Savaş bittiğinde, Rashel tarafındaki tüm uçan zırhlı savaş gemilerinin motorları durduruldu ve göle bırakıldı.
Güvertelere zırhlar diziliyor, askerler ise tahliye ediliyordu.
Gereksiz bir direnişi önlemek adına Brad, zırhına binmiş gökyüzünden etrafı kolaçan ediyordu.
Ancak nedense kale kentindeki halk, onun bu görüntüsü karşısında canla başla dua ediyordu.
Mor zırhı kutsal bir şey sanıp yanlış mı anladılar acaba?
Kendisinin bu şekilde yüceltilmesinden, narsist biri olan Brad'in memnun kalacağını düşünmüştüm ama durum pek öyle görünmüyordu.
'Herkes bana tapıyor. Ne yapacağım ben, hiç anlam veremiyorum.'
Görünen o ki, o dahi Brad bile ne yapacağını şaşırmıştı.
Kale kentinde yaşayan insanları kurtardığımız için bize minnettar olacaklarını tahmin ediyordum. Bazen tam tersine kin besledikleri de oluyordu ama neyse ki en kötü senaryodan kaçınmayı başarmıştık.
Rashel halkının, yani sıradan insanların bizden nefret etmesi bundan sonrası için işleri epey zorlaştırırdı.
Haberleşme cihazından Brad'in şaşkın sesi geliyordu ama ben onu duymazdan gelip kendi işime odaklandım.
İş dediğim de alt tarafı görüşmeye katılmaktı.
Licorne'un toplantı odası.
Üzerimi değiştirdikten sonra odaya girdiğimde, bekleyenlerin bakışları üzerimde toplandı.
Rashel tarafından Kutsal Kral ve bir kişi daha katılmıştı. Holfort Krallığı tarafını ise Mylene-san başta olmak üzere, Anjie ve ben temsil ediyorduk.
Sonuncu kişinin ise biraz gecikmeli olarak geleceği söylenmişti.
Anjie endişeli bir tavırla bana yöneldi.
"Erken geldin. Biraz daha dinlenseydin ya?"
Yerime oturduktan sonra cevap verdim.
"Şu işi bir an önce bitirip rahat rahat dinleneyim dedim. Ee, o yüce majesteleriyle görüşmeler ne alemde?"
Esareti kaldırılmış olan Kutsal Kral, memnuniyetsiz bir ifadeyle kollarını kavuşturmuş bana bakıyordu.
Tavrından tepeden baktığı o kadar belliydi ki, Kutsal Kral hakkındaki ilk izlenimim tek kelimeyle berbat oldu.
"Demek o soysuz şövalye sensin. Böyle bir veledin ülkeyi temsil eden bir kahraman olması, Holfort Krallığı'nın da seviyesini gösteriyor."
Dudağımı büktüm.
"Böyle bir kahramana yenilen bir kral varmış sanırım, kimdi acaba o?"
Bilerek üstüne basarak sorduğumda, Kutsal Kral'ın yüzü kıpkırmızı kesildi.
Laf sokmalarına karşı bu kadar dayanıksız tipler de harbiden çekilmiyor.
Kendisi kaşınıp kavgayı başlatıyor, cevabını alınca da hemen öfkeleniyor. Gerçekten acınası.
Bu tür atışmalarda ilk öfkelenen kaybeder.
Ben odaya girdikten kısa bir süre sonra Julius da içeri girdi.
Kutsal Kral'ı gören Julius, durumu hemen kavrayıp bana baktı.
"Yine ne söyledin?"
"Havadan sudan konuşuyorduk işte."
Julius bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama üstelemeyip yerine oturdu.
Yenilmesine rağmen burnundan kıl aldırmayan Kutsal Kral'ın yanında, sağ kolu yaralı ve askıda olan, yüksek rütbeli olduğu anlaşılan bir soylu dikiliyordu.
Onun hali ise oldukça gergindi.
"—Herkes tamam mıdır acaba?"
Mylene-san hafifçe gülümseyerek yanıtladı.
"Evet, öyle Başbakan-dono. O halde savaş sonrası işlemler için görüşmelere başlayalım mı?"
Savaş, sadece kazanmakla biten bir şey değildir.
Ardından gelen süreç, savaş sonrası hesaplaşmadır.
Kaybeden tarafı zorlu bir pazarlık süreci bekler ancak kazanan Holfort Krallığı olmuştu.
Mylene-san'ın yüzündeki o keyifli ifadenin sebebi, can düşmanını mağlup edip bu masaya oturtmuş olması mıydı acaba?
Fakat zor bir durumda olması gereken Kutsal Kral, yüzünde kibirli bir sırıtışla konuştu:
"Şimdilik zaferinizin tadını çıkarın. Lakin asıl galip, en son gülendir. Sırf tek bir kez kazandınız diye kendinizi benden üstün sanmayın."
Mylene-san'ın gülümsemesi solmasa da gözleri kısıldı.
Kutsal Kral'ın bu küstah tavrından hoşlanmadığı belliydi.
Yanımda oturan Anjie de benzer şekilde Kutsal Kral'ın bu tavrına karşı memnuniyetsizliğini gösterdi.
"Bir mağlubun takınması gereken asıl tavrı bilmiyorsunuz sanırım?"
Kutsal Kral, Anjie'nin sözlerine kulak asmadı bile.
"Holfort Krallığı, vaktiyle Rashel'den kaçan o eziklerin kurduğu bir ülkedir. Öyle bir ülkenin insanlarına karşı neden saygı gösterecekmişim?"
Bize tepeden bakmaya devam eden Kutsal Kral'ın hemen yanında duran Başbakan'ın ise korkudan beti benzi atmıştı.
Buna rağmen Kutsal Kral'ı durdurmaya yeltenmediğine göre, o da bizi küçümsüyor olmalıydı.
Sol omzumun üzerinde süzülen Creare, Kutsal Kral'a ilgiyle bakıyordu.
'Çok ilginç. Geçmişteki tarihi üstünlüğünüzle bu durumu kurtarabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Mevcut durumda tamamen ezici bir yenilgi aldınız ve zafer Efendimiz ile krallık tarafının. Bunu geçmişin ihtişamıyla nasıl tersine çevireceksiniz gerçekten merak ediyorum. Geçmişin gölgesine sığınan bir mağlubun nasıl bir galibe dönüşeceğini bize de gösterin lütfen.'
Merak ettiği kesindi ama konuşma tarzı Kutsal Kral'ın damarına basmıştı.
Adam tek kelime edemeden öfkeden kıpkırmızı kesildi.
Bu sırada sağ omzumun üzerinde süzülen Luxion, Creare'yi uyardı.
'Geçmişin ihtişamıyla savaş kazanılsaydı kimse zorluk çekmezdi. Kendisi şu an sadece gerçeklerden kaçıyor. Sorumluluk alma yetisinden yoksun olduğu için, kendisiyle sağlıklı bir müzakere yürütmek mümkün görünmüyor. Yerine başka bir temsilci bulsak daha iyi olmaz mı?'
Uyarır gibi yapıp aslında fena laf sokmuştu.
Bunlar da hep böyle şeyleri öğrenip duruyorlar.
Acaba kimden etkileniyorlar ki?
Derken, gülüşmelerini daha fazla gizleyemeyen Anjie ve Mylene-san'ın hafifçe kıkırdadıkları duyuldu.
Kadınlar tarafından alay konusu olmayı gururuna yediremeyen Kutsal Kral, yumruğunu masaya vurdu.
"Ne... Ne gülüyorsunuz! Sizin tarihin kaybedenleri olduğunuz bir gerçek değil mi?"
Yumruğunu masaya sert vurunca canı acımış olacak ki, Kutsal Kral'ın o ses tonundaki hava bir anda sönüverdi.
Başbakan da daha fazla dayanamayıp araya girdi.
"Gülmeniz büyük bir saygısızlık değil midir?"
Asıl kimin saygısızlık ettiğini tartışmak isterdim ama vakit dar olduğu için Mylene-san durumu geçiştirip konuyu asıl meseleye getirdi.
"Haklısınız. Kusura bakmayın. O halde bu görüşmeyi hızlıca neticelendirelim. Öncelikle, Rashel'in askeri ittifakı feshetmesini talep ediyoruz."
Mylene-san şartı öne sürdüğünde Kutsal Kral ve Başbakan sessizce dinlediler.
"Ardından, savaş tazminatı ödeyeceksiniz. Ve tabii ki askeri gücünüze de bazı sınırlar getireceğiz."
Alınan ezici galibiyetin verdiği rahatlıkla Mylene-san şartları birer birer sıralıyordu.
Ancak Başbakan'ın dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.
Bu tavır karşısında Mylene-san kaşlarını çattı.
"Bir itirazınız mı var?"
"Hayır, sadece karşımdaki kişinin gerçekten de bir dönem 'Sinsi Prenses' olarak nam salan Mylene-dono olup olmadığını merak ettim. Ah, gerçi şimdi kraliçeydiniz değil mi?"
Sinsi Prenses ha? Ağır bir ithamdı.
Mylene-san gülümsedi ama gözlerindeki soğukluk gitmemişti.
"Karşınızdakinin bir taklitçi olduğunu mu ima ediyorsunuz?"
"Görüşünüz dar, büyük resmi göremiyorsunuz. Aksine, Holfort Krallığı'ndan tazminat talep edecek olan biziz."
"—Ne dediniz?"
Rashel tarafının bizden tazminat isteyeceğini hiç beklemiyordum, bu yüzden ben de şaşırmıştım.
Başbakan konuşmasına devam etti:
"Sizin saldırılarınız yüzünden, 'Beyaz Şehir' olarak anılan başkentimiz yerle bir oldu. Üstelik o görkemli tebeşir beyazı sarayımızın ne hale geldiğini de gördünüz. İsteyeceğimiz tazminat miktarının astronomik rakamlara ulaşacağını şimdiden kabul etseniz iyi olur."
Başbakan'ın bu dik duruşundan memnun kalan Kutsal Kral, kollarını kavuşturup büyük bir gururla başını defalarca salladı.
"Ağzına sağlık."
Mylene-san ise tamamen hayretler içerisindeydi.
"Hâlâ hangi konumda olduğunuzun farkında değilsiniz galiba."
Kutsal Kral sırıtırken Mylene-san’a bir şeyler öğretiyormuş gibi üstten bakan bir tavırla konuştu.
"Şüphesiz güçlüydünüz. Ancak bu gücünüz, daha da büyük düşmanlar doğuracak. Sadece önünüzdekini görüp büyük resmi kaçırıyorsunuz galiba. Sizin bu kadar fazla zafer kazanmanızdan endişe duyan tek taraf biz değiliz."
'Buraya kadar anlattım, artık kafan basmıştır herhalde' der gibi bir yüz ifadesiyle bakınca, ben de bilerek başımı yana eğdim.
Anjel, fısıltıyla, "Sen yok musun sen..." diye mırıldanarak iç çekti.
"Öyle mi?"
"Sadece gücü olan bir veletsin işte. Sana öğreteyim. Bizim Rachelle Kutsal Krallığı ile uzun süredir dostane ilişkileri olan bir süper güç var: Volderoy Kutsal Sihir İmparatorluğu."
"Hım."
Omuzlarımı silktiğimde, Kutsal Kral dişlerini sıkıyordu.
"Hâlâ dünyadan haberin yok galiba. Bir süper güç olan İmparatorluk harekete geçerse, Holfort Krallığı’nın hiç şansı kalmaz. İmparatorluk, uzun tarihi boyunca pek çok kayıp eşya topladı. Askeri güçlerinin sınırı bilinmiyor."
Sözünü bitiren Kutsal Kral, arkasına yaslanıp göğsünü kabarttı.
"Nasıl? Şimdi kimin tazminat ödemesi gerektiğini anladın mı? Benim keyfimi kaçırırsanız kaybeden siz olursunuz."
Creare bana seslendi.
'Bu herif sadece İmparatorluk adını kullanarak kazanmayı planlıyor. Rezilce yenildiğini unutup hâlâ bu kadar küstah davranabilmesi de büyük başarı doğrusu.'
Bunun üzerine, daha fazla dayanamayan Anjel kıkırdayıverdi.
"Bu çok kötü oldu işte."
Anjel gülerek bunu söylediğinde, hem Kutsal Kral hem de Başbakan şüpheyle baktı.
Yüzü aydınlanan Julius, Anjel’e katıldı.
"Gerçekten de İmparatorluk devreye girseydi yenilirdik."
Ve son olarak Mylene-san eliyle ağzını kapatıp Kutsal Kral ve yanındakileri küçümseyerek süzdü.
"İmparatorluk harekete geçseydi ne olurdu bilemezdik tabii. Ancak bunu hesaba katmadığımızı düşünmeniz büyük aptallık."
Hemen ardından toplantı odasına bir adam girdi.
Onun hemen arkasında Finn bekliyordu; bulunduğu yerin farkında olarak kibar bir şövalye gibi adamın korumalığını yapıyordu.
Şapkasını çıkarıp göğsüne bastıran adam, yani Karl-san, Kutsal Kral’a bakarak seslendi.
"Pek bir dişli çıktın. Başka bir ülkenin adını kullanarak pazarlık yapmak... Her zamanki gibi sinsi bir adamsın."
Karl-san’ı gören Kutsal Kral’ın yüzü asıldı.
"Bu hırpani adam da kim? Bu asil şahsiyetime yaklaşmasına izin vermeyin lütfen."
Az önce kıs kıs gülen bizler, hep birden ciddi bir surata büründük.
Bu herif ciddi miydi? Karl-san’ın anlattığına göre defalarca yüz yüze gelmişlerdi oysa.
Karl-san’ın da yüz kasları gerildi.
Arkasında duran Finn, Karl-san’a fısıldadı:
"Majesteleri, Kutsal Kral’ın bile anlayabileceği bir görünüme bürünseniz nasıl olur? Bu şahıs, majestelerinin ihtişamını fark edemiyor gibi görünüyor."
Bunun üzerine Karl-san şapkasını masaya bırakıp gözlüğünü çıkardı.
"—Haklısın. Bu adam için dış görünüşe dikkat etmeliydim."
Bunu söyleyip asasının ucunu yere vurduğunda, Karl-san’ı bir an için bir ışık hüzmesi kapladı.
Tıpkı sihirli kız anime dönüşüm sahneleri gibi, yaşlıca adam gözlerimizin önünde kıyafet değiştirdi.
Neyse ki ortada göz zevkini bozacak bir durum yoktu.
Ortaya çıkan şey, göz alıcı ve lüks bir kıyafetti. Üzeri ölçülü bir şekilde mücevherler, altın ve gümüşlerle süslenmişti ama yine de insanın "Bunun tek bir parçası kaç para?" diye sorası geliyordu.
Kırmızı pelerinine beyaz kürk eşlik ediyordu ve bu haliyle biraz sert, vahşi bir havası vardı.
"Burada 'Yüzümü mü unuttun?' diye mi sormalıydım?"
Reenkarne olanların anlayacağı küçük bir espri yaptıktan sonra Karl-san, yani İmparator, çenesini sıvazladı.
Onu bu halde gören Kutsal Kral ve Başbakan’ın gözleri ilk defa fal taşı gibi açıldı.
Kutsal Kral’ın sesi titriyordu.
"İmparator Karl? S-Sizin burada ne işiniz var?"
Bunun üzerine Karl-san kaşlarını çatıp Kutsal Kral’a ters ters baktı.
"—Sapkın Şövalye diye anılan adamı kendi gözlerimle görmek için geldim. Bu sırada senin sergilediğin tavırları da izlemiş oldum. Bizim İmparatorluğun adını kafana göre kullanıyorsun demek."
Arkasında duran Finn’in gözleri adeta "Yalan söyleme. Mia’yı görmeye geldin, bu da bahanesi oldu işte" diyordu.
Ben de öyle düşünüyordum.
Başbakan titreyerek, Karl-san’ın sahte olabileceğini Kutsal Kral’a fısıldadı.
"Kutsal Kral, bu adamın gerçek İmparator olduğunun bir garantisi yok."
"Ö-Öyle mi?!"
Ancak Karl-san bu konuda hazırlıksız değildi.
İkisine dudağını bükerek baktı.
"Öyleyse hemen İmparatorluğa durumunuzu anlatan bir mektup gönderin. İmparatorluğun harekete geçip geçmeyeceğini bir deneyin bakalım. —Tabii eğer..."
Karl-san, Kutsal Kral’a yaklaşıp soğuk gözlerle tepeden baktı.
"İmparatorluğun adını kafanıza göre kullandığınız için hak ettiğiniz cezayı alacaksınız. Ayrıca, geçmişte İmparatorluğun hediye ettiği büyülü zırhı da kaybetmişsiniz. İki ülke arasındaki dostluk nişanesine bu kadar hoyratça davranmanın ne anlama geldiğini biliyorsunuzdur herhalde?"
Kutsal Kral ve Başbakan’ın az önceki cesur tavırları yok olmuş, tir tir titriyorlardı.
Gerçek miydi, yoksa sahte mi?
Kafaları iyice karışmış gibi görünüyordu.
Karl-san konuştu:
"—Görünüşe göre geldiler."
Pencereden dışarı baktığımda, üzerinde İmparatorluk arması olan bir hava gemisinin Licorne’a yaklaştığını gördüm.
Karl-san arkadan işleri çoktan halletmişti anlaşılan.
Kutsal Kral ve Başbakan yere çökerken, Finn bana bakıp göz kırptı.
Muhtemelen "Başardık" diye seviniyordu.
Ben de elimi hafifçe kaldırıp teşekkür niteliğinde bir selam verdiğimde, Karl-san bana döndü.
"Yöntemin biraz... hayır, fazlasıyla kaba ama yine de geçer not alırsın."
"Nazik sözleriniz için teşekkür ederim."
Ayağa kalkıp teşekkür ettiğimde, bir bana bir de Karl-san’a bakan Kutsal Kral’ın birden nefesi kesildi.
"O-Olamaz, arkadan iş çeviren sen miydin?!"
Arkadan iş çevirmek sayılmazdı ama yine de Kutsal Kral’a gülümsedim.
Arka plandaki sinsi bir liderin sırıtmasını taklit etmeye çalışarak.
"Kazanmak için elinden gelenin en iyisini yapmak doğal değil midir?"
"Siz kibirlenip hiçbir şey yapmadınız" demedim ama mesaj gitmiştir herhalde.
Kutsal Kral öfkeden titriyordu.
"S-Seni velet... Tıpkı Roland gibi... Ha?"
Roland’ın adı geçince yüzümü astım, Kutsal Kral ise beni dikkatle incelemeye başladı.
Bu durumdan hoşlanmadığım için ona ters ters baktım. Kutsal Kral ise durumu çözmüş gibi derin derin başını salladı.
"Bu haince yöntemler ve bu bozuk ağız... Sen... Yoksa sen Roland’ın gizli oğlu musun?!"
"—Ha?"
İlk başta ne dediğini anlayamadım.
Roland’ın gizli oğlu mu? Ben mi? Bu, babamın o Roland olduğu anlamına gelirdi ki böyle bir şey kesinlikle imkansızdı.
Ancak Kutsal Kral kendi kafasında kurduğu şeye tamamen inanmıştı.
"Ben de bir gariplik olduğunu düşünüyordum zaten. Büyük başarılar kazanmış olsan bile, bir dük unvanına kadar yükselmen çok mantıksızdı. Ayrıca kraliyet ailesinin seni defalarca başkomutan olarak ataması da gizli bir oğul olmanla açıklanabilir. Demek o hilekar Roland’ın oğluna yenildim..."
Kendi kendine saçmalayan Kutsal Kral’a sinirlenip durumu inkâr etmeye yeltenmiştim ki...
"Benimle dalga mı geç—"
"Olamaz... Leon, sen benim abim miydin?!"
Yanımda duran Julius ayağa kalkmış, son derece ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu.
Bu da nereden çıktı şimdi?
Kendime engel olamayarak Julius'a bağırdım.
"Neden hiç şüphe duymadan hemen kabulleniyorsun? Hem, durup dururken niye bana abi dedin? Sen gerçekten aptal mısın?"
Julius'a doğru adımlayıp işaret parmağımı göğsüne bastırdım.
Julius panikleyerek benden bir adım uzaklaştı ve kendini savunmaya çalıştı.
"Ş-Şey, ama babam söz konusu olunca böyle bir şey kulağa gayet olası geliyor."
"Kesinlikle yanlış, diyorum sana!"
"Ama baksana, eğer sen abimsen, prens olursun değil mi? Bu da demek oluyor ki sonraki kral sen de olabilirsin. Hatta bu yalan olsa bile, senin abim olman her açıdan daha iyi değil mi?"
"Hiç de iyi değil! Hem bir prens olarak böyle bir şeyi nasıl ağzına alabiliyorsun?"
"Ben iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm ama..."
Sert bir dille itiraz etsem de odadaki hava bir garipti.
Karl-san ve Finn, birbirlerine bakarak fısıldaşıyorlardı.
"Sen ne diyorsun? Roland'dan bahsediyoruz, bence gayet mümkün."
"Leon'un hiçbir suçu yok ama iş o krala gelince her şey beklenir."
Herkes benim Roland'ın gizli oğlu olduğumu varsayarak konuştuğu için arkamı dönüp Angelica'ya baktım.
"Angelica, sen de bir şey söylesene... A-Angelica?"
Angelica elini çenesine koymuş, son derece ciddi bir yüz ifadesiyle derin derin düşünüyordu.
Kendi kendine mırıldanıyordu.
"İhtimal dahilinde. Üstelik Majesteleri'nin şimdiye kadarki tavırlarını da düşününce, bunun hemen bir yalan olduğunu söylemek aceleci bir karar olur. Yoksa, Leon'un konumunu sağlama almak için mi böyle bir şey yaptı?"
İhtimalin sıfır olmadığını söyleyerek inanılmaz bir iddiada bulundu.
"Kendine gel, Angelica! Benim babam taşralı bir baron olan Barcus! Benim gizli bir çocuk olmam imkansız. Üstelik o Roland denen adamın babam olması düşüncesi bile beni tiksindiriyor!"
O Roland'ın babam olduğunu söyleseler bile bunu asla ama asla kabul etmeyecektim.
Gözlerimi Mylene-sama'ya çevirdiğimde, elleriyle yüzünü kapatmış ağladığını gördüm.
"Olamaz... Leon-kun'un o serserinin çocuğu olduğuna inanamıyorum."
"Mylene-samaaa! Lütfen kendinize gelin! Benim annem öyle bir adamla ilişki yaşayacak biri değildir!"
Annemin onurunu korumak için bunu kesin bir dille reddetmek zorundaydım.
Luxion ve Creare ise her zamanki hallerindeydi.
'Bir genetik testi yapsanız her şey çözülür aslında.'
'Ama bunu duyan Roland'ın nasıl bir yüz ifadesi takınacağını görmek çok eğlenceli olurdu.'
Sizi gidi işe yaramaz yapay zekalar!
Üzerimdeki bu şüpheyi temizlemek için biraz olsun çabalasanıza!
Ben kendi kendime debelenirken, Kutsal Kral konuştu.
"Seni gidi Roland. Nerede olursan ol ayak bağı oluyorsun. Senin o gizli oğlunun kozun olacağını hiç tahmin etmezdim."
Kutsal Kral, kafasında beni çoktan Roland'ın gizli oğlu ilan etmişti bile.
İfadesiz bir suratla Kutsal Kral'a yaklaştım ve yumruğumu havaya kaldırdım.
Birkaç hafta sonra.
Holfort Krallığı'nın sarayında soylular toplanmıştı.
Raushel Kutsal Krallığı'nda yaşanan savaşın detaylarını öğrenmek için bir araya gelmişlerdi.
Huzur salonunda, Dük Vince Redgrave de bulunuyordu.
Soylular, Leon'un Raushel'in başkentini basıp Kutsal Kral'ı esir aldığını çoktan duymuşlardı.
Ancak detaylar henüz bilinmiyordu.
Roland tahtında oturmuş, soyluların tepkilerini süzüyordu.
Bazıları rahatlamış görünürken, bazılarının yüzünde endişe okunuyordu.
Endişeli olanlar, kesinlikle düşman ülkeyle gizli ilişkileri olanlardı.
Taraf değiştirmeye hazırlanırken, Leon'un Raushel'i dize getireceğini akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.
'O pis velet, İmparator'u da yanına alacağını hiç düşünmemiştim. Bu seferlik bizi kurtardığı için onu dürüstçe öveceğim.'
İmparator Karl'ı yanına çekerek, Raushel'in umut bağladığı İmparatorluk ordusunun savaşa dahil olma ihtimalini tamamen ortadan kaldıracağını hiç tahmin etmemişti.
Roland, nadir görülen bir dürüstlükle Leon'u takdir ediyordu.
O sırada, Raushel'deki durumu inceleyen memur huzur salonuna girdi.
Roland'ın önünde diz çöktüğünde, bu müjdeli haberi vermenin heyecanıyla sesi normalden yüksek çıktı.
"Müjdeler olsun, Majesteleri! Dük Bartfahrt, Raushel Kutsal Krallığı'nı dize getirdi ve Holfort Krallığı'na karşı kurulan askeri ittifakı feshetti. Ayrıca Mylene-sama'dan gelen habere göre, İmparatorluk'un savaşa katılma ihtimali de tamamen ortadan kalkmıştır."
Bunu duyan soylular hayranlık içinde fısıldaşmaya başladı.
"Ooo, beklendiği gibi Dük Bartfahrt."
"Bu seferki başarısı da muazzam."
"Bundan daha yüksek bir unvan olamaz herhalde, acaba nasıl bir ödül verilecek?"
Soylular kendi aralarında konuşurken, Vince'in yüzü asıktı.
Bağlarını kopardığı birinin bu kadar başarılı olması, onda karmaşık duygular uyandırıyor olmalıydı.
Roland ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı.
"Bu harika başarıyı gösteren Dük Bartfahrt'a ben de teşekkürlerimi sunarım. Bununla birlikte, onun elde ettiği başarılar krallık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı. Artık ona Büyük Dük unvanını vermekten başka çaremiz kalmadı, değil mi?"
Geçmişte bu unvan sadece Fanoce Dükalığı'na verilmişti; Holfort Krallığı ile yollarını ayırana kadar Fanoce Büyük Dükalığı olarak anıldıkları bir dönem olmuştu.
O zamandan beri hiçbir Büyük Dük ortaya çıkmamıştı ancak Roland, Leon'un hizmetlerini ödüllendirmek için bu unvanı vereceğini ilan ediyordu.
'Bu sefer seni gerçekten ödüllendireceğim. Ama bu başka, o başka... Başarına layık bir şekilde, rütbeni iyice yükselteyim de gör.'
İçten içe sırıtan Roland, bu haberi aldığında Leon'un takınacağı yüz ifadesini hayal ettikçe keyiften dört köşe oluyordu.
Leon kesinlikle bundan ölümüne nefret edecekti.
Roland, bir bakıma Leon'u en iyi anlayan kişiydi.
O sırada, raporunu bitiren memur endişeli bir şekilde Roland'a bakıyordu.
Roland bu durumu hemen fark etti.
"Ne oldu? Bildireceğin başka bir şey mi var?"
"Ş-Şey, hayır, bu Majesteleri'nin kulağına gitmesi gereken türden bir bilgi değil."
Memurun bu tepkisinden, Roland durumun bir skandalla ilgili olabileceğini tahmin etti.
Büyük ihtimalle Leon ve Mylene hakkındaydı.
'O pis velet, yoksa Mylene'e mi el uzattı? Bak sen şu işe, bu tam dalga geçilecek bir malzeme. Bir gün bunu yapacağını biliyordum ama zamanlaması harika oldu.'
Kraliçe ile bir dükün gizli ilişkisi idamı gerektiren bir suçtu.
Ancak Roland'ın başka bir planı vardı.
'O velet idam edilirse benim işime gelmez. Bu yüzden idam diye tutturan soyluları sakinleştirip ne kadar olgun bir lider olduğumu göstereceğim. Benim de itibarım biraz zedelenecektir elbet ama o veledin açığını yakalamak her şeye değer.'
Karısı tarafından aldatılan bir adam, soylu toplumunda alay konusu olurdu.
Eğer bir baron ya da vikont olsaydı, bu sıradan bir durum olarak kabul edilebilirdi.
Ancak Roland bir kraldı.
Onun adının lekelenmesi, ülkenin prestijine zarar verirdi.
Soylular kesinlikle kraliçeyle ilişki yaşayan Leon'un idam edilmesini talep edeceklerdi.
Roland kafasında bunları planlıyordu.
Hafifçe güler 'Böylece o pis velet hayatı boyunca bana borçlu kalacak. Acaba şu an nişanlısı olan kızlarla bir kıyametin ortasında mıdır? Geri dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.'
Mylene ile ilişkisi olduğu söylentisi yayılırsa, Angelica ve diğerlerinin sessiz kalmayacağı kesindi.
Leon'un aşk ilişkileri yüzünden bir kaosun ortasında kaldığını hayal etmek, Roland'ın içini büyük bir ferahlıkla doldurmuştu.
'Ah, hemen şimdi onu buraya çağırıp zavallı haline doya doya gülmek istiyorum.'
Roland, karşısındaki bürokrata döndü.
"Merak ettim doğrusu. Hiçbir şeyi gizlemeden, olduğu gibi rapor et."
Kraliyet emrine karşı gelemeyeceğini anlayan bürokrat, gözlerini kaçırarak konuştu.
"B-bu kesinleşmiş bir bilgi değildir. Sadece o bölgede yayılan bir söylentiden ibarettir. Durumu bu şekilde değerlendirmenizi rica ederim."
Bunu pek söylemek istemiyor gibiydi, lafı gereksiz yere uzatıyordu.
"Kes de sadede gel."
'Nasılsa o veletle Mylene'in gizli ilişkisine dair bir dedikodudur. Gerçekten yapıp yapmadıkları şu an umurumda bile değil. Önemli olan bu söylentinin orada yayılması.'
Bürokratın ağzından ikisinin yasak aşkına dair sözleri duymak için sabırsızlanıyordu.
Ancak bürokrat, Roland'ın hiç beklemediği bir şey söyledi.
"O halde, haddimi aşarak arz ediyorum! Rachelle Kutsal Krallığı'nda, Dük Bartfahrt'ın Majesteleri'nin gizli çocuğu olduğuna dair söylentiler yayılmaktadır!"
Roland, nasılsa sıradan bir aldatma mevzusudur diye düşünerek kollarını kavuşturmuş, onaylarcasına başını sallıyordu. Ancak duyduklarıyla donakaldı.
"Evet, benim gizli çocuğum... Ne?"
Başını kaldırdığında, soylular bir an şaşkınlıktan donakalmıştı. Taht odasına derin bir sessizlik çöktü.
Bürokrat, Roland'a endişeli gözlerle bakıyordu.
"K-kesinliği olmayan bir söylenti sadece ama Rachelle'de sanki gerçekmiş gibi yayılmış durumda. Hatta orada müzakereler yürütülürken, Kutsal Kral bu konuyu açınca Dük Bartfahrt öfkeden deliye dönüp ona yumruklarla saldırmış."
Bürokratın konuşma tarzından, "Gerçek ortaya çıktığı için öfkelenmiş olabilir mi?" diye düşündüğü anlaşılıyordu.
Rachelle'dekiler, Leon'un gerçekten Roland'ın gayrimeşru çocuğu olduğuna inanmışlardı.
Roland'ın alnından soğuk terler süzüldü ve bedeni öfkeden titremeye başladı.
"B-benimle dalga mı geçiyorsun?! O herif benim gizli çocuğum mu? Şakası bile komik değil! Bu lafı ilk kim çıkardı? Kutsal Kral mı? Derhal onu huzuruma getirin! Kutsal Kral'ın kafasını uçurup Rachelle'in başkentinde sergileyeceğim!"
Bugüne kadar hakkında pek çok dedikodu çıkmış olan Roland, hayatında ilk kez bu kadar öfkeleniyordu.
Soyluların önünde bu şekilde kendini kaybettiği için, etraftakiler fısıldaşmaya başladı.
"Bu telaşlı hali de neyin nesi? Yoksa gerçekten..."
"Dük Bartfahrt'ın yaşı Prens Julius ile neredeyse aynı."
"Bunu gizlemek için yeterli bir sebep."
O dönemde, resmi eşi olan Mylene'in ilk çocuğu veliaht prens olarak kabul edilmişti.
Böyle bir zamanda gizli bir çocuğun ortaya çıkması, saray içini az çok karıştırırdı.
Hatta Leon'u desteklemek isteyecek birileri bile çıkabilirdi.
Yani Roland'ın bunu gizlemek için geçerli sebepleri vardı. Herkes böyle düşünüyordu.
Roland çaresizce başını iki yana salladı.
"H-hayır. Siz aptallar, mantıklı düşünün. O herifle benim hiç ortak bir yanımız var mı?"
Roland bunu reddediyordu fakat ne yazık ki kısılan sesi kimseye ulaşmıyordu.
Vince ve Bakan Bernard köşede fısıldaşıyorlardı.
Yüzlerindeki ifade son derece ciddiydi.
"Bakan Bernard, bu gizli çocuk meselesi doğru mu? Yoksa senin bundan haberin var mıydı?"
"O-olamaz öyle şey."
"Ama sen, Dük Bartfahrt henüz baron rütbesindeyken onun yükselmesi için hamleler yapmıştın."
"O sadece, saraydaki rütbesi biraz daha yükselirse kızıma uygun bir eş olabileceğini düşündüğüm içindi. Başka bir niyetim yoktu. Hem zaten siz de aynı şekilde dükü desteklemediniz mi?"
"Ş-şey, evet. O dönem desteklediğim doğru ama..."
İkilinin bahsettiği konu, Leon'un akademideki ilk yılının ikinci döneminde gökyüzü korsanlarını alt ettiği zamana dayanıyordu.
Bakan Bernard, kızı Clarice'in kalbinin kırılmasının ardından onun toparlanmasını sağlayan Leon'u takdir etmişti.
Bu yüzden biraz zorlayarak da olsa rütbe almasını sağlamıştı ancak bu durum Vince'in gözünde, Bernard'ın başından beri onun gizli çocuk olduğunu bildiği izlenimini yaratmıştı.
Vince elini çenesine götürdü.
"Sen bile bilmediğine göre, gerçekten de gizli bir çocuk olmasın?"
"Değil midir yani?" tarzında bir soruyla karşılaşan Bakan Bernard, beyaz mendiliyle yüzünden akan terleri silerek cevap verdi:
"Kesinlikle öyle bir şey yok diyemeyiz."
"Ne?"
"Majesteleri o dönemlerde de sürekli kadınlarla gününü gün ediyordu. Kesinlikle olamaz diyemeyiz. Ayrıca saraydan gizlice kaçtığı zamanlarda birkaç kez taşraya da gitmişti."
Vince, Roland'a ne hissettiğini belli etmeyen bir bakış fırlattı.
Yüzündeki ifade adeta "Hangisi doğru?" der gibiydi.
Çevredekiler de "Olabilir aslında!" diye uğuldamaya başlayınca salondaki düzen tamamen kayboldu.
Roland başını göğe doğru kaldırarak haykırdı:
"O pis velet, yine ne biçim bir dedikodu yaymış böyle!"
Roland'ın bu feryadı taht odasının duvarlarında yankılandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.