Anjel saraya vardığında, bir kadının sesiyle irkildi.
Adı Clarice Fia Atlee.
Atlee Kontu’nun kızı olan bu genç hanım, okuldan mezun olmuştu ve Anjel ile de yakın bir ilişkisi vardı.
Koridorda hızlı adımlarla yürüyen Anjel’in yanına sokulup samimi bir tavırla konuşmaya başladı.
"Uzun zaman oldu Anjelica. Bakıyorum da yandaşlarının sayısını epey artırmışsın. Saraya gelme sebebin tahtı gasp etmek mi yoksa?"
Clarice’in bu tehlikeli sözlerine karşılık Anjel son derece sakindi.
Bakışlarını ona çevirse de adımlarını kesmedi.
"Şimdi Kraliçe-sama ile görüşeceğim. Bir işin yoksa gitmen daha iyi olur. Saray birazdan epey karışacak çünkü."
"Kusura bakma ama şu an babamın işlerine yardım ediyorum. Burası benim iş yerim."
"Tam da bu zamanda mı? Aklından ne geçiyor senin?"
"Kim bilir? Ondan ziyade, Leon-kun nasıl, keyfi yerinde mi bari?"
Clarice’in imalı konuşması karşısında Anjel gözlerini kısarak rahatsızlığını belli etti.
"Ne demek istiyorsun?"
"Özel bir anlamı yok. Kraliçe-sama seni bekliyor."
Clarice bunu dedikten sonra Anjel’in yanından ayrıldı.
Anjel kraliçenin odasının önüne geldiğinde, onu gören muhafızlar selam durup kapıyı açtı.
Görünüşe göre Mylene gerçekten de onu bekliyordu.
"Affedersiniz."
Mylene kendi odasında, yani çalışma ofisinde yığınla evrakla uğraşıyordu.
Anjel içeri girince işini bıraktı, derin bir nefes alıp gülümsedi.
Kapı kapandıktan sonra söze ilk giren Mylene oldu.
"Bugünlerde pek bir hareketlisiniz bakıyorum. Yoksa nihayet bu ülkeyi istemeye mi karar verdiniz?"
Mylene’in bu açık sözlü sorusuna Anjel hiç istifini bozmadan cevap verdi.
"Evet. Buraya tam da bunun için geldim."
"Tek başına buraya kadar sızacak cesareti bulman gerçekten takdire şayan."
Anjel’e bakıp kıs kıs gülen Mylene, aniden ciddileşti.
"İmparatorluk’un talebini biliyorsun, değil mi?"
"Leon’un kellesi."
"Ayrıca kendilerine bağlanmamızı, vasal bir devlet olmamızı istiyorlar. İnce ayrıntılarla dolu o kadar çok şart koşmuşlar ki insanın canı sıkılıyor."
"Öyleyse savaşmayı mı düşünüyorsunuz?"
Anjel’in sorusu üzerine Mylene gayet sakin bir tavırla konuştu.
"Bu imkansız. Şu anki bitap düşmüş Krallık bir savaşa girecek olursa anında çöker. Leon-kun’u İmparatorluk’una satıp kendi güvenliklerini sağlamaya çalışanlar bile var."
"O hainlerin listesini daha sonra bana iletin lütfen."
Karşısında böylesine dik duran Anjel’e, Mylene muzip bir soru yöneltti.
"Tıpkı bir kraliçe gibi davranıyorsun. Yoksa kraliçe mi demeliyim? O güven vermeyen çocuğun yerine bizzat hükümdar olmayı mı planlıyorsun?"
Bu soruyla birlikte Anjel’in dudaklarında meydan okuyan bir gülümseme belirdi.
"Leon eğer bunu isterse, o rüya da gerçekleşir. Ancak dışarıdan nasıl görünürsem görüneyim, ben sadece eşime destek olan o kadının rolüne özeniyorum. Leon’un istemediği hiçbir şeyi yapmam."
Mylene tam bir şey söyleyecek gibi oldu ama kafasını iki yana sallayarak konuyu değiştirdi.
"Liste şu an hazırlanıyor. Sonra sana ulaştırılmasını sağlarım."
"Teşekkür ederim."
Konu kapandıktan sonra Anjel, Mylene’e gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi konuştu.
"Kral Roland’ın tahttan feragat etmesi gerekecek."
Mylene bunu duymasına rağmen hiç istifini bozmadı, aksine Anjel’le şakalaştı.
"Demek majestelerini tahttan çekilmeye zorlayacaksın. Biz kraliyet ailesini de ibretialem olsun diye idam mı edeceksiniz?"
"Lütfen benimle dalga geçmeyin. Tahtı barışçıl yollarla devretmesini sağlayacağız. Majestelerinin can güvenliği garanti altında olacak, diğer kraliyet üyelerinin de öyle."
Anjel’in kararını duyan Mylene gözlerini kıstı ve çehresine bir devlet yöneticisinin ciddiyeti oturdu.
"Yeterince acımasız olamıyorsun demek. Biz kraliyet ailesini başıboş bırakırsan ileride başın çok ağrır. Bizi arkalarına alıp bağımsızlık ilan etmeye kalkışacak soylular çıkacaktır."
Yeni kralı tanımadıklarını söyleyip isyan bayrağı açacak soyluların türeyeceği kesindi.
Anjel de bunu öngörmüştü ama pek umursamıyordu.
"Eğer Leon’a kafa tutup kazanabileceklerine inanıyorlarsa, şanslarını deneyebilirler tabii."
Anjel’in bu cevabı üzerine Mylene’in gözlerinde hafif bir gıpta belirdi.
Yine de içten içe kendi kızının büyümesini izleyen bir anne gibi gururlu görünüyordu.
Bir zamanlar saray terbiyesi alsın diye yanına verilen o küçük kızın, şimdi böyle asil ve güçlü bir şekilde karşısına dikilmesinden memnuniyet duyuyordu.
"Böyle harika bir şekilde yetiştiğini görmek beni mutlu ediyor. Seni varis olarak seçmekle ne kadar doğru bir karar verdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Gerçi sonu pek iyi bitmedi ama."
Julius ile olan nişanı sayesinde Anjel’in gelecekteki kraliçe olacağı kesindi.
Mylene de onu bu yüzden üzerine titreyerek yetiştirmişti fakat kendi oğlu Julius yüzünden her şey mahvolmuştu.
Hâlâ bunun pişmanlığını yaşıyor gibiydi.
"Leon’un yanında olduğum için bu kadar gelişebildim. Mylene-sama, şimdiye kadar bana gösterdiğiniz tüm emekler için minnettarım."
Eğilerek selam veren Anjel’e Mylene karşılık verdi:
"Teşekkür etmek için henüz çok erken. Karşında benden çok daha çetin bir rakip duruyor. Majesteleri seni kabul salonunda bekliyor."
"Kabul salonunda mı?"
Sanki oraya geleceğini çoktan biliyorlarmış gibi bir hisse kapıldı.
Mağaradan dışarı çıktığımda Daniel ve Raymond hemen yanımda bitti.
"Leon, ne oldu sana böyle?! Neden okula gelmiyorsun?"
"Bu yaptığın hiç sana yakışmıyor. Üstelik İmparatorluk savaş ilan etmek üzere. Sen yoksan hepimiz hapı yuttuk demektir."
Üzerime üşüşen bu ikiliye, buraya neden geldiklerini sordum.
"O beş salağı buraya siz mi getirdiniz?"
Sertçe dik dik baktığım için Daniel gözlerini kaçırdı.
"Şey, bizden uçan gemiyi hazırlamamızı rica ettiler. Seni geri getireceklerini söylediler, biz de o yüzden... Ama asıl soru şu, neden durup dururken düello ediyorsunuz ki?!"
Arkamı döndüğümde, o beşlinin de mağaradan çıktığını gördüm.
Tükürürcesine konuştum:
"Ben ne bileyim be. Hadi, uzaklaşın şuradan, yoksa arada kaynayacaksınız."
İkisi de endişeli gözlerle bana bakarak ormanın derinliklerinde gözden kayboldu.
Onların gidişini izlerken Luxion’a söylendim.
"Yağmur hâlâ dinmedi. Senin hava durumunun da güvenilirliği buraya kadarmış."
"Üzerinden çok az bir süre geçti. Bu kadarlık sapma makul sınırlar içindedir."
Hiç de lafın altında kalmayan bir ortak.
Yağmurun altında karşıma dikilen beşli, yan yana tek sıra halinde dizildi.
Kuralları son bir kez teyit etmek istedim.
"Birinci sınıftan beri hiç mi bir şey öğrenemediniz siz? Zırhlarla düello teklif etmek de neyin nesi? Sizde hiç mi öğrenme yeteneği yok?"
Bana sundukları şartlar, o zaman Anjel’i kurtarmak için vekil olarak dövüştüğüm düellonun şartlarıyla birebir aynıydı.
Julius bana bakarken gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı.
"Eğer biz kazanırsak, seni zorla da olsa başkente geri götüreceğiz."
Kaybetme ihtimalim olmadığı için kendi şartımı sundum.
"Eğer ben kazanırsam, tıpış tıpış başkente dönecek ve uslu uslu Marie ile oynayacaksınız. Merak etmeyin, harçlığınızı bol keseden veririm, bir süre yan gelip yatarsınız."
Julius bu şakama hafifçe güldü.
"Kulağa fena gelmiyor. Kazansak da kaybetsek de kârlıyız desene."
Yağmurun altında böyle asilce ve tasasızca konuşan Julius’a bakınca, insanın içinden 'Ne de olsa yakışıklı bir prens' demek geçiyordu.
İçimde bir kıskançlık kıvılcımı... Yok, hiç de uyanmadı.
Zaten yakışıklıları kıskanmak sadece arkadaşlar arasında dönen bir geyikten ibaretti.
"O ukala suratını darmadağın edeceğim. Luxion, Arroganz’ı konuşlandır."
Yine de ağzımdan dökülen sözler, kıskançlığını gizleyemeyen ezik bir adamın laflarından farksızdı.
"Anlaşıldı."
Luxion cevap verir vermez, zaten hazırda bekleyen Arroganz gökyüzünden süzülerek yavaşça yere indi.
Yağmurun çamura buladığı zemine inen Arroganz'ın gövdesi, eskisinden çok daha yapılı görünüyordu.
Bu, Arcadia ile yapılacak savaşı hesaba katan Luxion'ın durmaksızın yaptığı geliştirmelerin bir sonucuydu.
Arroganz'ın önünde dururken, beş aptalı geri çekilmeleri için ikna etmeye çalıştım.
"Şu anki Arroganz, bildiğiniz o eski zırh değil. Birinci sınıftayken sizi darmadağın etmiştim, hatırladınız mı? O zamankiyle aynı performansta olduğunu düşünmeseniz iyi edersiniz."
Bilerek eski yaralarını deşecek bir laf ettiğimde, Chris gözlüğünü çıkardı.
"Sizi yakından izlediğim için durumun farkındayım. Gücüne güç katmış olman ne güzel."
—Hâlâ güçlü görünmeye çalışması canımı sıkıyordu.
Hemen geri çekilselerdi başım çok daha az ağrıyacaktı.
"Eee? Sizin zırhlarınız nerede? Bana düello teklif edip de hazırlıksız geldiğinizi söylemeyin sakın?"
Eğer öyle bir şey olursa ne yapacağımı düşünürken, gökyüzünden beş zırh süzülerek yere indi.
Gözümün ısırdığı bu zırhları görünce gözlerimi faltaşı gibi açıp Luxion'a döndüm.
"Bu heriflerin zırhlarını buraya mı getirdin?"
'Bu beş zırh da tarafımdan modifiye edilmiştir.'
"Luxion, ne yapmaya çalışıyorsun sen?"
'Düelloyu kabul eden sendin, Efendim. Rakiplerinin zırhı olmadığı için onları ben temin ettim.'
Aklından ne geçiyordu acaba? Bu heriflerin beni yenmesi imkansızdı.
Zaten Arroganz'ın performansı sınırlarına kadar zorlanmıştı.
Tam donanımlı bir büyü şövalyesiyle savaşacağımı varsayarak sadece güce odaklanmıştım.
Sonuç olarak, şu anki halimle kontrolü oldukça zorlaşmıştı ama bu açığı idmanlar ve ilaçlarla kapatıyordum.
Bunu yapmasaydım, şu anki Arroganz'ı kontrol etmem imkansız olurdu.
Julius ve diğerlerine baktığımda, inen zırhlara bindiklerini gördüm.
—Hepsi Luxion'ın hazırladığı zırhlardı.
Beş aptalın defalarca bindiği, bana destek olurken kullandıkları o zırhlar.
Jilk bana bakıp gülümsedi.
"Nazik ikramınız için teşekkür ederiz."
Bunu söyledikten sonra kokpit kapağını kapattı.
Diz çökmüş haldeki yeşil zırh, yavaşça ayağa kalktı.
Hepsi zırhlarına binmiş, ayağa kalkarak beni bekliyordu.
Beyaz zırha binen Julius, beni acele ettirdi.
'Binmeyecek misin?'
"—Sizi pişman edeceğim."
Julius ve diğerlerine karşı içimdeki öfke giderek büyüyordu.
Kokpitin içi.
Kapağı kapattığımda ekranlar çalıştı ve çevrenin görüntüsünü yansıttı.
Yağmur altındaki ormanda zemin tam bir felaketti.
Etrafı saran sık ağaçlar yüzünden hareket etmek bile büyük bir işkenceydi.
Luxion, her zamanki yerinde, sağ omzumun hizasındaydı.
"Neden onlara yardım ediyorsun? Onları bu işe karıştırmama kararımızı unuttun mu?"
'Unutmadım.'
"O zaman neden..."
'Ondan önce, Julius ve diğerleri seni bekliyor.'
İç çeker ve ekranda beliren beş zırha bakarım.
Onları yan yana böyle görünce, birinci sınıftaki o düello patırtısı aklıma geldi.
Renkleri aynıydı, silahları da benzer şekilde yaptırdığım için eski hallerini andırıyorlardı.
Görünüşe bakılırsa olgunlaşmış gibiydiler ve sadece zırhların gücü düşünüldüğünde performansları fazlasıyla yeterliydi.
—Tabii içindekiler için aynı şeyi söyleyemezdim.
"Ee, ilk kiminle ilgileneyim?"
İlk olarak hangisini hırpalayacağımı sorduğumda, Brad kıs kıs güldü.
'Aman tanrım, biz sana ne zaman bire bir düello teklif ettik ki?'
"Ha?"
Dış mikrofon aracılığıyla konuşuyorduk ve herifler konuşmalarına uygun şekilde zırhlarını hareket ettiriyorlardı.
Kafasını iki yana sallayışını görünce kaşlarımı çattım.
Mavi zırhın içindeki Chris, gururla ilan etti.
'Beşimiz birden, tek başına seninle savaşacağız!'
Böylesine acınası bir lafı bu kadar gururla söyleyebilmesi karşısında nutkum tutulmuştu.
"Sizde hiç mi gurur yok lan?"
Her zamanki gibi gururlarını incitip kuralları değiştirmeye çalışacaktım ama Greg'in kırmızı zırhı Arroganz'ı işaret etti.
'Sen güçlüsün! Benim kabul ettiğim bir güçlüye karşı böyle savaşmakta sorun yok!'
"Benimle dalga mı geçiyorsunuz lan, piç kuruları?"
Yüzüm seğirirken, Jilk bilerek geçmişte söylediğim sözleri hatırlattı.
'Beşiniz birden gelseniz de olurdu— Yanılmıyorsam bu sözler Leon-kun'a aitti, değil mi?'
"Bu yüzden mi beşiniz birden savaşıyorsunuz yani?"
Jilk ile olan konuşmamıza dahil olan, şaka kaldırmaz bir tavır takınan Julius oldu.
'Seni yenmek için. Seni kesinlikle geri götüreceğiz.'
Daha fazla konuşmanın anlamı yoktu.
Hepsi silahlarını doğrulttuğunda, ben de kontrol kollarını sıkıca kavradım.
"Gelin bakalım, aptal herifler!"
Julius, geliştirilmiş Arroganz'ın karşısında soğuk terler döküyordu.
Leon'un öfkesinin zırhına yansıdığını, etrafa yayılan o baskıdan hissedebiliyordu.
"Tüm gücünüzle gelin. Bizi hâlâ o zamanki halimizle bir tutmayın!"
Aslında korkuyordu.
Arroganz denilen zırhın, tahminlerinin çok ötesinde, standart dışı bir canavar olduğunu biliyordu.
Çünkü Leon'un yanında kalıp bunu her zaman görmüştü.
Julius kalkanını kaldırıp öne fırladığında, arkasındaki Jilk'in zırhı havaya yükseldi.
'Yukarıyı ben tutuyorum! Siz o sırada— öf!?'
Havada süzülen Jilk'in zırhına saldıran şey, Arroganz'ın sırtındaki konteynerden fırlatılan küçük füze sürüsüydü.
Takip özelliğine sahip bu füzeler, Jilk'i kovalamaya başladı.
Kaçacak yer arayan Jilk'i izleyen Leon, tam bir kötü adam gibi sırıtıyordu.
'Güçlerini kıstım ama çarparsa acıtır, dikkat et! Alın bakalım, arkası da geliyor!'
Jilk'in hareketi bir anda kısıtlanınca, bu kez Arroganz'ın sağ ve solundan yaklaşan Greg ve Chris'in zırhları aynı anda saldırıya geçti.
Greg mızrağıyla sert bir saplama yaptı.
Chris ise kılıcını yukarıdan aşağıya doğru savurdu.
İki yandan birden gelen bu saldırıyı karşılamak, Arroganz için bile zor olmalıydı.
Öyle düşündüler ama Arroganz iki saldırıyı da kollarıyla bloke etti.
'Performansı gerçekten can sıkıcı!'
'Öyleyse saldırmaya devam edeceğiz! Leon'a kontratak şansı verme, Greg!'
'Tamamdır!'
İkisinin ardı ardına savurduğu darbeleri, Arroganz kollarındaki zırh plakalarıyla engelliyordu.
Julius, Brad'in Arroganz'ın arkasına sarktığını görünce hafifçe başını salladı.
"En başından beri kolay bir zafer olacağını düşünmemiştik zaten. Brad!"
Seslenmesiyle birlikte Brad'in mor zırhı, sırtında asılı duran mızrakları fırlattı.
Havada süzülen altı mızrak, Arroganz'a doğru optik silahlarla ateş açmaya başladı.
Zırhın yüzeyi ısınarak kızardı ama bu bir simülasyon savaşı olduğu için ayarlanan güç, gövdeye ciddi bir hasar veremiyordu.
Fark ettirmeden geri çekilen Greg ve Chris, dost ateşine maruz kalmaktan kaçınmışlardı.
Brad durumdan memnun görünüyordu.
'Her yönden gelen saldırılara karşı koca Arroganz bile çaresiz kaldı, değil mi? Kuralları önceden kontrol etmeliydin Leon!'
Brad'in bu sözlerine karşılık Leon sadece güldü.
'Sizin yapabildiğiniz bir şeyi Arroganz'ın yapamayacağını mı sanıyorsunuz lan gerçekten!'
Konteynerden bu kez ateşli silahlarla donatılmış dronlar fırlatıldı.
Küçük ve çevik olan bu dronlar, Brad'in uzaktan kontrol ettiği mızrakları kovalamaya başladı.
Üzerindeki yoğun ateş baskısından kurtulan Arroganz, kalkanını kaldırmış olan Julius'un zırhına doğru hızla atıldı ve tüm gövdesiyle güm diye çarptı.
"Öğğ!?"
Julius'un zırhı canla başla dirense de, güç farkı yüzünden geriye doğru sürüklenmekten kurtulamadı.
Arroganz, sanki Julius'un zırhını kendine kalkan yapmış gibi ormanın derinliklerine doğru ilerliyordu.
Ağaçlar bir bir devriliyor, ormanın ortasında yeni bir yol açılıyordu.
"Bu kadarıyla beni gerçekten yenebileceğinizi mi sandınız?"
Leon'un alaycı ses tonu, Julius'un içinde büyük bir öfke patlamasına yol açtı.
"Biz bir daha asla kazanamayacağımız bir savaşa girmeyeceğiz. Bunu bize bizzat sen öğrettin!"
Beyaz zırh gücünü yavaş yavaş artırarak Arroganz'a karşı direnmeye çalıştı.
"Nafile. Arroganz'ı yenemezsiniz."
"Tek başıma olsam yenemezdim herhalde ama şu an yalnız değilim!"
Tam o an, Arroganz tepeden gelen bir tüfek saldırısıyla sarsıldı.
Boya mermisi arka kısımdaki konteynere isabet etti ve etrafa yeşil boya saçıldı.
Gökyüzüne bakıldığında, darbe almasına rağmen tek eliyle tüfeğini doğrultmuş olan Jilk'in zırhı görünüyordu.
"Boş bulundunuz galiba, Leon-kun."
Hemen ardından, dronlar tarafından kuşatılan Jilk'in zırhı yaylım ateşine tutuldu ve kokpitlerdeki sistem hoparlöründen bir ses yükseldi.
"Jilk'in birimi savaş dışı kaldı. Sistem kapatılıyor."
Yavaşça yere doğru süzülen Jilk'in zırhı, savaşa devam edememesi için kilitlendi ve hareketsiz kaldı.
"İyi misin, Jilk?"
Julius'un seslenişi üzerine Jilk'in pişmanlık dolu sesi duyuldu.
Az önce sakin görünmeye çalışıyordu ama anlaşılan iç dünyası tamamen farklıydı.
"Çok özür dilerim. Aslında kafasını hedeflemiştim ama aldığım hasar yüzünden tek kolumu kullanamadım ve ıskaladım."
"Hayır, senin sayende kurtulduk."
Jilk savaş dışı kalmıştı ama karşılığında Arroganz'ın konteynerini yok etmeyi başarmıştı.
Arroganz konteyneri bıraktığında, büyük parça gürültüyle yere düştü.
"Arroganz, konteyner hasar gördüğü için sistemden ayrıldı."
Luxion'un bu kararı Leon'un pek hoşuna gitmemiş gibiydi.
"O kadarlık saldırıyla içindeki her şeyin mahvolduğunu mu söylüyorsun yani?!"
"Evet, konteyner doğrudan darbe alarak kullanılamaz hale geldi. Gerçek bir savaşta da bunu bırakmak zorunda kalırdınız."
"Siktir git!"
Leon'un dikkatinin dağıldığını gören Julius, Arroganz'dan uzaklaşıp silahını doğrulttu.
"Böylece silahların da elinden gitmiş oldu!"
İki omuzundaki toplar Arroganz'a kilitlendi ve ateşlendi.
Fırlatılan toplar Arroganz'a tam isabet ederek büyük bir patlamaya yol açtı.
Gücünün sınırlandırıldığını bilmesine rağmen, normal bir insan önündeki bu patlama karşısında bir sonraki saldırı için tereddüt ederdi.
Ancak Julius ateş etmeye devam etti.
"Kusura bakma ama işini burada bitireceğim!"
Julius, bu kadarlık bir saldırıyla Arroganz'ın yok olmayacağını bildiği için baskısını sürdürüyordu.
Gerçekten de patlama gösterişli olsa da etkisi düşüktü.
Mermiler çarptıkça sadece kara dumanlar yükseliyordu.
Kontrol kolunun tetiğini defalarca çekti, her seferinde önünde yeni bir patlama meydana geldi.
Patlamanın yarattığı yoğun dumanın arasından iki kırmızı gözün ışığı parıldadı.
"Bu da mı yetmedi?"
Julius daha sözünü bitiremeden, Arroganz dumanların arasından fırladı.
Bu darbelerden sonra bile sistem savaş dışı kaldığını ilan etmediyse, Luxion Arroganz'ın zırhının bu saldırıya dayanabileceğine karar vermiş demekti.
Arroganz sağ elini uzatarak üzerine atılınca, Julius kalkanıyla kendini korudu.
Ancak içine doğan kötü bir hisle kalkanı hemen bırakıp geriye doğru sıçradı.
Hemen ardından kalkan, Arroganz'ın darbesiyle paramparça olup uçtu.
Arroganz yavaşça gökyüzüne doğru yükseldi ve adeta bir kükremeyle göğe baktı.
"Götünüz kalkmasın lan, sizi gidi ezikler!!"
Leon'un gazabı karşısında Julius'un yanağından soğuk terler süzüldü.
"Hâlâ dörde tekiz. İşimiz bitmedi, Leon!"
Her biri ayrı ayrı canımı sıkmayı çok iyi beceriyor.
Benim nesimi beğenmiyorsunuz lan?
Sizin yerinize her şeyi hallediyorum işte, neden uslu uslu durmuyorsunuz?
Konteynerini kaybeden Arroganz'ın saldırı araçları sadece iki koluyla sınırlı kalmıştı.
Gökyüzüne süzülen Arroganz'a, Brad'in hayatta kalan üç mızrağı birden saldırdı.
"Sinek gibi vızıldayıp durmayın başımda."
Gözlerini mızrakların hareketine dikmişken, bu kez Greg ve Chris'in zırhları göğe yükseldi.
Julius da yükselerek Arroganz'a doğru yaklaştı.
Greg ve Chris, birbirlerini vurmayı bile göze alarak Arroganz'a doğru hücuma geçtiler.
"Başka yere bakacak vaktin var mı? Öyleyse seni ben indireceğim!"
Elinde mızrağıyla Greg'in zırhı, ardı ardına keskin saplama hamleleri yaptı.
"Jilk'in çabasını boşa çıkarmayacağım!"
Çift kılıç kuşanmış olan Chris'in zırhı da peş peşe savurduğu darbelerle üzerine çullandı.
İkisinin de durmaksızın devam eden saldırıları yüzünden Arroganz'ı savunma pozisyonuna geçirmek zorunda kalmıştım.
Bu esnada Julius'un zırhı da yükselip saldırıya katıldı.
Sağ elindeki kılıçla hamle yapan Julius'a uyum sağlayan Greg ve Chris konumlarını değiştirdiler.
"Ne oldu Leon? Bizi kolayca yeneceğini söylüyordun? Daha sadece Jilk'i indirebildin!"
Mızrakları kontrol eden Brad'in zırhı ise biraz uzaktan tüfeğini doğrultmuş, beni hedef alıyordu.
"Artık kaçamazsın. Bu baskıyla zaferi biz kazanacağız!"
Kuşatılmış ve köşeye sıkışmış bir Arroganz vardı ortada. Ama ben kaybedeceğimi falan düşünmüyordum.
"Bana bunu tekrar ettirmeyin, Brad. Siz hayatınız boyunca ezik kalacaksınız."
Gözlerimi iyice açıp kontrol kollarını milimetrik hareketlerle oynattım, ayak pedallarını hassasça ayarladım.
Arroganz kollarını zorlayarak uzattı, Chris'in zırhını yakaladığı gibi doğrudan Greg'e fırlattı.
"Öğğğ!!"
"Chris, çabuk toparlan!"
İki zırh havada çarpıştığı an, Arroganz ikisini birden elleriyle kavradı.
"Bu kadar. Darbe."
Sadece bunu söyledi, Arroganz aslında darbe indirmedi.
Ancak Luxion'un kararı gecikmedi.
"Greg ve Chris, her iki birimin de uçuş fonksiyonlarında hasar tespit edildi. Yere düşüyorlar."
"Hadi bakalım, el ele çöpe!"
Brad'in zırhı tüfeğini doğrultup Arroganz'ı nişan aldı.
"Öyleyse seni uzaktan vururum."
Brad tüfeğiyle ateş ediyordu ama Jilk'in aksine nişanı çok kötüydü.
Ayrıca konteynerden kurtulan Arroganz artık çok daha hafifti.
Şimdiye kadar konteyner olmadan hızı düşer ve hantal kalırdı ama şu anki haliyle yeterli hıza ulaşabilecek şekilde modifiye edilmişti.
Mermilerden kaçarak doğrudan Brad'e doğru yöneldim.
Julius, Arroganz'ın peşinden geliyordu ama toplarının mermisini tükettiği için uzun menzilli saldırı imkanı kalmamıştı.
"Kaç, Brad!"
Julius'un uyarısına rağmen Brad, tüfeğiyle tek bir isabet kaydederse durumu tersine çevirebileceği gibi aptalca bir hayale kapılmıştı.
"Leon'u ben indireceğim. Onu mutlaka geri getireceğime dair söz verdim!"
Havada süzülerek ateş etmeye çalışan Brad'in hareketleri, Jilk ile kıyaslandığında tam bir fiyaskoydu.
"Çoktan kaçmalıydın, Brad!"
Arrogantz hızla yetişti ve Brad’i iki eliyle yakaladı.
Léon kontrol kolunun tetiğini çektiğinde, Luxion durum değerlendirmesini yaptı.
"Brad’in zırhı savaş dışı kaldı."
"Öğğ! Çok az kalmıştı oysa!"
Brad’in aldığı sonuç karşısında hayıflandığını duyunca, kokpitin içinde ona küfrettim.
"Beşe tek dövüşüp bu hale mi düştünüz? Geriye sadece bir kişi kaldı, prens hazretleri!"
Arkamı döndüğümde, Julius’un zırhının iki eliyle kılıcını kavramış olduğunu gördüm.
Sırtındaki topu fırlatıp atan ve böylece hafifleyen Julius’un zırhı üzerime doğru atıldı.
"Yine de... Sana kaybedemem!"
"Hâlâ anlamadınız mı? Sizin zırhlarınız, Luxion’un alelacele ürettiği şeyler. Arrogantz gibi özel üretim değiller. Performans farkını hafife almayın."
Arrogantz ile beş aptalın zırhları arasında dağlar kadar performans farkı vardı.
Arrogantz, güç açısından ezici bir üstünlüğe sahipti.
Beşe tek kalmak biraz dezavantajlı olsa da, yine de kazanacak kadar güçlüydü.
Arrogantz’ın yumruğu Julius’un zırhına indiğinde, darbe kılıçla engellendi.
Ancak asıl hasarı alan, darbeyi karşılayan kılıç oldu.
Kabzasından ucuna kadar çatlaklar oluştu, darmadağın oldu.
"Şimdi teslim ol. Yoksa yine prens konumunu kullanıp emir mi vereceksin? 'Bana yenil lütfen' desene!"
Bunu dese bile asla kabul etmeyecektim ama Julius’un da zaten böyle bir niyeti yok gibiydi.
"Birinci sınıftaki zamanlarımızı hatırlatıyor."
"Ha?"
"O zamanlar sana kaybedebileceğimiz aklımızın ucundan bile geçmezdi."
"O yüzden herkesin gözü önünde rezil rüsubat oldunuz ya zaten. Siz gerçekten hiç büyümemişsiniz!"
"Höh!?"
Arrogantz’ın yumruğu Julius’un zırhının kafasına indi ve onu yere çaktı.
Luxion henüz devre dışı kaldığını bildirmediği için Arrogantz ile yere indim.
Julius’un hırpalanmış zırhı, zar zor ayakta durabiliyordu.
Artık kazanan ve kaybeden belliydi.
"Vazgeç artık. Hayatınız boyunca beni yenemezsiniz. Dönün ve Marie ile birlikte savaşın bitmesini bekleyin."
Bunu söylememle birlikte Julius öfkeden kudurdu.
"Benimle dalga mı geçiyorsun? Deminden beri ne diye konuşup duruyorsun sen, kendini ne sanıyorsun?"
Büyük ihtimalle kibirli tavrıma sinirlenmişti.
Zaten amacım tam olarak buydu, dolayısıyla öfkelenmesi planımın işlediğini gösteriyordu.
"Şu an ben bir büyük düküm! Kafanı eğ, taht hakkı bile olmayan prens bozuntusu!"
Arrogantz’ın kollarını iki yana açtırarak her an onu alt edebilecek durumda olduğumu, aradaki rahatlığı gösterdim.
"Bahsettiğim şey statün değil. Tek başına İmparatorluk ile savaşmayı düşünüyorsun, değil mi?"
"Evet. Çünkü siz sadece ayak bağı oluyorsunuz."
Julius sözlerim üzerine bir an duraksadı.
"Doğru, güvenilmez olduğumuz kesin. Ama yine de sana yardım etmek istiyoruz."
...Asabım bozuluyor.
"Marie’nin bizden rica etmesi de bir etken ama biz senin gücün olmak istiyoruz."
...Midem bulanıyor.
"Her şeyi tek başına üstlenmene gerek yok. Biz de senin için savaşacağız."
...Size gerçekten çok öfkeliyim.
Farkına vardığımda, Arrogantz hızlı adımlarla Julius’un zırhına yaklaşmıştı bile.
Sağ yumruğunu havaya kaldırıp var gücüyle indirdi.
Savrulan Julius’un zırhı arkadaki ağaca çarparak oraya yığıldı.
"Benim için ne yapacaksınız dedin? Böyle şeyleri benden daha güçlü olduğunuzda söylersiniz. Gerçekten sadece engelsiniz. Her zaman bana ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramadınız zaten."
Böyle bomboş şeylerle vakit kaybetmek bile gücüme gidiyor.
Her saniyenin altın değerinde olduğu şu zamanda neden beni yalnız bırakmıyorsunuz?
Julius’un zırhı yine de ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı.
"...Marie senin için ağlayarak önümüzde diz çöktü."
Gözlerimin fal taşı gibi açıldığını hissettim.
Kız kardeşim ağladıysa bana neydi ki?
Böyle düşünmeme rağmen göğsümün sıkışıp acıması nedendi?
"Ne olmuş yani? Yolunacak kazı kalmayacak diye korkmuştur."
"Marie senin için gözyaşı döktü. Bunu hiçe saymana... Sen bile olsan izin vermem."
Julius’un zırhı tam Arrogantz’ın önüne geldi.
"Sevdiğin kadın için savaşacaksın demek? Gerçekten çok acınasısınız! Hadi hemen yıkıl da sevgili Marie’n seni teselli etsin!"
Tam Arrogantz’ın yumruğu Julius’un zırhına inecekken oldu.
Zırh tuhaf bir sarsıntıyla sarsıldı.
Ayaklarımı tutan bir şey mi vardı? Hemen aşağıya baktığımda Greg ve Chris’in zırhlarını gördüm.
Arrogantz’ın bacaklarına yapışmışlardı.
Doğru ya, henüz onların elendiği anons edilmemişti.
Dişlerimi sıkarak Greg ve Chris’in zırhlarına vurmaya başladım.
"Çok zavallısınız! Beş kişi bir araya gelince Arrogantz’ı yenebileceğinizi mi sandınız? Çok safsınız!"
Ne kadar darbe alırsa alsın, Greg’in zırhı bırakmıyordu.
"Deminden beri Arrogantz, Arrogantz diye ötüp duruyorsun. Kendinle zerre gurur duymamanın sebebi, bize aslında yenildiğini fark etmiş olman mı?"
Beni kışkırtan Greg’e karşı içimde yoğun bir öfke kabardı.
...Bunu zaten en iyi ben biliyordum.
Chris elindeki kılıcı Julius’un ayaklarının dibine fırlattı.
"Sustun kaldın? Görünüşe göre tam üstüne bastın Greg. Senin de çenen amma açıldı son zamanlarda. Benim gibi az konuşan biri için gıpta edilesi bir durum."
"Güler Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum."
Beni tamamen görmezden gelip kendi aralarında şakalaşıyorlardı.
Ama sonuçta hepsi nafileydi.
"Söyleyecekleriniz bitti mi?"
Arrogantz iki zırhı da havaya kaldırdı ve doğrudan şok dalgası vererek ikisini de bayılttı.
Onları kenara fırlatırken, Julius o esnada Chris’in kılıcını yerden alıp savunma pozisyonuna geçmişti bile.
"İkinizin de dediği gibi. Ben güçlü değilim. Güçlü olan Luxion ve Arrogantz. Ama bunun ne önemi var? Yerde yatan sizsiniz, ayakta duran ise benim. Kazanan benim."
Kazanmış olmama rağmen bugün içimde en ufak bir sevinç yoktu.
Bunun nedenini de, neden bu kadar sinirli olduğumu da biliyordum.
Bu herifler benim için düelloya kalkışmışlardı.
Doğrusu Marie içindi ama beni geri getirme istekleri de az çok vardı içlerinde.
Öfkelenme sebebim ise... Tam can evimden vurulmuş olmamdı.
Eğer Luxion’u ben almasaydım, Olivia alacak ve barış dolu bir dünya kuracaktı belki de.
Sadece bir ihtimaldi ama benim sahip olmamdan çok daha iyi bir gelecek inşa edilebilirdi.
Sonuçta ben Luxion’a bile layık değildim.
Ben öylece dikilirken Julius güldü.
"Henüz bitmemişken kendini kazanan mı ilan ediyorsun? Hem yüzün neden bu kadar asık? Eski sen olsaydın, Greg’in laflarına on katıyla karşılık verirdin."
"Kes sesini."
"Zırhsız halinle bizi yenemeyecek olmanın sende bir kompleks yarattığını bilmiyordum. Bundan sonra zırh kullanmadan, çıplak güçle savaşalım o zaman. Bakalım yerde sürünen kim olacak, Léon."
"...Kes sesini diyorum."
"Sana 'kes sesini' dendiğinde hemen boyun mu eğeceksin? Zayıflık görünce üstüne giden sen değil miydin? Karşındakinin gururunu kırıp bir daha ayağa kalkamaz hale getiren sendin."
"Kimin için uğraşıyorum ben... Siz gerçekten hak ettiniz!"
Arrogantz büyük bir adımla öne atıldı ve elini Julius’un zırhına doğru uzattı.
Ancak tam o sırada dört bir yandan üzerimize bir şeyler ateşlendi.
BAŞLIK: Sırılsıklam Bir Hesaplaşma
İçinden çıkan kablolar Arrogantz'ı sıkıca sarıp sarmaladı.
Dengesini kaybeden Arrogantz, çamurda ayağı kayarak yere kapaklandı.
"Ne oldu lan?"
Hemen çevremi kontrol ettiğimde, kokpitlerinden çıkmış, ellerinde tatar yaylarıyla nişan alan dört kişiyi gördüm.
Zırhlarından inmiş, bu düello meydanına çıplak bedenleriyle çıkmışlardı.
Yaptıklarının ne kadar tehlikeli olduğunu dördü de çok iyi biliyor olmalıydı. Yine de Arrogantz'ı bir anlık bile olsa durdurabilmek için dışarı fırlamışlardı.
Fakat bu açıkça kural ihlaliydi.
"Sizi gidi hilekar pislikler. Luxion, kural ihlalinden hükmen mağlup say onları."
—Kabul edilmedi.
"Ha!?"
—Düello kurallarında, zırhtan inip çıplak bedenle savaşmayı yasaklayan bir madde bulunmuyor. Bu nedenle düello devam edecek.
Talebimi reddeden Luxion'un bu tavrıyla, durum kafamda nihayet netleşti.
"Deminden beri bana yardım etmemenin sebebi buymuş demek. Beni sattın mı lan? Burayı onlara söyleyen de sendin, değil mi?"
—Çene çalacak vaktiniz var mı gerçekten?
Önüme baktığımda, Julius'un zırhının kılıcını tepemden aşağı indirmekte olduğunu gördüm.
Darbe Arrogantz'ı sarstığında Luxion hemen uyardı.
—Gerçek bir savaşta olsaydık, bu son darbeyle Arrogantz göz ardı edilemeyecek bir hasar almıştı. Performans düşürülüyor.
Arrogantz'ın gücü azaldı, hareketleri hantallaştı.
"Bu kadarcık şeyle yenilecek değilim!"
Arrogantz kabloları tek bir hamlede koparıp Julius'un zırhına yumruk attı.
Chris'ten aldığı kılıçla bu darbeyi engellemeye çalıştı ama kılıç tuzla buz oldu.
Julius'un zırhı yumruğunu Arrogantz'a geçirdiğinde, darbenin şiddeti kokpiti sarstı.
"Öğğ!?"
"Seni alt edebilmek için defalarca, bıkmadan usanmadan talim yaptık. Bizim hazırlık için harcadığımız zaman seninkiyle bir değil!"
Aralarındaki güç farkını takım çalışmasıyla kapatan bu beş aptala içten içe hayran kalmıştım.
"Zamanınızı düzgün kullansaydınız ya, geri zekalılar!"
"Zaten son derece verimli kullandık!"
Arrogantz ve Julius'un zırhı doğrudan yumruk yumruğa dövüşe girişti.
Yetersiz güç yüzünden bir türlü yenişemezlerken, Julius'un zırhı parça parça dökülmeye başladı.
Yine de Julius bir türlü yıkılmıyordu.
"Deminden beri ne mızmızlanıp duruyorsunuz lan! Sizin derdiniz ne!"
Arrogantz, Julius'un zırhına tekmeyi bastı.
"Ah!? N-Neyimiz mi dert? Her şeyimiz! O tepeden bakan tavırlarından, her şeyi biliyormuş gibi kasım kasım kasılmandan nefret ediyorum senin!"
Julius'un zırhı sol koluyla yumruk savurdu ama Arrogantz'ın zırhına çarpınca kol kırılıp parçalandı.
"Hiçbir şeyden haberi olmayan asıl sizsiniz."
Arrogantz, Julius'un zırhının sağ kolunu kavrayıp koparmaya yeltendi fakat yetersiz güç yüzünden sadece eklemlerini esnetip kullanılmaz hale getirebildi.
"Sizin hiçbir şey bilmenize gerek yok."
Arrogantz iki kolunu birden kullanarak Julius'un zırhını paralamaya başladı.
"Her şeyi ben bitireceğim. Marie ile mutlu mesut yaşamak istiyorsunuz, değil mi? O zaman—"
İki elini birleştirip havaya kaldıran Arrogantz, darbeyi Julius'un zırhına indirdi.
"Sesinizi kesip arkamda korunmayı bekleyeceksiniz, o kadar!!"
Her şeyi ben halledeceğim işte. Çok basit bir şey, değil mi?
Karşımda hurdaya dönmüş halde duran Julius'un zırhına bakarak nefesimi düzene sokmaya çalıştım.
—Julius'un zırhı devre dışı kaldı.
"Sonunda bitti demek."
—Hayır, berabere bittiniz.
"Ne?"
Her şeyin bittiğini düşündüğüm o anda oldu ne olduysa.
Kokpite çarpan bir boya mermisi, Arrogantz'ı yeşile boyadı.
Luxion durumu değerlendirdi.
—Arrogantz galibiyetini ilan etmeden önce bu saldırı gerçekleştiği için geçerli sayıyorum. Bu nedenle düello berabere sonuçlanmıştır.
"B-Benimle dalga mı geçiyorsun?!"
Luxion'un kararıyla Arrogantz'ın hareketleri kilitlenince kokpit kapağını açıp dışarı çıktım.
Ormanın içinde Jilk ve diğerleri, zırhlar için tasarlanmış devasa bir tüfeği insan gücüyle taşıyıp nişan alarak ateşlemişlerdi.
Zırhların kullandığı o ağır tüfeği dört kişi zar zor taşımış, savaşın ortasında nişan alıp vurmayı başarmışlardı.
Sınırları daha ne kadar zorlayacaklardı?
Yorgunluktan bitap düşmüş halde çamura yığılan o dört kişi, yüzlerinde huzurlu bir tebessümle bana bakıyordu.
"—Aptal herifler."
Neden beni yenmek için bu kadar çabalıyorsunuz? Neden kendinizi bile bile bu işe alet ediyorsunuz?
Marie rica etti diye mi? Öyleyse gidin, onun yanında olun.
Yağan yağmurun altında öylece dikilirken, Julius kokpitten sürünerek çıktı ve bana doğru yürümeye başladı.
"Leon, daha bitmedi mi?"
"Bana uyar, prens hazretleri. O sinir bozucu yüzünü darmadağın etmeyi zaten çok istiyordum."
Koşarak üzerine atıldım ve yanağına yumruğu geçirdim. Julius da hemen karşılık verdi.
Julius'un yumruğu sol yanağımda patladı.
"Ne tesadüf! Ben de senin o suratını dağıtmak istiyordum!"
"—Seni gidi kebapçı piçi!"
"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum!"
Julius'un gövdesine sert bir darbe indirdim ama o da saçlarımdan yakalayıp dizini karnıma geçirdi.
Yaptığım idmanlar ve aldığım iksirler etkisini göstermişti.
Buna rağmen Julius canını dişine takmış, üzerime gelmeye devam ediyordu.
Kısa sürede, vücuduna inanılmaz bir yük bindirerek elde ettiği bir güçtü bu.
Yine de... Ben bu herifi yenemiyor muydum yani?
Julius'un beline doğru atıldım ama ayağım kayınca ona sarılmak zorunda kaldım.
"Neyin nesisiniz olum siz! Sürekli işime taş koyup duruyorsunuz, bundan bu kadar zevk alacak ne var?!"
Julius soruma cevap vermedi. Beni savurup yere fırlattı, üzerime çıkıp beni altına aldı.
Hemen iki elimle başımı korumaya aldım. Julius iki yumruğunu birden ardı ardına indirmeye başladı.
"Kim zevk aldığımızı söyledi? Sadece sana acayip bilendik, o kadar!"
"Ha, öyle mi? Bayağı nefret kazanmışım demek."
"Alakası yok! Biz sadece... Bize yaslanmanı istiyorduk!"
Yumruklar durdu. Julius'un yüzüne baktığımda ağladığını gördüm.
Yağmur damlalarına karışan gözyaşları yanağıma süzülüyordu.
"Marie rica ettiği için değil. Neden bize hiç güvenmedin? Şimdiye kadar kaç defa sana yardım eli uzattık, unuttun mu?"
Bu herif neden ağlıyordu ki? Garip bir şekilde içimdeki öfke yatıştı. Düşünmeden önce dudaklarımdan kelimeler döküldü.
"—Sizi bu işe bulaştırmamak içindi."
"Bulaştır ulan! Zaten bizi her boka bulaştırıp hayatımızı altüst eden sendin. Şimdi gelmiş... Ne saçmalıyorsun sen?"
Jilk, Greg, Chris ve Brad... Dördü de etrafımızda toplanmıştı.
Kavgaya karışmıyor, sadece bize bakıp sessizce ağlıyorlardı.
Jilk gökyüzüne bakıyor, Greg gözlerini kuruluyordu.
Chris gözlüğünü çıkarmış, yüzünü elleriyle kapamıştı.
Brad ise burnu kıpkırmızı olmuş halde sümüğünü çekiyordu.
Başımı yavaşça iki yana salladım.
"Benden nefret ettiğinizi sanıyordum. Sırf benim yüzümden, ucu ölüme çıkabilecek bir savaşa gelmenizi isteseydim buna canınız sıkılmaz mıydı? Yalan mı?"
Nasılsa beni reddederler diye düşünmüştüm. Hayır, bu değildi.
Aslında onları bu tehlikeden uzak tutmak istemiştim.
Ben, onların sadece Marie'nin yanında güvende olmalarını istemiştim.
Julius yakama yapıştı.
"Biz seni dostumuz olarak görüyoruz. Eşi benzeri olmayan bir dost. Sen bizden nefret etsen bile, ben böyle hissediyorum. O yüzden bize güven... Yalvarırım."
Kara bulutlarla kaplı gökyüzünün arasından güneş ışınları süzülmeye başladı.
Ne ara durduğunu fark etmediğim yağmurun yerini açık bir gökyüzü alıyordu.
Luxion'un hava durumu tahmini tutmuştu galiba. Kafamda böyle önemsiz şeyleri kurabildiğime göre, nihayet biraz olsun rahatlamıştım.
Bu çocukların bile günün birinde kendilerine güvenmem için bana yalvaracaklarını hiç düşünmezdim.
Ama nedense şu an kendimi iyi hissediyorum.
Aslında bire altı biten berbat bir düelloydu ama üzerimdeki ağır yük kalkmış gibi hafiflemiştim.
Yediğim darbelerin yerleri sızlıyor, vücudum dökülüyor, kısacası her şey olabilecek en kötü durumdaydı belki ama...
Yine de bu düellonun sonucunu kabullenmiştim.
"Tamam, kaybettim sayın gitsin."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.