Nötralleştirici

Düşmekte olan kalenin güvertesinde, molozlara sırtımı yaslamış oturuyordum.

Ağa kalkacak dermanım kalmamıştı, güverteden kaçmamın da imkanı yoktu.

"Biz... kazandık, değil mi?"

Luxion'a baktığımda, beni korumak uğruna darmadağın olduğunu gördüm.

Yüzeyi çiziklerle, göçüklerle doluydu; kırmızı merceğinde ise çatlaklar oluşmuştu.

"──Evet. Ancak çok fazla zorladınız. Ana gövde de ana topu ateşlediği için tekrar batıyor. Onarılması zaman... alacak gibi görünüyor."

Luxion'ı da çok fazla zorlamıştım.

"An... anladım. Kusura ba── öhö!"

O sırada güçlendirici ilacın etkisi geçmişti anlaşılan.

Bedenimi aniden ağır bir sancı kapladı.

Gözlerimin önü kararıyor, bilincimi açık tutmakta bile zorlanıyordum.

"Efendim! Nötralleştiriciyi──!?"

Sırtımdaki çantanın yokluğunu fark eden Luxion, hemen ilacı aramak için havalandı.

Düşen çantanın yanına yaklaştığında, bir dikenin çantayı delip geçtiğini ve nötralleştiricinin döküldüğünü gördü.

"Nötralleştirici. Efendimin nötralleştiricisi! ──Efen... dimin──"

Luxion'ın yan birimi de sınırına gelmiş olacak ki küt diye yere çakıldı.

Yine de ilacı toplamaya çalışıyordu.

Artık bir işe yaramayacağı açıkça ortadaydı ama yine de çaresizce parçaları bir araya getirmeye çabalıyordu.

"Efendimin nötralleştiricisi. Efendim ölecek... Bu olmazsa, Efendimin hayatı sona erecek... Buna izin veremem... O yüzden──"

Adeta ağlıyordu.

Benim için can havliyle nötralleştiriciyi toplamaya çalışsa da dışarı saçılan ilacın artık hiçbir faydası yoktu.

Luxion da durumun farkındaydı kuşkusuz ama vazgeçmeyi reddeden bu hali içimi sızlatıyordu.

Dayanamayıp ona seslenmeye çalıştığımda öksürük krizine girdim, ağzımdan kan boşaldı.

Zorlukla sesimi toparlayıp, umutsuzca ilacı toplamaya çalışan Luxion'a seslendim.

"Yeter... Bırak artık. Buraya... gel."

Artık havada bile duramayan Luxion, yerde yuvarlanarak yanıma kadar geldi.

Sonra sağ elime çarparak durdu.

Göğsümün sağ tarafı delinip geçmişti.

Çok fazla kan kaybetmiştim, zaten bedenim de un ufak olmuş gibiydi.

Acıdan duramayıp kendimi yana doğru bıraktığımda bir nebze olsun rahatladım.

Güçlendirici ilaç organlarımı da mahvetmiş olmalıydı.

Nötralleştirici yetişmiş olsa bile kurtulmama imkan yoktu.

Luxion bunu pekala biliyordu ama yine de son ana kadar beni kurtarmaya çalışmıştı.

"Marie ne oldu acaba? Ange ve Livia da... güvendedir, değil mi? Noel? Sonra... sonra..."

"Efendim, lütfen daha fazla konuşmayın. Yardım geliyor. Geldiğinde sizi mutlaka kurtaracağız. Bedeninizi yeniden yapılandıracağım. Ne olursa olsun hayatta kalın."

Nasıl da içten konuşuyordu öyle.

"Hiç kendine yakışanı yapmıyorsun. Biraz takılsana bana... Artık kurtuluşum yok. Biliyorsun, değil mi? Yetişemezler."

Hayatımı kurtarmak için harekete geçemeden zamanım dolacaktı.

"Ah, ama... İkinci hayatım, birincisinden daha iyiydi sanırım. İlkinde merdivenlerden yuvarlanıp ölmüştüm. Sonra da bu dünyaya reenkarnasyon geçirdim..."

Öksürmeye başladığımda Luxion söze girdi.

"Yine de pişman mısınız?"

"Acaba... öyle miyim? Bayağı... eğlenceliydi aslında. Aynı şeyleri bir kez daha yapmam istense kararsız kalırdım ama."

'Aynı hayatı en baştan bir kez daha yaşa' deseler, bunu kesin bir dille reddedeceğime emindim.

Yine de sanki biraz yazık olmuş gibi hissediyordum.

En baştan başlama arzusu yok değildi içimde ama belki de burada noktayı koymak en doğrusuydu.

Bana göre oldukça iyi idare etmiştim aslında.

Livia ile tanışmış, Ange ile tanışmış, Noel ile de... Bir sürü insanla tanışmış, başıma bir sürü dert açılmıştı ama dönüp bakınca hepsinin eğlenceli geçtiğini hissediyordum.

Luxion'ın merceğinden sıvılar süzülüyordu.

Gerçekten ağlıyor gibiydi.

Luxion bana doğru fısıldadı.

"Efendim, eğer... her şey sil baştan yaşanacaksa. Yine karşılaşırsak. Beni almaya yine gelir misiniz?"

Aniden ne saçmaladığını sormak istedim ama sesim çıkmadı.

──Ah, daha önce mağarada yaptığımız o konuşmanın devamı mıydı bu? O zaman ne cevap vermiştim ki?

"Yine reenkarnasyon geçirirseniz... Aynı şartlar altında olsanız bile beni almaya gelir misiniz? Bu sefer başarısız olmayacağım. Sizi mutlaka mutlu edeceğim. Bu yüzden, lütfen bana bir şans daha verin."

Sil baştan mı? Reenkarnasyon... değil de, zaman döngüsü gibi bir şeyden bahsediyordu.

En baştan, geçmişe dönüp her şeye yeniden başlama ihtimali.

Efendi ile köle olarak tıpatıp aynı şeyi düşünmemiz ne komikti ama.

O halde cevabım belliydi.

"──Dünya üzerinde olmaz."

Bunu duyan Luxion sessizliğe büründü, gözyaşlarını dökmeye devam etti.

"Demek... öyle. Benimle karşılaşmasaydınız, arzuladığınız o huzurlu hayata kavuşabilirdiniz çünkü."

Karşılaşmamış olmayı mı dileseydim? Asla.

Sana onu almaya gitmek istemeyişimin gerçek sebebini söyleyeyim.

Dayanılmaz acıya katlanarak dudaklarımı kıpırdattım.

Ağzımdaki kan yüzünden konuşmak çok zordu.

"Seni bir kez daha... almaya gelsem de başarılı olabileceğimin garantisi yok. ──Eğer gerçekten bir sil baştan durumu olacaksa, bu sefer sen beni almaya gel."

Luxion'ı elde etmek uğruna tarzım olmayan ne büyük bir maceraya atılmıştım.

Küçücük bir tekneyle kaç kez ölümden dönmüştüm kim bilir.

Aynı şeyleri tekrarlayıp yine başarılı olabileceğime aklım kesmiyordu.

O yüzden Luxion'ın beni bulmasını istiyordum.

Mümkünse, Zola beni satmadan önce yetişip kurtarsa harika olurdu.

"──Yine benim efendim olur musunuz?"

"B-Beni... bulabilirsen... tabii."

Artık sınırımı aşmışım.

Gözlerim buğulanıyor, hiçbir şeyi göremiyordum.

"──Sizi mutlaka bulacağım. Sizi almaya... mutlaka geleceğim."

"Dört gözle... bekliyorum."

Bilincim tamamen kapanmak üzereyken, yeşil renkli bir zırh yanımıza iniş yaptı.

"Buldum! Halen yaşıyorsun, değil mi Leon-kun!?"

Çıkagelen Jilk'ti.

"S-Senin ne işin var burada?"

Zırhtan inen Jilk halimi görünce bir an bocaladıysa da hemen istifini bozmayarak ilk yardım müdahalesine başladı.

"Ben kolay kolay ölmem. Diğerlerinin de yaşadığına eminim."

Teşekkür etmek istiyordum ama sesim çıkmıyordu.

Jilk bana her zamanki tavrıyla yaklaşmaya devam etti.

"Ayrıca, kayınbiraderimi kurtarırsam Marie-san çok sevinir, değil mi? Puan toplamayı ihmal etmemek gerek."

Hiçbir fırsatı kaçırmayan pisliğin tekiydi.

Gülümsemeye çalıştığımda Jilk'in yüzü ciddileşti.

"O yüzden sakın ölme. Benim için... Marie-san için, hayır, herkes için ölmen büyük sorun olur."

İmkansızı istiyordu.

"İmkansız şeyleri... isteme..."

Bilincim tamamen kopmak üzereyken, sağ elimi tatlı bir sıcaklık kapladı.

Leon'u zırhıyla kucaklar gibi kaldıran Jilk, düşmekte olan kalenin güvertesinden kaçmak için harekete geçti.

"Hemen tedavi ettirmeliyim."

Dürüst olmak gerekirse kurtulma şansının neredeyse hiç olmadığını biliyordu.

Luxion ve diğerlerinin tıbbi teknolojisine bel bağlamaktan başka çare yoktu ama tek bir bakış bile durumun ne kadar ümitsiz olduğunu anlamaya yetiyordu.

"Ne olursa olsun sarsmamalıyım, ama bir o kadar da hızlı olmalıyım──"

Leon'u müttefiklerinin yanına taşımak üzere göğe yükselen Jilk, içini kaplayan kötü bir hisle arkasına döndü.

Orada duran, Hubert'le birlikte olan Reimer'dı.

Tek kolu Jilk tarafından uçurulmuş hâlde belirdiğinde, öfkeden gözü dönmüş gibiydi.

"Seni hatırlıyorum, yeşilli herif! Kucağındaki de o alçak şövalye, değil mi? İkinizi birden geberteceğim!"

"Hâlâ ne saçmalıyorsunuz? Savaş bitti artık."

Jilk gayet soğukkanlı bir cevap verdi ama Reimer avazı çıktığı kadar bağırdı.

"Bitemez! Erkek kardeşimi öldürdünüz! Hubert Bey'i de! Günther Bey'i de! Hal böyleyken sadece sizin hayatta kalmanız adil değil!!"

Öfkeden aklını yitirmiş Reimer ile mantıklı bir şekilde konuşmak imkânsızdı.

Bu noktada vakit kaybetmek istemeyen Jilk, Leon'u kucağında sıkıca tutup hızla kaçmaya başladı.

Reimer ise kaçan Jilk'in sırtına peş peşe saldırdı.

Fırlattığı ateş topları doğrudan çarptığında şiddetli patlamalara yol açıyordu.

"Tam da zamanı..."

Kucağında Leon olduğu için risk alamayan Jilk, sırtını Reimer'a dönmek zorunda kalmıştı.

Reimer da zayıflamış görünüyordu fakat bu şekilde arka arkaya darbeler almaya devam ederse Jilk'in zırhı dayanmayacaktı.

"Sırtın tamamen açıkta!"

Savunmasız kalan sırta Reimer'ın saldırıları birbiri ardına isabet etti.

"Ghh!?"

Sırtında patlayan darbeler yüzünden Jilk'in zırhı dayanma sınırına gelmişti.

Arkasını dönüp Reimer'la dövüşebilse işi kolaylaşacaktı ama kucağındaki Leon yüzünden bunu yapamıyordu.

Leon'dan vazgeçerse kendi canını kurtarabilirdi fakat... Jilk bu yolu seçmedi.

"Biraz daha... Birazcık daha dayanmalıyım!"

Görüş alanına müttefiklerine ait bir uçan savaş gemisi girdi.

Jilk ne pahasına olursa olsun Leon'u ulaştırmaya çalışıyordu ki Reimer üzerlerine doğru atıldı.

Elini doğrudan Jilk'in sırtına dayayıp sıfır mesafeden bir patlama yaratmak üzereydi.

Bu, Reimer'ın kendisi için de intihardan farksız bir eylemdi.

"İkinizi de kendi ellerimle geberteceğim!"

Jilk'in zırhı, Leon'u korumak istercesine öne doğru kapandı.

Sürücü konumundaki Jilk, Reimer'ın bu saldırısına karşı hiçbir savunma yapamayacak bir pozisyonda kalmıştı.

"Leon-kun ne olursa olsun Marie-san'a ulaşmalı!"

"Geberin!!"

Jilk'in zırhı ve Reimer'ın büyü zırhı devasa bir patlamanın içinde yok oldu.

İki gözü kapalı yatan Mia, adının seslenilmesiyle gözlerini açtı.

"Mia! Aç gözlerini lütfen. Sen olmadan... yaşayamam. Sen hayatta ol yeter ki, başka bir şey istemiyorum!"

Kendi bedenine sarılmış, gözyaşı döken kişi Finn'di.

Mia, Finn'e bakıp gülümsedi.

"Yine karşılaştık, Şövalye-sama. Bu sefer sonsuza dek beraberiz, değil mi? Ölmüş olsak bile... artık Mia ve Şövalye-sama hiç ayrılmayacak."

Ölmüş olması gereken Finn ile yeniden kavuştuğu için kendisinin de öldüğünü düşünmüştü.

Ya da belki de bir rüyadaydı; eğer öyleyse bu rüyadan hiç uyanmamayı diledi.

"Ah, Şövalye-sama. Ölmüş olsak da fark etmez. Rüya olsa da olur. Sana yeniden kavuştum ya..."

Mia iki elini uzatıp Finn'in yanaklarına dokundu.

Finn, Mia'nın ellerini tuttu.

Gözlerini açan Mia'yı görünce gözyaşları daha da şiddetlendi.

"Aptal aptal konuşma. Ölmedin sen. Rüya da değil. Burada olmamın tek sebebi, o Siyah Tüy denen herifin beni kaçırmama izin vermesi."

"──Eh?"

Mia doğrulup etrafına bakındı. Burası Arcadia'nın kalesinin içi değildi.

İmparatorluk ordusuna ait bir uçan savaş gemisinin odalarından birine benziyordu.

"Brave-kun?"

İsmini fısıldadı ama yanıt gelmedi.

Zihni yavaş yavaş berraklaşırken Brave'in yenildiği o an zihnine üşüştü.

"Brave-kun... öldü mü?"

Gözyaşlarına boğulan Mia'yı, Finn şefkatle kucakladı.

"Özür dilerim. Benim hatamdı."

"Şövalye-sama..."

İkisi birbirine sarılarak hıçkırıklara boğuldu.

Kulaklarına dalga sesleri doluyordu.

Marie gözlerini açtığında kendisini bir şişme botun üzerinde sırtüstü yatarken buldu.

Üzerine örtülen battaniyenin altında, hayatta olduğuna inanamıyordu.

"Ben... yaşıyor muyum?"

Ufuktaki batan güneşin kızıllığında; Julius, Brad, Greg ve Chris gözleri dolu dolu Marie'ye bakıyordu.

"Çocuklar?"

Julius, Marie'yi kucağına alıp doğrulmasına yardım ederken birden bağırmaya başladı.

"Neden böyle tehlikeli bir şey yaptın?!"

"Julius?"

Julius, Marie'yi göğsüne bastırdı.

"Çok şükür. Gerçekten çok şükür... Sen olmasaydın biz yaşayamazdık."

Brad hüngür hüngür ağlıyordu.

"Marie ölseydi biz nasıl yaşardık!"

Greg burnunu çekiyordu.

"Bize daha çok güvenmelisin Marie! Tıpkı Leon gibisin, en kritik anda her şeyi tek başına sırtlanmaya çalışıyorsun!"

Chris gözlüklerini çıkarmış, eliyle gözlerini kapatıyordu.

"Marie ile ve hepinizle yeniden buluşabildiğime çok sevindim. Gerçekten..."

Ağlayan dört adama bakan Marie'nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

Julius'un üstü başı perişandı ama çetin bir savaştan çıktığını tahmin etmek zor değildi.

Ancak Brad'in pilot tulumu delik deşikti.

"Brad, üzerindeki o hal ne?"

"Bu mu? Sihirbazlık numarası yapar gibi düşman saldırılarından kaçtım da. Sayelerinde kalbura döndüm."

"An-anladım..."

Ne demek istediğini pek kavramasa da bakışları daha da sorunlu giyinmiş olan diğer ikisine kaydı.

Sırada sadece bumerang tarzı bir mayo altıyla duran Greg vardı.

"Greg, sen neden sadece iç çamaşırınla duruyorsun?"

"Bu mu? Zırhı kendi kendine patlatınca tulumum yanıp kül oldu. Ama bak, tenim harika bir bronzluk kazandı!"

Bronzlaşmış tenindeki kasları sergileyen Greg'e bakan Marie'nin yanağı seğirdi.

"K-kendi kendini patlatıp hayatta kalmak büyük başarı gerçekten. O durumdan sağ çıkabilmene insan demek zor."

"İltifat ediyorsun, utandım."

Övmediği halde gururlanan Greg'den gözlerini çekip Chris'e döndü.

Sadece peştemalla duran Chris, görünüşünde en ufak bir gariplik sezmiyor gibiydi.

"Chris, sen neden bu haldesin?"

"Bu mu? Tulumun altına peştemal bağlamıştım. İnce bir kumaş olduğu için dayanıklılığından şüpheliydim ama bu sayede canımı kurtardım."

"Canını mı kurtardın?"

Chris, elindeki keskin bir şarapnel parçasını gösterdi.

"Bu meret tam burama saplandı. Peştemal olmasaydı oracıkta ölmüştüm."

Neşeyle peştemalını okşayan Chris'i izleyen Marie'nin içindeki anlama isteği tamamen yok oldu.

Herkes o ölümcül durumdan sağ çıkmıştı ya, bu kadarı yeterliydi. Kendi kendine bunu telkin ederken... birden nefesi kesildi.

"Şe-şey, ağabeyim nerede? Peki ya Jilk ve diğerleri, onlara ne oldu?!"

Julius tam ağzını açacaktı ki deniz üstünde süzülen bir uçan savaş gemisi onlara doğru yaklaştı.

Bu, Bartfalt ailesine ait savaş gemisiydi.

Güvertede duran Nicks el sallıyordu.

"İyi misiniz siz!"

Güvertenin üzerinde Kutsal Ağaç'ın fidesi görünüyordu.

Ağır hasar almıştı ama Jilk'in zırhı da oradaydı.

Marie ayağa kalkmaya çalışınca Julius onu hemen kucağına aldı.

"Jilk güvende. Tahliye olanlar da hayatta. Ama Leon..."

Bunu duyan Marie'nin içini zifiri bir korku kapladı.

"Ağabeyime ne oldu?"

Denize çakılıp uçamaz hale gelen Bartfalt savaş gemisi, arama kurtarma çalışmalarına devam ediyordu.

Nicks komutayı ele almış, sağlam kalan savaş gemilerini yüzdürerek insanları buralara tahliye ediyordu.

Güvertedeki yaralıların arasında baştan aşağı bandajlar içinde olan Vince ve Balcus da vardı.

Yan yana oturmuş, etrafa talimatlar yağdıran Nicks’i izliyorlardı.

"—Mükemmel bir evlat yetiştirmişsiniz."

Vince’in bu sözleri üzerine Balcus mahcubiyetle başını kaşıdı.

Tedavi görmüş olsa da hâlâ kıpırdayacak halde değildi Balcus. Olduğu yerden büyük oğlunu izlemeye devam etti.

Revire kaldırılan küçük oğlu için de içi içini yiyordu ama elinden bir şey gelmediği için sadece buradan onun güvende olması için dua edebiliyordu.

"O çocuk yanımızda olduğu sürece sırtımız yere gelmez. —Bana fazla bile bu evlatlar. Nicks de, Leon da... Tabii Dük Hazretleri'nin oğlu da az yiğit değil."

Vince gözlerini gökyüzüne dikti.

Yukarıda Redgrave Hanedanı’nın uçan savaş gemisi süzülüyor, etraftaki müttefik birlikleri bir araya topluyordu.

"Ben olmasam da başlarının çaresine bakabilirler artık. Aile liderliğini ona devretme vakti düşündüğümden de erken gelecek gibi."

Rahatlamış görünse da Vince’in bakışlarında hafif bir burukluk vardı.

Balcus başını öne eğdi.

"Ben kendi adıma bir an önce devretmek isterim ya, neyse."

Vince hafifçe kıkırdadı.

"Baron Hazretleri inzivaya çekilip keyfine bakmak istiyor demek? Baba oğul ne kadar da benziyorsunuz."

Balcus ne diyeceğini bilemeyip mahcup bir ifadeye bürününce Vince özür diledi.

"Böyle bir zamanda yersiz oldu, bağışlayın."

"Yok, estagfurullah... Bizimki kesin hayattadır. Şimdiye kadar ne belalardan sağ çıktı o. Yine de, on beşinde maceraya atıldığından beri Leon beni şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi."

Her şey on beş yaşında bakir bir zindanı keşfetmesiyle, oradan hazineler ve kayıp eşyalarla dönmesiyle başlamıştı.

Leon gerçekten de dolu dolu bir hayat yaşamıştı.

"Bir de baktım benimle aynı hizaya gelmiş, derken beni sollayıp geçmiş... Şimdi ise en tepede. Bir baba olarak gurur mu duysam, yoksa bu hıza akıl sır erdiremesem mi bilemiyorum."

Artık erişilemez bir noktadaydı.

Balcus böyle bir evlatla gurur duyuyordu duymasına ama... içten içe endişelenmeden de edemiyordu.

Vince bakışlarını tekrar gökyüzüne çevirdi, Dük Hanedanı’na ait savaş gemisinin süzülerek aşağı indiğini gördü.

"Yeni bir çağ yaklaşıyor. Bizim gibi morukların endişelenmesini gerektirecek bir şey kalmadı artık. Ben de mi inzivaya çekilsem ne?"

Kendi devirlerinin kapandığını kabullenen Vince’in bu halini gören Balcus, içindeki bir hayali dile getirdi.

"Hiç fena olmazdı. Ama benim gitmeden önce içimde kalan son bir ukde var."

"Ukde mi?"

"Geçim derdine düşmekten doğru dürüst maceracılık yapamadım ki hiç. Oğlumunki gibi efsanevi bir şey olmasına gerek yok ama ben de bir şeyler yapmak isterdim."

Balcus’un bu hayalini duyan Vince, bir anlık şaşkınlığın ardından kahkahayı bastı.

"Güzel hayalmiş doğrusu!"

"Nicks de evlendi sayılır, yakında çocuk da doğacak. Bence tam zamanı."

"Gelin hanım Roseblade Kontluğu’nun kızıydı, değil mi?"

O sırada, tam da kendisinden bahsedildiğini duyan biri adımlarını onlara doğru yöneltti.

"Pek neşeli bir sohbet dönüyor burada, Dük Hazretleri."

Gelene bakan Vince de Balcus da gözlerine inanamadı.

"Roseblade Hanedanı..."

"Kont Hazretleri!?"

Nicks’in müstakbel eşi Dorothea’nın babası — Kont Roseblade kanlı canlı karşılarındaydı.

Balcus’un bu şaşkın haline acı acı gülümsedi.

"Vurulup düşerken hayatımı kurtardınız, lütfen resmiyeti bırakın. Hem artık aile sayılırız, öyle değil mi?"

Kont, güvertede emirler yağdıran Nicks’e gururla baktı.

"Pek de güven veren bir damat. Benim de göğsüm kabarıyor doğrusu. Bu arada, macera falan mı diyordunuz siz? Açıkçası ben de bugünlerde emekli olmayı düşünüyordum."

Üçü bir oturup macera üzerine konuşmaya başlayınca, muhabbet beklenmedik şekilde koyulaştı.

'Çabuk, tıbbi kapsülü getirin!'

Uçan savaş gemisinin içindeki Creare arı gibi çalışıyordu.

Revire çeşit çeşit cihaz taşınmıştı.

Robotlar Creare’nin talimatlarıyla oradan oraya koşuşturuyor, getirilen Leon’u kapsüle yerleştirir yerleştirmez zaman kaybetmeden tedaviye başlıyorlardı.

Noel, Leon’a seslenip duruyordu.

"Uyan artık! Hey, Leon!"

Yumeria, Noel’i kapsülün başından nazikçe uzaklaştırdı.

"Noel-sama, şu an onu dinlendirmemiz gerekiyor."

Kyle ve Carla, Marie’nin güvende olduğunu öğrenince Jilk ile birlikte o tarafa yönelmişlerdi.

Anjie ve Livia ise başka bir odada tedavi altındaydı.

Hemen yakında Luxion’un hırpalanmış yedek gövdesi duruyordu ancak şarj edilip enerjisi doldurulmasına rağmen bir türlü uyanmıyordu.

'Deminden beri gıkın çıkmıyor, bozuldun mu yoksa!? Senin yüzünden dışarıda ne olup bittiğini hiç anlayamıyorum!'

Luxion’un ana gövdesine ne olduğu belirsizdi.

Suların dibinde çakılı mı kalmıştı? Yoksa hâlâ tek parça mıydı?

Eğer sağlamsa, daha önce Ideal’den ele geçirdikleri o gelişmiş tıbbi kapsülü getirmesini isterdi.

Creare, Leon’a baktı.

Üstü soyulmuş olan Leon’un bedenine kablolar ve cihazlar bağlanmıştı.

Göğsünün sağ tarafındaki devasa yara korkunç durumdaydı.

Ancak bundan daha da beteri, güçlendirici ilaç yüzünden harabeye dönmüş olan iç organları ve bedeniydi.

'Yenilenme tedavisi uygulasak bile efendim bu halde ölürse hiçbir anlamı kalmaz. Üstelik elimizdeki ekipmanla yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Luxion, tek umudumuz sensin!'

Noel, Leon’un eline yapıştı.

"Leon, böyle bir yerde ölmeyi aklından bile geçirme, seni asla affetmem!"

Leon, sadece tıbbi kapsülün destek üniteleri sayesinde kalbini zorlukla çalıştırabiliyordu.

Her an son nefesini verebilirdi.

Tam o sırada, üzerlerinde hasta önlükleriyle Livia ve Anjie odaya daldı.

Noel ikisine yer açmak için geri çekilince, Livia ve Anjie hemen Leon’a doğru atıldı.

"Leon-san! Lütfen açın gözlerinizi, Leon-san!"

"—Aptal herif. Sen öldükten sonra tüm bunların ne anlamı kalır ki?!"

Leon gözlerini hafifçe araladığında Livia, Anjie ve odadakilerin yüzünde bir tebessüm belirdi.

Ancak çok geçmeden gözleri tekrar kapandı — Leon yavaşça, derin bir nefes verdi.

Hemen ardından nabız monitöründen gelen o ritmik ses kesildi ve kulakları tırmalayan tek düze bir "bip" sesi odayı kapladı.

Creare öfkeyle fısıldadı.

'—Aptal efendim benim.'

Bu sesin ne anlama geldiğini herkes anlamıştı. Noel olduğu yere, dizlerinin üzerine çöktü.

Yumeria gözyaşlarına boğuldu.

Livia ifadesizce, sessizce gözyaşı döküyordu; Anjie ise kendini Leon’un cansız bedenine atıp hıçkırıklara boğuldu.

"Beni bırakıp gitme! Söz vermiştin, beni mutlaka mutlu edecektin! Beni yalancı çıkarma, ne olur—"

Anjie, Leon’a sarılmış ağlarken koridordan gürültüler yükselmeye başladı.

Livia gelenleri umursamadan, titreyen eliyle Leon’un yüzüne dokundu.

Gözlerinden yaşlar süzülürken zoraki bir gülümseme oturtmaya çalıştı yüzüne.

"Leon-san... Bizi öylece bırakıp gitmenize asla izin vermem. Lütfen, yalvarırım açın gözlerinizi. Yine 'Livia' deyin bana..."

Livia’nın gözyaşları Leon’un yanağına damladı.

Leon kıpırdamadı.

Gürültüyle odaya dalanlar Marie ve yanındakilerdi.

"Abi!?"

Marie içeri koşup hemen Leon’un eline yapıştı.

Kalbi ve solunumu çoktan durmuştu, Creare bile artık pes etmişti.

'Az önce... vefat etti.'

Bu sözleri duyan Marie’nin gözleri dolsa da gözyaşlarını çabucak sildi.

"Henüz değil. Hâlâ yetişebiliriz!"

Anjie başını kaldırdı.

"Yetişmek mi? G-Gerçekten mi?!"

Livia, Marie’nin omuzlarından tuttu.

"Bir yolu var mı gerçekten?"

Marie, omuzlarının acısıyla Livia’nın ellerini itti.

"Benim oyun bilgimi hafife almayın! O oyunda sadece Azize’nin kullanabildiği özel bir büyü var."

Anjie, Marie’nin neyden bahsettiğini tam anlayamasa da kurtulma şansı olduğunu duyunca gözlerinde bir umut ışığı belirdi.

"Bu durumdaki birini iyileştirebilecek bir büyü mü var? Ben böyle bir şey hiç duymadım."

Creare de Anjie’yi destekledi.

'Haklı. Bu dünyanın büyüsüyle bile çözülebilecek bir şey değil bu. Önceden epey araştırma yaptım ama öyle bir büyünün varlığına rastlamadım.'

Fakat Marie bir şeyler biliyor gibiydi.

"Ruhunuzu ferah tutun. Abimi geri getireceğim. Ama ruhu bedeninden tamamen ayrılırsa bir daha geri döndüremem. Onu bedene bağlayacak bir şeye ihtiyacımız var ama burada hiç malzeme yok. Her neyse, acele etmeliyiz."

Noel, Marie’nin ellerine sarıldı.

"Söyle yeter ki! Ne gerekiyor!? Nasıl bir eşya lazım!?"

Noel’in bu çaresiz halini gören Marie’nin yüzü buruştu.

"Ruhu bedene bağlayacak bir eşya işte. Bedeni Creare bir şekilde halleder ama ruh bir kere uçup gitti mi elimizden hiçbir şey gelmez."

Tam o sırada Leon’un sağ elinin sırtı şiddetle parlamaya başladı.

Durmuş olan nabız çizgisi de hafifçe kıpırdandı.

Herkes şaşkınlıkla bakarken, Leon’un elindeki Kutsal Ağaç Muhafızı nişanı göz alıcı bir ışık yaydı.

Noel sağ elini göğsüne bastırdı.

"Kutsal Ağaç, Leon’u kurtarmak istiyor... 'Henüz değil, yaşamaya devam et' diye fısıldıyor."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.