"İmparatorluk ordusunun hareketlerinde bir tuhaflık mı var?"
"Çok uyuşuk bir şekilde yaklaşıyorlar. Fact ve diğerleri, çok fazla zaman kaybettiklerinden şüpheleniyordu."
Creare'den bu raporu aldığımda gece yarısını çoktan geçmişti.
Voldenoy Kutsal Sihir İmparatorluğu ordusunu yola çıkarmıştı çıkarmasına ama görünüşe göre ilerlemek için gereğinden fazla zaman harcıyorlardı.
Bu durum hazırlık yapmak için bize daha fazla zaman kazandırıyordu. Yine de büyü temelli bir organizma olan Arcadia'nın hiçbir sebep yokken ilerleme hızını düşürmesi pek olası görünmüyordu.
Odamdaki yatağın kenarına oturmuş, çenemi sıvazlayarak kara kara düşünürken, saçlarını serbest bırakmış olan Ange söze girdi:
"Sadece sinsi bir saldırıya karşı tetikte olamazlar mı?"
Teyakkuzda oldukları için yavaş ilerliyorlar... Bu kesinlikle mantıklı bir ihtimaldi.
Ancak sadece Creare değil, Luxion bile bu fikre karşı çıktı.
"Bu imkansız."
"Düzensiz ve ufak çaplı saldırılar, şimdiki Arcadia için bile bir tehdit oluşturamaz."
Arcadia uyandığında, eski insanlığın silahları da bekleme modundan çıkmıştı.
O sırada eski insanlığın silahları, yani yapay zekalar, Arcadia'nın detaylı verilerini toplamak için pervasızca denebilecek intihar saldırıları düzenlemişti.
İmparatorluk cephesinden bakıldığında bunlar muhtemelen dağınık ve önemsiz saldırılardı ancak yapay zekalar kendilerini feda ederek Arcadia'nın güncel verilerini elde etmeyi başarmıştı.
Luxion ve diğerleri de bu verileri kullanarak düşmanın savaş gücünü hesaplıyordu.
Yandan topladığı saçlarını çözen Noel, ıslaklığını havluyla özenle kurulayarak konuşmamıza dahil oldu.
"Belki de etraflarındakiler yavaş olduğu için ayak uyduruyorlardır?"
Creare bunun da yanlış olduğunu belirterek karşı çıktı.
"İmparatorluğun uçan zırhlılarının uçuş hızını da kontrol ettim ama bu seferki ilerleme hızı gerçekten çok yavaş."
Banyodan çıkan Livia da konuşmalarımızı duymuş gibiydi.
Üstünü değiştirip yatağın yanına gelen Livia, kendi fikrini dile getirdi:
"Acaba bize bilerek mi zaman tanıyorlar?"
Şu anki en güçlü kayıp eşya, yeni insanlığın geride bıraktığı Arcadia'ydı.
Luxion'un bile tek başına ona karşı zafer kazanması zordu.
Böylesine güçlü bir Arcadia, bizi küçümsediği için ağırdan alıyor olabilir miydi?
Livia'nın böyle düşünmesi son derece doğaldı.
Fakat Luxion bu ihtimali de eledi.
"Arcadia'nın kibir yüzünden bize zaman tanıma ihtimali yoktur."
"Doğru. Bize zaman tanımaktansa, tek başlarına saldırıp bizi yok etmeyi seçecek türden yaratıklar onlar."
Creare'nin onaylamasıyla birlikte Ange hafifçe iç çekti.
"Sizler de, o büyü nesnesi de, birbirinizden gerçekten nefret ediyorsunuz."
Eski insanlık da yeni insanlık da yok olalı çok uzun zaman olmuştu ama aralarındaki bağlar ve nefret hâlâ capcanlı duruyordu.
Creare, bunun son derece doğal olduğunu söyleyerek yeni insanlığın yaptığı kötülükleri anlatmaya başladı:
"Biz yeni insanlığı yok etmek için yaratıldık. Bunun için her şeyi yaparız. Evet, ne gerekiyorsa!"
Creare'nin aniden sertleşen ses tonu karşısında ne tepki vereceğimizi bilemedik.
Sesi aslında neşeli geliyordu ama bu gülmemiz gereken bir durum muydu? Yoksa korku mu duymalıydık?
Noel acı acı gülümseyerek Creare'yi yatıştırmaya çalıştı:
"Öyleyse kişisel bir nefretin yok, değil mi? Sadece eski insanlık sana bunu emrettiği için savaşıyorsun. Eğer sana durmanı söyleselerdi..."
"O emri vermesi gereken eski insanlığın liderleri, büyüyü elde edip kibirlenen yeni insanlık tarafından çoktan yok edildi."
"Ah... Şey... Yani... Leon, yardım et!"
Söyleyecek sözü kalmayan Noel, durumu toparlamam için bana sığındı.
Elden bir şey gelmediği için Creare'yi ikna etmeye çalıştım.
"Şu anki efendin benim. Kabullen ve emirlerime itaat et."
"Çok gaddarsın! Eski insanlığın onlardan ne kadar çektiğini sanıyorsun! Efendi tam bir iblis!"
"Zaten çok eski bir mevzu, bizi hiç ilgilendirmez."
"İlgilendirir hem de çok! Bu yüzden İmparatorluk da bize saldırıyor ya zaten!"
Dırdırcı Creare'nin bu sözleri üzerine Livia kollarını kendine sararak ürperdi.
"Neden durum bu kadar korkunç bir hal aldı ki? Herkesin barışçıl bir çözüm yolu araması çok daha iyi olmaz mıydı?"
Livia'nın üzgün halini gören Ange yanına gidip ona arkasından sarıldı.
Bu manzarayı görünce kendimi yatağa bırakıp tavanı seyretmeye başladım.
"Gerçekten de, işler nasıl bu noktaya geldi?"
Suçlu kimdi? Yoksa bu sadece o otome oyununun bir kurgusu muydu?
Buranın bir oyun dünyası olduğu gerçeğini unutmaya çalışsam da, bu gidişata karşı en azından bir çift laf etme isteğime engel olamıyordum.
"Çok daha barışçıl, mutlu ve huzurlu bir dünya olsaydı ne güzel olurdu. Kaygısızca akademi hayatı yaşadığımız o günleri özlüyorum."
Akademiye ilk girdiğim zamanları hatırlarken Luxion yanıma yaklaştı.
"O zamanlar efendimiz evlenmek için çay partileri düzenler ve her seferinde başarısız olurdu. Yoksa yine o evlilik arayışı günlerine mi dönmek istiyorsunuz?"
Evlilik arayışı lafını duyar duymaz Ange, Livia ve Noel'in delici bakışlarını üzerimde hissettim. Kelimelerimi dikkatle seçerek cevap verdim.
Burada yanlış bir şey söylersem sonumun iyi olmayacağını, normalde bu konularda epey yavaş olan içgüdülerim bile bana bas bas bağırarak haber veriyordu.
"Evlilik arayışından geriye sadece kötü anılarım kaldı. Onun yerine hep birlikte sakince çay içtiğimiz o zamanlar çok daha iyiydi. Yeni bir çay takımı alıp, güzel çay yaprakları ve tatlılar hazırlardık."
Deminki hüzünlü havası dağılan Livia kıkırdadı.
"Çok güzel olurdu. Yine hep birlikte sohbet ederek vakit geçirmeyi çok isterim."
Ange biraz bıkkın görünse de sesi neşeli geliyordu:
"Yine mi yeni bir çay takımı alacaksın? Sen de hiç bıkmıyorsun."
Noel ise durumla oldukça ilgili görünüyordu:
"Öğleden sonra çay partisi falan yapmak tam soylulara göre bir şey. Aslında okul çıkışı toplanıp bir şeyler içip tatlı yemekten farksız ama yine de kulağa hoş geliyor. Sanırım ben de severdim."
Konuştukça geçmişteki o mutlu anlar gözümün önünde canlanıyordu.
Anıları tazelemeye devam ettim:
"Tatil günlerinde çay yapraklarını ve tatlıları özenle seçersin. Bazen de dükkana önceden sipariş verip tatlıların tam vaktinde gelmesini ayarlarsın. Tüm bu hazırlıklarla uğraşmak..."
Geçmiş hayatımdaki gibi pratik bir çağda olmadığımız için çay partisi düzenlemek bile büyük bir zahmetti.
Ön hazırlık yapmak şarttı.
Ancak bu zahmete katlanmak bile insanın hobisi olunca keyifli geliyordu.
Üçü de sessizce beni dinliyordu.
Ama ben duramadım ve ekledim:
"Sonra da gidip Sensei'ye danışırım. Çay takımının, çay yapraklarının ve tatlıların uyumu sence nasıl olmuş diye sorarım. Hatta doğrudan onun tavsiyelerini alırım. Eğer benimle birlikte çay içerse, işte o zaman değmeyin keyfime."
Gözlerimi kapatıp Sensei'den çay eğitimi aldığımı hayal etmek beni gerçekten mutlu etmişti.
Ben bu tatlı rüyadayken Luxion hevesimi kursağımda bıraktı.
"Efendimiz gerçekten çok aptal. Romantik konularda kendisinden hiçbir gelişim beklememek gerek."
"Neden ki?"
Gözlerimi açıp doğruluğumda, Ange ve diğerlerinin bana gülümseyerek baktığını gördüm.
Ancak hiçbirinin gözlerinin içi gülmüyordu.
Ange'nin kırmızı gözleri doğrudan üzerime dikilmişti.
"Bu durumda bile hâlâ Sensei, Sensei diyorsun... Sen gerçekten korkunç bir adamsın, Leon."
Livia ellerini ağzının önünde birleştirmiş, sahte bir gülümsemeyle bana bakıyordu:
"Demek bizi davet etmeden önce Sensei'nizle çay partisi yapacaksınız, öyle mi?"
Noel ise yumruklarını sıkmıştı:
"Ortada nişanlıların varken hâlâ Sensei peşindesin. Yalandan da olsa ilk önce bizi tercih etmeyi düşünemiyor musun?"
Görünüşe göre gerçek düşüncelerimi dile getirmek kadınları kızdırıyordu.
Önümdeki üç kadına gülümsedim.
"Çay konusunda asla yalan söylemeyeceğime dair kendime söz verdim."
Gülümseyen üçlü bana doğru yaklaştı ve sağ ellerini havaya kaldırdı.
Creare ve Luxion'un sesleri duyuldu.
'Efendimiz de gerçekten tam bir aptal.'
'Bu kişiliğin kesinlikle düzeltilmesi gerekiyor.'
Ertesi sabah.
İki yanağı da kıpkırmızı şişmiş olan beni gören Alberg-san endişelenmişti.
Alzel Cumhuriyeti'nden gönderilen filoya liderlik eden Alberg-san, yanına Louise-san'ı da alarak yanıma geldi ve sordu:
"Yanaklarına ne oldu?"
"Kendime gelmek için tokat atayım dedim ama dozu biraz kaçırmışım."
Tabii ki yalandı.
Üç nişanlım tarafından tokatlandığımı söylemeye herhalde utanırdım.
"Ö-öyle mi? İyi bari."
"Ondan ziyade, Cumhuriyet'in yardımları için teşekkür ederim. Bu iş kazasız belasız bittiğinde ödülünüzü bekleyebilirsiniz."
Sırıttığımda Alberg-san acı acı gülümsedi.
"Elbette bekliyor olacağım. Bu arada, o mesele gerçekten sorun olmayacak mı?"
"O mesele?"
Ben başımı yana eğerken Alberg-san detayları anlatmak üzereydi ki, Louise-san tarafından durduruldu.
"Baba, Leon-kun da meşgul zaten, bu konuyu burada kapatsak nasıl olur?"
Louise-san gülümsüyordu ama bu gülümsemede itiraz kabul etmeyen bir baskı vardı.
Alberg-san başta direnmeye çalışsa da meşgul olduğum bir gerçekti.
Bana saygı duyduğundan mıdır yoksa pes ettiğinden mi bilmem, vazgeçmiş gibiydi.
"Öyle tabii... Peki o zaman, her şey bittiğinde konuşuruz. Seninle bir ara baş başa, sakin kafayla konuşmamız gerektiğini düşünüyordum zaten."
"Evet, benim için de uygundur."
Geri dönebilir miyim emin değilim ama! diyecek kadar da ortamın havasını okuyamayan biri değildim.
Burada endişelerimi dile getirmek, bize yardım eden Cumhuriyet halkına karşı saygısızlık olurdu.
Louise-san sağ elimi kavradı.
"Hayatta kal ve geri dön. Erkek kardeşim gibi ortadan kaybolma sakın."
Sağ elimdeki Kutsal Ağaç Muhafızı'nın nişanı ile Louise-san'ın sağ elinin arkasında parıldayan nişan, birbirleriyle rezonansa girerek hafif bir ışık saçtı.
"Elbette."
Yalandan bir gülümsemeyle cevap verip ikisinden ayrıldım.
Sarayın rıhtımına doğru yürürken Luxion önden birinin yaklaştığını haber verdi.
'Efendimiz, gelen Hertrude. Görünüşe göre sizi bekliyormuş.'
Siyah tek parça elbise giymiş olan Hertrude-sama'nın özellikle beni bekleyeceğini hiç düşünmezdim.
Biraz ötede, koruması olduğunu düşündüğüm Fanoss Dükalığı şövalyeleri görünüyordu.
Bize endişeli gözlerle bakıyorlardı ama yaklaşmaya yeltenmiyorlardı.
Hertrude-sama saçlarını geriye doğru savurduğunda, uzun siyah saçları bir pelerin gibi dalgalandı.
Boyu posu eskisine göre pek değişmemiş olsa da oldukça olgun bir hava veriyordu.
"Özellikle beni mi bekliyordunuz?"
Bunu söylediğimde, tahminim doğru çıktığı için canı sıkılmış olacak ki yüzünü benden çevirdi.
"Kendini beğenmişin teki olduğunu söylemek isterdim ama haklısın."
Hertrude-sama benimle ne için görüşmek istemişti acaba?
Aramızda derin bir bağ falan olmadığına göre, kesin ödül konusudur diye tahmin yürüttüm.
"Eğer başarı ödülünü konuşacaksanız Creare ile—"
"O da önemli elbet ama benim için çok daha önemli bir konu var."
"İç çeker Öyle mi?"
"Sağ salim geri dön. Ölmüş bir kahraman olman hem benim hem de Dükalık için büyük bir sorun yaratır."
"Benim canımdan ziyade kendinizi ve hanenizi mi düşünüyorsunuz?"
Tam ona yakışır bir tavır olduğunu düşünüp güldüğümde, kendisi son derece doğal bir şeymiş gibi davrandı.
"Elbette. Senin hayatta kalıp geri dönmen benim için en büyük kazançtır. Bu yüzden kesinlikle geri dönecek ve verdiğin sözü tutacaksın."
Söz mü? Doğru ya, ona yazılı bir söz vermiştim.
O sözü tutabilir miyim şüpheliydi ama şimdilik başımla onayladım.
"Siz de mi savaş alanına gidiyorsunuz?"
Fanoss Dükalığı'nın filosunu askerler yönetecekti ama temsilci olarak Hertrude-sama'nın da gemide olacağını duymuştum.
Savaş alanına kadar gelmesine gerek olmadığını düşünsem de kendisi geri adım atmıyordu.
"Senin aksine ben nerede durmam gerektiğini bilirim. Benim endişelendiğim kişi sensin."
"Emredersiniz."
Cevabımı alan Hertrude-sama arkasını dönüp yürümeye başladı.
Giderken fısıldayarak ekledi.
"Etrafındakileri çok fazla üzme. Geride kalanların da acı çektiğini aklından çıkarma."
Yüreğime dokunan bu sözler karşısında ağzımı açtım ama tek bir kelime bile dökülmedi.
Hertrude-sama uzaklaştığında ensemdeki kaşıntıyı giderdim.
"Niyetimi anlamış mı dersin?"
'Sizin pervasız karakterinizden endişe edip gözdağı vermek istemiş olmalı.'
"Demek öyle..."
Eski bir düşman tarafından endişeyle karşılanmak, bana çocuksu manga senaryolarını hatırlatıyordu.
Saray rıhtımına giden yol boyunca koridorda sıraya girmiş memurlar vardı.
Koridorun iki yanına dizilmiş, yolu kapatmayacak şekilde duruyorlardı.
Aralarında biraz bitkin görünen Bakan Bernard da vardı.
'Sivil memurlar.'
"Bakınca anlaşılıyor zaten."
Elleri ve kolları mürekkep lekeleriyle dolu olan, yorgun yüzlü bu adamlar beni görünce duruşlarını dikleştirip selam durdular.
Kusursuz bir düzen içinde oldukları söylenemezdi belki ama onların bu çabası içimi ısıttı.
"İnsan bir tuhaf hissediyor."
Bakan Bernard'a yaklaşıp içimi döktüğümde o da utanmıştı.
"Alışık olmadığımız şeyler yapıyoruz işte. Ama bizim savaş alanına gitme şansımız yok."
Biz cepheye gidene kadar meşguldüler, biz savaşırken de kesinlikle meşgul olacaklardı.
Sağ salim dönsek bile yine meşgul olacaklardı.
Aslında şu an tek istedikleri kendilerini yatağa atmak olmalıydı ama beni uğurlamak için beklemişlerdi.
Bakan Bernard ile laflarken Clarice Senpai ve Deirdre Senpai çıkageldi.
Onlar da yorgun olmalıydılar ama şık elbiseler giymiş, makyajla göz altındaki morlukları gizlemişlerdi.
Clarice Senpai parmak uçlarıyla saçını kulağının arkasına atarak konuştu.
"Lütfen sağ salim dönün."
Kibarca eğildi ama bu kez bana bir kouhai gibi hitap etmiyordu.
Deirdre Senpai de her zaman kullandığı yelpazesini kapatıp Clarice Senpai gibi eğilerek selam verdi.
"Yolunuz açık olsun."
İki güzel kadın tarafından uğurlanırken bana doğru yönelen hiçbir kıskanç bakış olmadı.
Çevredeki herkes bana son derece ciddi gözlerle bakıyordu.
Hakaretlerin ve öfkeli bağırışların olmadığı bu ortama alışamadığım için huzursuzca kıvranırken, Bakan Bernard sırtıma hafifçe vurdu.
"Hadi bakalım, artık gitme vaktin geldi. Yola çıkış saati yaklaşıyor değil mi?"
"Evet. Şey... Benden başkalarını da uğurladınız mı? Mesela o beşini?"
O beş aptalı da aynı şekilde uğurlayıp uğurlamadıklarını sorduğumda, Bakan Bernard ve sivil memurlar kahkahayı bastı.
Yine de hemen ardından ciddi bir suratla bana bakmaları biraz korkutucuydu.
"Hahaha! Onları uğurlamayı rüyamda görsem inanmam."
Hatta çevredeki memurlar bile beş aptala karşı öfkelerini kusmaya başladı.
"Onlar sadece bizim iş yükümüzü artıran baş belaları!"
"Ucu ucuna bağladığımız görüşmeleri mahvetmelerinin acısını asla unutmayacağım. Hem de asla."
"Clarice Hanımefendi'ye ihanet eden o Jilk piçi hariç, diğerleri geri dönmese de olur diye düşünüyorum."
Bayağı bir nefret kazanmışlardı.
Onların bu düşüncelerini ben de haksız bulamadığım için sadece, "Ö-öyle mi?" diyebildim.
Rıhtıma vardığımızda, beş aptal ve onlara katılan bir diğer hergele ortalığı birbirine katıyordu.
"Abla!!"
Alzer Cumhuriyeti'nden gelen Loic, Marie'ye sarılmaya çalışıyor, Julius ve diğerleri ise onu engellemek için canla başla uğraşıyordu.
Canla başla derken, aslında herife yumruk sallıyorlardı.
"Marie'ye yaklaşma!"
"Ben sadece cumhuriyet adına ablama selam veriyorum!"
Loic de Julius'un yakasına yapışıp yumrukla karşılık veriyordu. Bu halleri ne bileyim, çok çocukçaydı.
Rıhtımda duran Marie'ye baktığımda, onun da aynı şeyi düşündüğünü belli eden bir şekilde acı acı gülümsediğini gördüm.
Azize için hazırlanan beyaz elbiseyi giymiş olan Marie, Azize eşyalarını kuşanmıştı.
Hemen arkasında ise tapınaktan gönderilen yüksek rütbeli rahipler ve tapınak şövalyeleri duruyordu.
"Azize olarak kabul edildiğin doğruymuş demek."
Marie biraz utanmış olacak ki yüzüme doğrudan bakamıyordu.
"E yani, içimden taşan aurayı gizlemek kolay değil sonuçta. Azize olarak kabul edilmem çok doğal değil mi?"
Yine o bildik havalı tavırlarını görünce, her zamanki hali olduğunu anlayıp rahatladım.
"Yine bir çuval inciri berbat edip azar işitme de."
"Asla öyle bir şey olmayacak."
Başını kaldırıp bana ciddi bir suratla bakan Marie, o gürültücü beş aptal ve yanlarındaki fazlalıkla kıyaslandığında oldukça sakin görünüyordu.
"O zaman, Licorne sana emanet."
Bunu söyleyip sağ elimi salladığımda, Marie de utanarak sağ elini kaldırdı ve aynı şekilde salladı.
"Evet. Abi..."
"Efendim?"
Bu ortamda bana abi demesini yadırgamadım. Arkamı döndüğümde Marie bana bakıp sırıttı.
"Şu işi düzgünce çözüp gel."
İmparatorluk ile olan savaşı bitirip gelmemi kastettiğini anlamıştım. Söylemesi kolaydı tabii.
Ama karşımda böyle bir Marie olduğu için ben de rahatça konuşabiliyordum.
"Söylemene gerek bile yok."
Einhorn'a binerken, biniş köprüsünün ortasında durup arkama döndüm ve beş aptala bağırdım.
"Binmezseniz sizi burada bırakıp giderim!"
Bunu duyan beş aptal panik içinde eşyalarını kapıp gemiye koştu.
Julius ve diğerleri Einhorn'a binerken, Marie arkalarından seslendi.
"Çocuklar... Abim size emanet."
Sol eliyle eteğini sıkıca kavramış, neredeyse ağlayacak gibi duruyordu.
Beş adam arkalarına dönüp Marie'ye gülümsedi.
Julius başıyla onayladı.
"Bize bırak."
Jilk saçlarını geriye doğru taradı.
"Leon-kun'u mutlaka geri getireceğiz."
Greg kolunu büküp kaslarını sıkarak Marie'ye güven vermeye çalıştı.
"İçin rahat olsun, bizi bekle Marie!"
Chris işaret parmağıyla gözlüğünü düzeltti.
"Endişelenmene hiç gerek yok. Biz onun yanındayız."
Son olarak Brad, Marie'ye göz kırptı.
"Sen istersin de biz yapmaz mıyız? Elimizden gelenin en iyisini yapacağız."
Beş adam içeri adımladı.
Einhorn'un girişinde, onların bu hallerini izleyen Leon duruyordu.
Marie uzaktan Leon'a bakarken gözyaşlarını sildi.
Onu izleyen Loic, cebinden bir mendil çıkarıp uzattı.
"Abla, buyur."
"Teşekkürler."
Mendille gözlerini silen Marie, kapılar kapanıp altı adamın silüeti gözden kaybolduktan sonra bile yerinden kıpırdamadı.
Einhorn gökyüzüne doğru yükselirken, Loic gökyüzünü izleyerek mırıldandı.
"Gittiler demek."
"Biz de hemen yola çıkıyoruz. Loic, sen de sakın delice bir şey yapayım deme."
Marie'nin kendisi için endişelenmesine sevinen Loic, yine de ifadesini ciddileştirdi.
"Merak etme, henüz ölmeye niyetim yok. Abla, sen de kendine dikkat et."
Loic'in bu sözleri karşısında Marie sessiz kaldı ve sadece acı acı gülümsedi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.