ettiğini düşünüyorum."
Yine de, sadece elimde tapınağın hazinesi var diye tüm bu şövalyeleri toplamışlardı. Onlara göre hazineyi sakladığım için korkunç bir canavardım. Belli ki diken üstündeydiler.
Pekala, tamam ama canavar mı? O kadar da kötü biri değilim.
"Bir düşüneyim," dedim en sonunda.
İki kadın birbirlerine bakıp aynı pis gülümsemeyle fısıldaşmaya başladılar. Muhtemelen benden alacakları parayı nasıl kırışacaklarını tartışıyorlardı.
Budalalar, size gerçekten bir şey vereceğimi kim söyledi?
Bir an için düşünmüştüm ama onlara tek bir bozukluk bile kaptırmaya niyetim yoktu. Yine de istedikleri gibi hayal kurmakta özgürdüler.
İkisini arkamda bırakıp Luxion ile buluştum. Kolyeyi aldım ve o kötü cadıların yanına doğru yola çıktım.
Şaka şaka! Limana doğru ilerledim. Kolyeyi tapınakla bağlantısı olan bambaşka birine teslim etmeye kararlıydım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.