"Leon'un yüzen adasını da mı buraya getirdiler?"
Licorne'un köprü üstünde, Ange'nin hüzün dolu sesi yankılandı.
Pencereden aşağı bakıp eski günleri yâd ediyordu ancak yüzen adanın yüzeyine askeri uçan savaş gemileri iniş yapmıştı.
Bir uçuş pisti ve uçan savaş gemilerinin bakımı için geçici tersaneler kurulmuştu.
Livia iki elini pencereye dayadı, alnını da cama yasladı.
"Eskiden o kadar güzeldi ki, şimdi o halinden eser kalmamış."
Ada Leon'un mülkiyetindeyken orada bir kaplıca vardı.
Robotlar doğayı ve tarlaları çekip çeviriyor, yemyeşil ve huzur dolu bir ortam sunuyorlardı.
Fakat İmparatorluk ile olan savaştan önce yeşillikler azaltılmış, yerini uçuş pistleri ve kaba saba yapılar almıştı.
Anılarındaki o güzel yerlerin neredeyse hepsi yok olmuştu. Ange de Livia da içlerindeki hüznü gizleyemiyordu.
Köprü üstüne dikilen kutsal ağacın yakınında duran Creare, hüzne boğulan ikiliye döndü.
"Efendimin yüzen adası zaten daha önce de modifiye edilmişti, bu yüzden bu operasyon için biçilmiş kaftandı. Elden bir şey gelmez."
Krallık, İmparatorluk'u karşılamak için savaş alanına üç yüzen ada getirmişti.
Mühimmat depolamak, hasar alan uçan savaş gemilerini barındırmak gibi pek çok görevleri vardı.
Hatta kaleye dönüştürülüp ağır silahlarla donatılmış bir yüzen ada bile mevcuttu.
Ange sağ yumruğunu sıkıp göğsüne bastırdı.
"Farkındayım. Ama anılarla dolu bir yerin böyle yok olup gitmesi insanı yine de üzüyor."
Akşam vakti üçünün adada yürüyüş yaptığı o anlar, o zamanlar Ange için o kadar taze ve yeniydi ki, şimdi bile unutamıyordu.
Livia için de durum aynı görünüyordu.
"Savaş bittiğinde her şey eski haline dönecek, değil mi?"
Livia'nın bu sorusuna Creare neşeyle cevap verdi.
"Elbette!"
Ange ve Livia birbirlerine bakıp yüzlerine zoraki bir gülümseme kondurdular.
Şu an için bunu kabullenmekten başka çareleri olmadığını kendilerine hatırlatıyorlardı.
İletişimi henüz bitiren Noel, bu ikiliyi izliyordu.
Licorne'daki iletişim cihazını kullandığı için az önceki konuşmaya katılamamıştı.
Yine de konuşulanları duymuş gibiydi.
"Leon'un bir yüzen adası olduğunu duymuştum ama gerçekten yazık olmuş. Kaplıcası bile varmış, değil mi? Ben de girmek isterdim!"
Sızlanan Noel'i gören Creare, kutsal ağacın ayarlarını yapması için onu acele ettirdi.
"Kazandığımızda sana istediğin kadar kaplıca hazırlarım. Şimdi gel de şu kutsal ağacın ayarlarını yapmama yardım et."
"Pekala, peki."
Noel ellerini başının arkasında birleştirip kutsal ağaca doğru yaklaştığında, ağaç hafif bir ışık saçmaya başladı.
Creare devam etti.
"Kutsal ağaç gerçekten inanılmaz bir şey. Atmosferdeki büyülü gücü emip enerjiye dönüştürmek... Nasıl bir bitki bu böyle? Kimin yarattığını bilmesem de şu an şükretmemiz gerek."
Creare'in sözleri üzerine Noel kafasını yana eğdi.
"Kutsal ağaç kendiliğinden yetişen bir bitki değil miydi? Cumhuriyette insanları korumak için var olan kutsal bir varlık gibi görülüyordu."
"Çok eski zamanlarda genetiğiyle oynanarak yaratıldı. Her ne kadar karşı karşıya gelmiş olsak da Ideal'e de teşekkür borçluyuz."
"Ideal... Son ana kadar beni korumak için elinden geleni yapmıştı, değil mi?"
"Onun sayesinde hayattasın Noel-chan ve biz de bu kutsal ağacı kullanabiliyoruz. Karşı karşıya gelmek yerine iş birliği yapabilseydik, belki de her şey çok daha farklı olurdu."
İkmal gemisindeki yapay zeka Ideal, kutsal ağaca fazla değer verdiği için Leon ve diğerleriyle karşı karşıya gelmişti.
Bunun sonucunda Leon ve Luxion ikilisine yenilerek yok edilmişti.
Yine de Ideal, son anında Noel'in hayatını kurtarmak için ona yüksek teknolojili bir tıp kapsülü sağlamıştı.
Ancak Ideal'in kontrolden çıkmasının Cumhuriyete devasa zararlar verdiği de bir gerçekti.
Noel'in hisleri bu yüzden karmaşıktı.
Çünkü ikiz kız kardeşi Lelia, o olaylar sırasında sevdiği iki adamı birden kaybetmişti.
Noel sağ eliyle kutsal ağaca dokundu.
"Şu an Leon'a yardım ediyorsa benim için sorun yok. Diğer her şeyi savaş bittikten sonra düşünürüz."
Noel'in bu kararlı duruşuna Creare de katıldı.
"Bence de en doğrusu bu. Şu an gereksiz şeylerle kafayı yoracak vaktimiz yok. Her şeyi savaştan sonra bol bol düşünürüz."
Onların konuşmasını dinleyen Ange, kollarını göğsünün altında birleştirdi.
"Öyle. Önce kazanmalıyız. Gereksiz sorunları hayatta kaldıktan sonra düşünürüz."
Livia ellerini göğsünün önünde birleştirdi.
"Hepimiz hayatta kalalım ve kazanalım. Bu ne kadar bencilce bir istek olsa da bunu gerçekleştirmek için elimden geleni yapacağım."
Hayatta kalıp kazanmak... Bunun ne kadar büyük bir lüks ve bencilce bir arzu olduğunu bilmesine rağmen, Livia bunu tüm kalbiyle diliyordu.
Redgrave Dükalığı'nın uçan savaş gemisinde, dükalığın lideri Vince ve oğlu Gilbert bulunuyordu.
Bir dükalığın lideri ve varisinin aynı gemide bulunması normalde asla tercih edilen bir durum değildi.
Gemi vurulduğunda her ikisinin birden ölmesini engellemek için bu kurala dikkat edilirdi.
Ancak şu an, savaşın hemen öncesinde Gilbert sadece babasının gemisini ziyarete gelmişti.
İkisi de insan eliyle yaratılmış bu devasa ordu manzarasını hayranlıkla izliyordu.
"Muazzam bir manzara, baba. Bu savaşı kazansak da kaybetsek de adımız tarihe altın harflerle yazılacak."
Tarihe geçecek bir savaş olacaktı. Gilbert, böyle bir savaşta yer alacağı için heyecanını gizleyemiyordu.
Etraftakiler onun bu halini görüp "Çok cesur," veya "Genç Efendi gerçekten güven veriyor," diye fısıldaşıyordu.
Ancak Vince gerçeğin farkındaydı.
İçinden geçirir 'Sadece güçlü görünmeye çalışıyor.'
Komutan korkarsa bu korku askerlere de yayılırdı.
Bu yüzden Gilbert elinden geldiğince cesur davranmaya çalışıyordu.
Vince oğlunun omzuna elini koydu.
"Kusura bakma ama sen geri hatta çekileceksin. Ön saflarda biz çarpışacağız."
"Baba?! Olmaz öyle şey. Eğer liderimiz olan size bir şey olursa—"
"Toy bir gencin arkada durup savaşın nasıl yönetildiğini izlemesi gerekir. Arka filoyu sana emanet ediyorum."
"Ama... Peki, anlaşıldı."
Vince, Gilbert'ı geri hatta çekerek onun hayatta kalma şansını artırmak istiyordu.
İçinden geçirir 'Redgrave hanedanı geri çekilirse bu Ange'nin itibarına zarar verir. Ne kadar zor olursa olsun ön saflarda yer almalıyım. Ama Gilbert'ı tehlikeye atmama gerek yok.'
Vince ve Gilbert'ın ikisinin birden burada olması tamamen Ange içindi.
Yine de lider olarak kendisi ölürse dükalık büyük bir darbe alacaktı.
Normal şartlarda Vince'in arkada durması gerekirdi ancak bir baba olarak oğlunu koruma içgüdüsü ağır basmıştı.
"Bana bir şey olursa her şey sana emanet. Ange büyüdü ama hala olaylara dar bir pencereden bakıyor. Ona destek ol."
"P-Peki."
Gilbert da babasının niyetini anlamış olacak ki pozisyonu konusunda daha fazla itiraz etmedi.
Krallık ordusuna ait bir karakol gemisi, dost filoya doğru hızla ilerliyordu.
Hızını sınırlarına kadar zorlamış olsalar da kaptan ve mürettebat sürekli arkalarını kolluyordu.
Görüşün kötü olduğu bulutların içine, düşmanı atlatabilmek için dalmışlardı.
Karakol gemisinin etrafında, eski insanlığın silahı olan insansız hava araçları uçuyordu.
Bacaksız zırhları andıran bu araçlar, karakol gemisini korumakla görevliydi.
Bu korumalara rağmen kaptanın alnından soğuk terler süzülüyordu.
"Onları atlatamadık mı?"
Yüzü asılan kaptan, konuşma borusunu kullanarak emir verdi.
— Zırhları konuşlandırın! Ne yapıp edip müttefiklerimize düşmanın detaylı bilgilerini ulaştırmalıyız!
Karakol gemisinin köprüsünde, alışılmadık tek gözlü bir küre süzülüyordu.
Yapay zekaya sahip olan bu küre, kaptana seslendi.
'Mana yoğunluğundan kaynaklanan iletişim bozukluğu sebebiyle veri aktarımı gerçekleştirilemiyor. Detayları doğrudan pilotların taşımasını sağlamalıyız.'
— Ben de öyle yapacağım.
Kaptanın kestirip atan sözlerine yapay zeka karşılık verdi.
'Görünüşe göre yakalandık.'
Hemen ardından, karakol gemisini koruyan insansız hava araçlarından biri havada infilak etti.
Karanlık bir karaltı, karakol gemisinin hemen yanından hızla geçip gitti.
Kaptan gürledi:
— Vurun şunu!
Fazla heyecanlanıp öfkeyle bağıran kaptanın aksine, yapay zeka son derece sakindi.
'Beyhude bir çaba.'
O karanlık karaltı, yani iblis zırhı, karakol gemisinin köprüsüne yaklaşırken tek eliyle kavisli devasa kılıcını havaya kaldırdı.
Karakol gemisinin köprüsünde henüz çocuksu denilebilecek bir ses yankılandı.
'Buldum kiii!'
İblis zırhı kılıcını indirdiği an, savrulan kesiş dalgası karakol gemisini ortadan ikiye biçti.
'Krallık ordusu bu kadarcık mıymış? Ne kadar da sıkıcı.'
Krallığın savaş alanı olarak belirlediği yer, karadan uzaktaki açık denizdi.
İmparatorluk ordusunu kıtaya sokmadan, doğrudan deniz üzerinde karşılamayı planlıyorlardı.
Savaş alanına yüzen adalar taşınmış, ikmal ve bakım çalışmaları yapılarak savaş hazırlıkları hızla sürdürülüyordu.
Kullanılan yüzen ada, Leon'un bulduğu ve sahip olduğu adaydı.
Bir ara krallığın eline geçmiş olsa da imparatorlukla olan savaş için buraya getirilmişti.
Hareket eden yüzen adanın çevresinde çok sayıda uçan savaş gemisi süzülüyordu.
Toplanan bu devasa filonun içinde, Bartfahrt Baronluğu'na ait uçan savaş gemisi de yer almaktaydı.
Köprünün penceresinden bu muazzam manzarayı izleyenler Barcus ve Nicks'ti.
Leon'un da katılacağı bu savaşta, ikisi de yerlerini almıştı.
Nicks, bu akılalmaz manzara karşısında güçlükle konuştu:
— Her yerimizin uçan savaş gemileriyle çevrili olması ne muhteşem bir manzara böyle.
Ön, arka, üst, alt, sağ, sol... Sanki gökyüzünü tamamen kaplayacaklarmış gibi hissettiren bir yoğunlukta uçan savaş gemileri toplanmıştı.
Nicks daha önce de birkaç kez savaşa katılmıştı ama müttefiklerinin bu kadar kalabalık olduğunu ilk defa görüyordu.
Aynı şaşkınlığı yaşayan Barcus da gözlerini faltaşı gibi açmıştı.
— Ben de ömrümde ilk kez böyle bir şey görüyorum.
İkilinin etrafında, Bartfahrt hanedanına hizmet eden denizciler duruyordu.
Onlar da benzer şekilde çevrelerindeki bu manzaraya hayranlıkla bakıyorlardı.
Geminin kaptanlığını üstlenen adam, Barcus ve oğluna döndü:
— Yine de Genç Efendi Leon'un... Şey, Leon-sama'nın bu kadar büyük bir filoya liderlik edeceğini hiç düşünmemiştim doğrusu.
Kaptanın sözleri üzerine Barcus, kabaca kafasını kaşıdı.
Şu an burada olmayan Leon'a karşı hissettiği karmaşık duygular yüzünden okunuyordu.
— Bizim soyu düşündüğümde, o çocuk bir tür mutasyon olmalı. Benim oğlumun buralara geleceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Mutasyon... Kulağa ağır gelen bir sözdü ama çevresindekiler Barcus'un neden böyle hissettiğini çok iyi anlıyordu.
Ne de olsa taşradaki bir baron hanedanından çıkan bir genç, koca bir filoyu yönetip imparatorluğa karşı savaşıyordu.
Ozanların dilinden düşmeyen ya da kitaplarda yazan kahramanlık destanlarına taş çıkartacak bir başarıydı bu.
Nicks derin bir iç çekerek üzerindeki gerginliği biraz olsun attı.
— Bu kadar çok gemimiz varken imparatorluğu yenebiliriz gibi hissetmeye başladım.
Nicks, göğsündeki madalyon kolyeyi sağ eliyle sıkıca kavradı.
— Üstelik sayımız hâlâ artıyor.
Leon'un yüzen adasından, modifikasyonu tamamlanmış uçan savaş gemileri birer birer havalanıyordu.
Çalışmaları yürütenler işçi robotlardı; krallığın uçan savaş gemilerine zırh plakaları ve yeni nesil toplar monte ediyorlardı.
Sadece modifikasyon da değildi. Bakım ve ikmal işlemleri de ücretsiz ve son derece hızlı bir şekilde yapılıyordu.
Ayrıca, yüzen adanın alt kısmından eski insanlığın geride bıraktığı silahlar bir bir gün yüzüne çıkıyordu.
Bu devasa siluetleri gören müttefikler, telsiz hatlarında gürültüyle konuşmaya başladılar.
'Şu meşhur Partner mi?'
'Söylenenden daha büyük duruyor.'
'Hayır, o çoktan havalandı.'
Telsizden gelen gürültülü sesleri dinleyen Nicks acı acı gülümsedi.
Çünkü ortaya çıkan uçan savaş gemisi, Partner ile yakından uzaktan alakalı görünmüyordu.
Tamamen metalle kaplı gövdesinde pas lekeleri göze çarpsa da çevredeki tüm uçan savaş gemilerinden daha büyük ve muazzam bir baskı yayıyordu.
Hava üssü gemisi olan Facht'ın ta kendisiydi bu.
Hemen ardından, yüzen adadan metalle kaplı diğer uçan savaş gemileri de peş peşe belirmeye başladı.
Barcus, terleyen alnına elini koydu.
— Kadim silahlar mı demiştin? İnsan olmadan bile hareket edebiliyorlar demek... Atalarımız gerçekten inanılmazmış.
Ata kelimesini duyan Nicks'in aklına bir şey geldi.
— Atalarımız demişken... Baba, biz küçükken evimizde çok ulu bir atamızın olduğundan bahsetmemiş miydin?
— Aptal. Böyle şeyleri gördükten sonra bizim ataların hikayelerini dinlemek sadece insanın canını sıkar.
Can sıkıcı olduğunu duymasına rağmen merakına yenik düşen Nicks pes etmedi.
Aklında bu soru işareti varken savaşa girmek istemiyordu.
— Hazır yeri gelmişken anlat işte. Aklım orada kalırsa savaşa odaklanamam.
Oğlunun ısrarı karşısında Barcus derin bir iç çekti.
Yüzünde isteksiz bir ifade belirdi.
— Biraz büyüdün sanmıştım ama hâlâ çocuk gibi davranıyorsun.
— En ön saftayız baba. Kafamda hiçbir şüphe kalmaması daha iyi değil mi?
— Arkaya çekilseydik tüm ordunun moralini bozardık, ne yapalım.
Bartfahrt hanedanının uçan savaş gemisi, aslında tüm ordunun en ön saflarında konumlanmıştı.
Bunun sebebi Barcus'un, "Leon'un akrabası olarak öne çıkmazsak o çocuğun adını lekelemiş oluruz," demesiydi.
Bartfahrt hanedanı arkada kalırsa, tüm ordunun morali bozulurdu.
Yani diğerlerine kıyasla ölüm riskleri çok daha yüksekti.
Nicks'in bunu duymak istemesinin sebeplerinden biri de buydu.
— Eğer hayatta kalırsam, büyüdüğünde çocuğuma anlatmak isterim. Bak, bizim atamız çok yüce bir insandı diyebilmek için.
Oğlunun ısrarına dayanamayan Barcus sonunda pes edip anlatmaya başladı:
— ...Bizim atamız, öyle maceracı olarak büyük başarılar elde etmiş biri sayılmazdı. Bunu biliyorsun değil mi?
— Savaşta yükselmiş biri değil miydi?
— Ben Bartfahrt hanedanının ilk kurucusundan bahsediyorum. İlk atamız, dışarıdan buralara sürüklenmiş bir maceracıymış.
— Bunu ilk kez duyuyorum.
Holfort Krallığı'nda maceracılık saygı duyulan ve kabul gören bir meslekti.
Atalarının bir maceracı olduğunu bilmek normalde gurur duyulacak bir şeydi.
Ancak Barcus, neden gurur duymadığının sebebini açıkladı:
— Büyük bir maceranın sonunda yol arkadaşları tarafından ihanete uğramış ve en sonunda bizim şimdiki topraklara sürüklenmiş. Bu yüzden maceracılık işlerinden illallah edip bırakmış. Yüzen adaya geldikten sonra da çiftçilik yaparak sakin bir hayat sürmüş.
Nicks'in aklına gelen ilk şey, bu ilk atanın küçük kardeşine ne kadar çok benzediği oldu.
— Bir an için Leon'u dinliyorum sandım.
— Öyle değil mi? Bu durumda Leon bir mutasyon değil, genetik bir geri dönüş sayılır.
— Ama haklıymışsın, bu manzarayı gördükten sonra kulağa çok ufak bir hikaye gibi geliyor. Maceracıymış ama ihanete uğrayıp emekli olmuş... Ne bileyim, biraz garip hissettirdi.
Nicks'in yüzü asıldı.
Bunun sebebi, krallıkta bir maceracının ihanete uğramasının bir utanç kaynağı olarak görülmesiydi.
Asıl suçlu ihanet eden taraf olsa da ihanete uğrayanın da bunda bir payı olduğu düşünülürdü.
— Bir maceracı, kendisine ihanet edecek kişileri asla yoldaş olarak yanına almamalıdır.
Hayatını ortaya koyduğun bir macerada ihanete uğruyorsan, bir maceracı olarak henüz yarımsın demektir.
Vargas da bu durumun farkında olduğu için çocuklarına atalarından bahsetmeyi pek sevmezdi.
Yine de bu hikaye, gelecek nesillere aktarılması gereken önemli bir ders olduğundan, her nesil bunu kendi çocuklarına sıkı sıkıya öğretmişti.
"İşte bu yüzden tam da şu anda bundan bahsetmek istemiyordum. Gerçi bizim atalarımız olduğundan, bir maceracı olarak pek de parladıklarını sanmıyorum ya, neyse."
"Orası kesin, ailemizden maceracı olarak başarıya ulaşan tek kişi Leon oldu zaten."
Vargas kollarını kavuşturup güldü.
"Onun ailemizin en başarılı üyesi olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Kurucu Efendi'ye benzese de Leon kesinlikle bir mutasyon."
"Bu görüşüne sonuna kadar katılıyorum."
Baba oğul keyifle sohbet ederken, haberleşme cihazından kulak tırmalayan yüksek bir ses duyuldu.
Hemen ardından bir ses yankılandı.
"Devriye gemisinden rapor! İmparatorluk'un büyük filosu tespit edildi! Sayıları... üç binden fazla!"
Köprü üstü bir anda büyük bir kargaşaya sürüklendi.
Herkesin gözleri faltaşı gibi açılmıştı, alınlarından soğuk terler süzülüyordu.
Ne de olsa düşman, bizim neredeyse iki katımız büyüklüğünde bir güçle geliyordu.
Üstelik bu rapor kesin bir rakam da değildi.
İşler kötü giderse aradaki güç farkı üç katına bile çıkabilirdi.
Vargas sesini yükselterek etrafa emirler yağdırdı.
"Paniklemeyin! Plana sadık kalırsak kesinlikle kazanacağız!"
İmparatorluk'un büyük filosu yaklaşırken, Nicks alnındaki soğuk teri sildi.
"Sonunda başlıyor demek."
Bunu söylerken, içinde Dorothea'nın resmi olan madalyon kolyeyi sıkıca kavradı.
Licorne'un köprü üstü.
Licorne'un havadaki manayı emip bunu Kutsal Ağaç'a aktardığı sistem tamamlanmıştı.
Manayı emen Kutsal Ağaç, hafif yeşil bir ışık saçıyor ve Licorne enerjisini buradan alıyordu.
Licorne'u kontrol eden Creare, Kutsal Ağaç'ı kontrol eden ise Noel'di.
Köprü üstünde, müttefik devriye gemisinin düşürüldüğü haberini alan Angelica kaşlarını çattı.
"İmparatorluk ordusunun yaklaştığı söyleniyor, doğrudan üzerimize mi gelecekler?"
"Bu ihtimal oldukça yüksek görünüyor."
"Düşmanın bizi es geçip gitme ihtimali yok mu yani?"
Arkadaki ana üssü, yani kıtayı dümdüz etme seçeneği de vardı.
Ancak Creare ve diğerleri, İmparatorluk'un bunu seçmeyeceğini düşünüyordu.
"Evet. Kulağa hoş gelmeyebilir ama onlar için bu, hepimizi tek seferde yok etmek için büyük bir fırsat. Arcadia açısından baksak bile, bir yerde toplanmış olmamız harika bir şans. Çünkü bizi alt ettikten sonra, önlerinde durabilecek kimse kalmayacak."
Eski insanlığın silahları yok edildikten sonra, bu dünyanın sakinleri onlar için çocuk oyuncağıydı.
Bunu duyan Angelica, öfkeyle yumruklarını sıktı.
Angelica sessizliğe gömülünce, Noel araya girerek sordu:
"Şu Arcadia da İmparatorluk ordusuyla birlikte, değil mi?"
"Mana yoğunluğunun artması Arcadia'nın yaklaştığının bir kanıtı, yani buna şüphe yok. Müttefiklerin getirdiği bilgiler de İmparatorluk ordusuyla birlikte hareket ettiğini doğruluyor."
Licorne, bu manayı emip genç ağaca aktararak enerjisini daha da depoluyordu.
Kutsal Ağaç'ın kontrolüne yardımcı olmak için köprü üstünde Noel'in yanı sıra Yumeria da bulunuyordu.
Endişeli bir ses tonuyla sordu:
"Bu kadar enerjiyi depolayıp ne yapmayı planlıyoruz?"
Yumeria'nın bu masum sorusuna Creare cevap verdi.
"Bunu her şey için kullanabiliriz. Zaten bu yüzden Livia ve Noel'i özellikle savaş alanına getirdik."
Creare'nin bakışları köprü üstündeki Livia'ya döndü.
Pencereden dışarıyı izleyen Livia, bakışları üzerinde hissedince Creare'ye döndü.
"Kraliyet ailesinin gemisi... Ondaki o cihazı kullanacağız, değil mi?"
Bir zamanlar Fanoss Düklüğü ile yapılan savaşta kullanılan kraliyet gemisindeki o cihaz, Leon ve diğerlerinin geminin kendisinden bile daha tehlikeli bulduğu bir şeydi.
Livia'nın benzersiz yeteneğiyle birleştiğinde ortaya çıkan dehşet verici güç yüzünden mühürlenmesine karar verilmişti.
Eğer kullanılırsa, dost düşman demeden herkes Livia'nın kontrolü altına giriyordu.
Kullanım şekline bağlı olarak dünya fethi bile hayal olmaktan çıkardı.
Ancak bu sefer durum farklıydı.
Fanoss Düklüğü zamanındaki gibi, sadece bunu kullanarak kazanılabilecek bir durum yoktu ortada.
"Dehşet verici bir gücü var ama Arcadia karşısında pek bir işe yaramayacaktır. Bu yüzden bu sefer onu müttefiklerimize karşı kullanmanı isteyeceğiz."
Creare mavi tek gözünü parıldatarak odaya bir hologram yansıttı.
Yansıtılan görüntüde, Licorne'u merkez alarak cihazın etki alanını gösteren renkli bir harita vardı.
"Cihazın zihinsel müdahalesi mana dalgalanmalarından etkilenmediği için, iletişim kurmak adına son derece kullanışlı."
Açıklamayı tam olarak kavrayamayan Yumeria kafasını yana eğdi.
"Şey... Yani tam olarak ne demek oluyor?"
Yumeria'ya açıklamayı yapan Kyle oldu.
"Bu şartlar altında bile zihinlerimizi birleştirip iletişim kurabileceğimiz anlamına geliyor."
"Bir... Birleştirmek mi?"
"Zihindeki seslerin duyulması gibi düşünebilirsin."
Oğlu Kyle'ın açıklamasıyla durumu sonunda kavrayan Yumeria defalarca başını salladı.
"İnanılmaz bir şey! A-Ama bir dakika... Bu, içimdeki utanç verici düşüncelerin de duyulacağı anlamına mı geliyor?! Ne yapacağım ben? Kyle'ı her zaman çok sevdiğimi düşündüğüm herkes tarafından bilinecek!"
Yüzü kızaran Yumeria karşısında Kyle, utançtan kulaklarına kadar kızarmıştı.
"A-Anne?! Şu an çok önemli bir an, lütfen saçma sapan şeyler söyleme!"
Bu sevimli anne oğul diyaloğu, ortamdaki gergin havayı biraz olsun dağıtmıştı.
Creare, zihinsel iletişim hakkında detay vermeye devam etti.
"Aslında sadece kelimeleri iletecek. Bunları toplayıp dağıtmak Licorne'un görevi. Bilgi işlem kısmında ben de yardım edeceğim ama en büyük yük Livia'da olacak."
İletişim şartlarının en kötü olduğu durumlarda bile Livia sayesinde bilgi alışverişi sorunsuz bir şekilde yapılabilecekti.
Bu, savaş alanında muazzam bir güç demekti ancak Livia'nın omuzlarına büyük bir yük bindirecekti.
Yine de Livia bunu duyunca rahatlamış görünüyordu.
"Benim için sorun değil."
Gülümseyen Livia'nın elini Angelica tuttu.
"Gerçekten iyi olduğuna emin misin?"
Livia, endişelenen Angelica'nın elini hafifçe sıktı.
"Bir işe yarayabildiğim için mutluyum. Hatta üzerimde bir yük olması beni daha da rahatlatıyor."
Üzerinde bir yük olmasının daha iyi hissettirmesi, savaş alanında hayatını ortaya koyan insanlara karşı duyduğu mahcubiyetten kaynaklanıyordu.
Angelica, kendi çaresizliğinden dolayı pişmanlık duyarak başını öne eğdi ve Livia'nın elini iki eliyle birden tuttu.
"Özür dilerim. Hiçbir işe yaramıyorum. Sadece burada öylece durabiliyorum."
Kendini suçlayan Angelica'ya Livia başını iki yana sallayarak karşılık verdi.
"Hayır, Angelica buraya gelene kadar elinden gelen her şeyi yaptı. Şimdi sıra bizde. Sonunda benim de yapabileceğim bir şey çıktı."
Angelica'nın gözlerinde yaşlar birikti, parmak ucuyla onları sildi.
"Ben sadece hazırlıkları yaptım. Senin gibi Leon'a doğrudan yardım edemiyorum."
"Ben o hazırlıkları bile yapamazdım. Bu kadar büyük bir filoyu bir araya getirebilmemiz kesinlikle senin sayende oldu, Angelica."
İkisinin bu halini gören Noel, derin bir iç çekti.
"Benim de sıram gelecek ama neyse. Gerçi şu anki ikinizin arasına girecek kadar düşüncesiz değilim."
Noel keyifsizce söylenirken Creare söze girdi.
'Senden beklentim büyük, Noel-chan.'
"Evet, evet."
Noel isteksizce cevap verince, Creare mavi merceğini endişeli bir yüz ifadesiyle duran birine çevirdi.
Bu Marie'ydi.
'Ne oldu, Marie-chan? Karnın mı ağrıyor? Sana o kadar çok yeme diye uyarımda bulunmuştum.'
"Sen normalde bana nasıl bir gözle bakıyorsun acaba?"
'Ha? Yanlış mı? Ama hazırladığım pirinç toplarından tam on tane yedin—'
"Dokuz taneydi! O kadar çok yemedim! S-Sadece biraz özlediğim için normalden birazcık fazla yedim, o kadar."
'Hayır, on taneydi. Tek tek saydığım için eminim. Hem bir tanecik eksik söyleyerek durumu kurtaramazsın, pek bir fark yok.'
"Kızların kendilerine göre durumları olur tamam mı?!"
Creare'ye laf yetiştirirken Marie'ye de nihayet bir canlılık gelmişti.
Onları izleyen Carla ve Kyle rahatlamış görünüyordu.
"Marie-sama'nın neşesinin yerine gelmesine sevindim."
"Ondan ziyade, şu pirinç topu denen şey... Biraz garip bir yiyecekti ama Efendimiz de onlardan epey yemişti, değil mi? Acaba karnı iyi midir?"
Kyle'ın endişesi, alışık olunmayan bir yiyecek yüzünden karın ağrısı çekip çekmedikleri yönündeydi.
Marie yüzü kızararak kendi kendine konuştu.
"B-Bir şey olmaz merak etme. Aksine, her zamankinden çok daha enerjik hissediyorum."
Kyle dişlerini göstererek güldü.
"Bunu duyduğuma sevindim. Ama ne olur ne olmaz diye yanımda ilaç getirdim, bir şey olursa çekinmeden söyleyin."
Carla da Marie için endişeleniyordu.
"Marie-sama, gitmeden önce tuvalet ihtiyacınızı halletmek ister misiniz?"
İkisinin karşısında Marie'nin sesi yükseldi.
Muhtemelen hem utanıyor hem de bu kadar üstüne düşülmesinden dolayı tatlı bir mahcubiyet yaşıyordu.
"Yeter artık, üstelemeyin!"
Creare, üçünün konuşmasının bittiğini düşünerek yarım kalan konuya döndü.
'Marie-chan, Licorne'un enerjisini sana da aktaracağım, bu yüzden Azize gücünle savunmayı üstlenmeni istiyorum.'
Marie, yüzündeki kızarıklığı gizlemeye çalışarak göğsünü kabarttı ve dik bir duruş sergiledi.
"Bana bırakın. Ben istersem her şeyi başarırım."
'Keşke bunu her zaman yapabilsen ama tam sana yakışan bir açıklama oldu, Marie-chan.'
"Siz yapay zekalar da hep fazladan konuşuyorsunuz. Şöyle düzgünce övemez misiniz beni?"
Marie şikayet ederken, odanın içinde Facht'tan acil durum bildirimi yankılandı.
'Yüksek ısı kaynağı tespit edildi.'
Bunu duyan Creare anında talimat verdi.
'Geldiler demek. Kalkan gücü maksimuma.'
Hemen ardından, Licorne'un önünde kat kat, yarı saydam ve hafif bir ışık perdesi konuşlandırıldı.
Tıpkı tül bir perde gibi görünüyordu.
Anjelica gözlerini açtı.
"Geliyor."
Uzakta bir şeyin parladığı anlık bir görüntünün hemen ardından Licorne ışık hüzmesinin içine gömüldü ve şiddetle sarsıldı.
Uçan uçak gemisi olan Facht, çıplak gözle görülemeyen düşmanı çoktan tespit etmişti.
'Bu mesafeden saldırıyı isabet ettirebiliyorlar mı? Arcadia'nın yetenek değerlendirmesini yukarı yönlü güncelliyorum.'
Facht'a destek olan yardımcı yapay zekalar hasar durumunu rapor etmeye başladı.
'Kalkan gemilerinden biri ağır hasar aldı.'
'Krallık filosunda hasar yok.'
'Sıradaki kalkan gemisini öne kaydırın.'
Krallık filosundan bir uzay savaş gemisi öne çıktı.
Bu, Arcadia'nın ana topunu engellemek için hazırlanmış bir kalkan gemisiydi. Amacı, savunma kalkanı açarak müttefikleri korumaktı.
Güçlü Arcadia saldırılarına karşı koyabilmek için saldırı gücünden tamamen vazgeçip sadece savunmaya odaklanmış bir kalkan gemisi.
Ancak bu kalkan gemisi bile tek bir darbeyle sınırına ulaşıp alevler içinde aşağıya doğru süzülmeye başladı.
'Düşmanın bir sonraki atışa kadar olan süresi tahmini bin sekiz yüz saniye.'
'İmparatorluk ordusu filosu, Arcadia'nın önünde konuşlanıyor.'
'Düşman kontrolündeki canavarlar hızla buraya yaklaşıyor.'
Facht tüm bu bilgileri süzgeçten geçirerek emir verdi.
'Karşılık verin. Mobil zırhlı birimlerini konuşlandırın.'
Uçak gemisinden ardı ardına insansız hava araçları kalkış yaptı.
Eski insanlığın uzay gemileri de silahlarını canavarlara doğrulttu.
'Ateş.'
Facht'ın emriyle toplardan aynı anda optik ve fiziksel mühimmatlar fırlatıldı, hemen ardından füzeler de gökyüzünü kapladı.
Canavar sürüsünü delip geçen optik saldırılar, Arcadia'yı korumaya çalışan İmparatorluk uçan savaş gemilerine yaklaştığında büyü bariyerine çarparak durdu.
'Düşmanın kalkanı doğrulandı.'
'Arcadia'nın büyü bariyeri olduğu kesinleşti.'
'Fiziksel ve optik saldırılarımızın etkisiz kaldığı onaylandı.'
Facht gelen bilgileri analiz ediyordu.
Arcadia'nın çevresinden sürekli yeni canavarlar beliriyordu.
Etrafa büyü enerjisi yayarak bunları canavara dönüştürüyor ve kendi kontrolleri altına alıyorlardı.
'Canavarları askeri güce dönüştürmeyi başarmışlar demek. Arcadia'nın tehdit seviyesini bir kez daha yukarı yönlü güncellemek gerekiyor.'
Neredeyse sınırsız bir şekilde canavar üretip onları birer silah gibi kullanabiliyorlardı.
Kendileri Arcadia ile savaşmak için nasıl hazırlandıysa, Arcadia da bu çağa ayak uydurarak kendi gücünü artırmıştı.
Facht ve diğerleri de acil onarımlardan geçmiş, bu savaşa hazırlanmışlardı.
Ancak performanslarının tam kapasitede olduğunu söylemek zordu.
'Performansımız beklediğimiz düzeyde değil. Arcadia'ya yaklaşın. Krallık filosunu öne sürün.'
Facht'ın talimatıyla Licorne bir verici görevi üstlenerek emirleri diğer gemilere iletti.
Krallık filosu harekete geçti ancak insanlar tarafından yönetildikleri için düzenlerinde aksamalar oluyordu.
Buradaki personelin deneyim seviyesi düşüktü ve böylesine büyük bir filo savaşına alışkın olmadıklarından düzgün hareket edemiyorlardı.
'Krallık ordusunun değerlendirmesini aşağı yönlü güncelliyorum. İki gemiyi arkaya çekip komutayı devretmelerini sağlayın.'
Daha önce hiç deneyimlemedikleri büyüklükte bir filo operasyonunda Krallık ordusu istendiği gibi hareket edemiyordu.
Facht, İmparatorluk ordusunun karşısında bunun büyük bir dezavantaj olduğunu düşündü.
Çünkü savaş ilan eden İmparatorluk ordusu, Krallık'tan çok daha fazla uçan savaş gemisine sahipti.
Üstelik öncesinde eğitim almış olmaları gerekiyordu.
Ancak Facht bu düşüncesini hemen değiştirdi.
'İmparatorluk ordusunun değerlendirmesini de aşağı yönlü güncelliyorum.'
Çünkü İmparatorluk ordusunun disiplini de beklentilerin altındaydı.
Hazırlanmak için yeterince zamanları olmasına rağmen, hareketleri Krallık ordusundan farksız görünüyordu.
Yardımcı yapay zekalar telaşla rapor vermeye başladı.
'Canavar sürüleri müttefiklerin savunma hattını yardı.'
'Krallık ordusunun hızı hızla düşüyor.'
'Krallık ordusu emirleri hiçe sayarak zırhlı birimlerini konuşlandırıyor. Hız daha da düşüyor.'
Canavarların saldırısına uğrayan Krallık ordusu, aceleyle zırhlılarını öne sürmüştü.
Bu raporu alan Facht'ın tek gözü güçlü bir ışıkla parladı.
Robotik ses tonunda hafif bir öfke hissediliyordu.
'İlerlemeye öncelik vermeleri için emri tekrarlayın. Bu şekilde Arcadia'ya yaklaşamazsak, tek taraflı bir saldırı altında yok olacağımızı da belirtin.'
Krallık ordusu, İmparatorluk'a yaklaşabilmek için Arcadia'nın ana topu ve üzerlerine hücum eden canavarların arasından geçmek zorundaydı.
Burada dururlarsa, sadece kolay birer hedef haline gelirlerdi.
Arcadia'nın içinde kurulan komuta merkezinde Moritz'in yüzü asıktı.
"Bu kadar mıymış?"
Arcadia’nın büyük umut bağlanan ana topunun gücü, beklentilerin çok altındaydı.
Düşman filosunun ne kadarını batırabileceğini sabırsızlıkla beklerken, elde edilen sonuç sadece tek bir gemi olmuştu.
Uçan savaş gemilerini yüzerli gruplar halinde yutabilecek büyüklükte bir ışın fırlatılmasına rağmen, ortaya çıkan sonuç görüntüsü kadar görkemli değildi.
Arcadia, Moritz’e durumu açıklamaya başladı.
"O yağ kokan makineler, kendilerini feda ederek bir uzay savaş gemisiyle saldırıyı engellediler sadece. Evet, engellemeyi başardılar ama bu şekilde ateş etmeye devam edersek kazanan biz olacağız. Ne de olsa savunma yöntemleri sınırlı."
"Sana yaklaşırlarsa senin o ana topunun da bir anlamı kalmaz."
"Doğru, haklısın."
Kraliyet ordusuyla yakın çatışmaya girilmesi halinde, Arcadia'nın ana topunun çok güçlü olduğu için kullanılamayacağı Moritz'in yaptığı değerlendirmeydi.
Yaklaşmalarına izin vermeden onları ezmeleri gerekiyordu, aksi takdirde İmparatorluk ordusunun da çok ağır kayıplar vereceğini tahmin ediyordu.
Ancak Arcadia’da en ufak bir telaş belirtisi yoktu.
"Görünüşe göre henüz yeni uyandıklarından doğru düzgün bir bakımdan bile geçememişler. Kendilerini kalkan yapıp feda etmekten başka çareleri yoktu."
Eski insanlığın silahları uyanmış olsa da, tam kapasitede olmadıkları sürece korkulacak bir şey olmadığını düşünüyordu.
Moritz kollarını kavuşturdu.
"Bir sonraki atışa ne kadar var?"
"On beş dakika."
"Bu çok yavaş! Daha hızlı ateş edebiliyor olman gerekirdi. Plana göre on dakika olmalıydı!"
"Optik silahlara karşı kalkan oluşturmak ve canavarları üretmek enerji tüketti. Ana topa aktarılan enerji azaldı."
"Kraliyet ordusu doğrudan üzerimize geliyor ama!"
Kendisini aceleye getiren Moritz’e, Arcadia hafifçe bıkkın bir ses tonuyla yanıt verdi.
"Bizimle temas kurana kadar sayıları zaten azalmış olacak. Yoksa bu kadar güce sahipken Krallık’a kaybedeceğimizi mi düşünüyorsun? Her şey en başından beri planlandığı gibi gidiyor."
Arcadia’nın ana topu engellenmiş olsa bile, sayısal üstünlük hâlâ İmparatorluk ordusundaydı.
Durum avantajlı görünse de, Moritz içindeki endişeyi bir türlü söküp atamıyordu.
Yüzüne yansıtmasa da, sihirli yaratıklardan Leon’a, yani Luxion’a dair hiçbir bilgi alamıyordu.
Krallık'ın kozunun ortalıkta görünmemesi, Moritz için uğursuz bir sessizlikten farksızdı.
"Düşmanın ana gücü ne durumda? O adam nerede?"
"O adam" lafını duyan Arcadia durumu hemen kavradı.
"Luxion tespit edilemedi. Bir yerlerde gizlenip durumumuzu gözetliyor olabilir."
"Derhal yerini saptayın! Söyledikleriniz doğruysa, onun tek bir saldırısı İmparatorluk filosuna çok büyük zararlar verebilir!"
Leon’un nasıl hareket edeceğini tetikte bekleyen Moritz’i rahatlatmak istercesine konuştu Arcadia.
"Luxion kesinlikle bir tehdit, ancak onun tek bir darbesini engellediğimiz sürece hiçbir sorun kalmaz. Üstelik ana topu kullanmadan da Kraliyet ordusunu bu şekilde yıpratıp, ardından normal askeri gücümüzle ezebiliriz."
Arcadia dudaklarının kenarını kıvırarak sırıttı.
"Ne olursa olsun kazanan biz olacağız."
Moritz tavana baktı.
"Umarım öyledir."
O esnada Moritz, Finn’den duyduklarını anımsıyordu.
'Finn’den aldığım bilgilere göre, o adamın bu işi böylece bırakacağını hiç sanmıyorum. Kesinlikle bir hamle yapacaktır.'
Arcadia, Luxion hakkında fikir yürütmeye başladı.
"Luxion’ın asıl görevi bir göç gemisi olmak. Belki de halkın bir kısmını çoktan bindirip uzaya kaçmıştır."
Moritz yüzünü Arcadia’dan çevirdi.
'Eğer öyleyse, bu benim için bir nebze de olsa teselli olur. Bu canavarlar, uzaya kaçanların peşine düşmeyecektir herhalde.'
Moritz’in asıl isteği Krallık halkını yok etmek değildi.
Ancak konumu buna izin vermiyordu.
İmparator olarak, kendi halkını yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapmak zorundaydı; Moritz’in kararı buydu.
Bitkinlikten ötürü eski gür sesinden eser kalmayan Moritz, soğukkanlı görünmeye çalışarak emrini verdi:
"Tüm ordu geri çekilsin. Kraliyet ordusunun yaklaşmasına izin vermeyin."
İmparatorluk ordusu, Kraliyet ordusuyla mesafeyi korumak amacıyla geri çekilmeye başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.